|
||
TÜRK BASININDAN SEÇMELERYazının Eklenme Tarihi 02 Ocak 2008 BUTTO SUİKASTİ:
SUİKAST, 2008 İÇİN BİR İŞARET OLABiLiR Mi?
Prof. Dr. Osman Metin Öztürk
I. 2007 yilinin son günlerinde yaşanan Pakistan'daki Butto
suikasti, çok yönlü olarak üzerinde durulmasi
gereken bir konudur. Olaya çok yönlü bakilmasi
gerektiği yolundaki düşüncenin arkasındaki bazi nedenler,
uluslar arası politikanın yeni bir yapılanma sürecini
(güç dengesi oluşumunu) yaşaması, olayın Türkiye ile
olabilecek bağlantisi ve Türkiye'ye olabilecek etkileri, bu olayın
2008 yılı için bir anlam ifade edip etmeyeceğidir.
II. 1991 yılı, ABD'nin uluslar arasi politikada tek belirleyici olarak görünüm verdiği bir yıldır. ABD, 1991 yılından bugüne kadar bir iniş sürecini yaşamaktadir ve 1991'den bugüne kadar yaptıkları, özde önce bu iniş (çöküş) sürecini durdurma, durdurmak mümkün olamayacaksa Sovyetlerin çöküş ve dağılış sürecinde olduğu gibi dramatik ve ağır olmasını önleme amacına yöneliktir. Birinci Körfez Savaşına bu gözle bakılabilir. Birinci Körfez Savaşı ve Irakla ilgili bugüne kadar gelen bütün gelişmeler, değişen koşullarda yeni dengeyi ABD lehine oluşturma amacına hizmet etmektedir. ABD'nin sonradan idam ettiği Saddam'a ve PKK terör örgütüne bu yönde bir misyon yüklediğini söylemek mümkündür. Yaşananlar buna işaret etmektedir. İran, ABD için çok önemlidir. Eğer İran Iraklılaştırılabilirse, bu, ABD'ye hem iniş sürecini durdurma, hem de yeniden uluslar arası politikayı kontrol etme imkanı verecektir. Bugün Irak'ta ABD'nin yanında ciddi bir devlet kalmamıştır. Irak'ta ABD merkezli çok uluslu güç, genel olarak bazı küçük ve güçsüz devletlerin sembolik katliamlarından oluşmaktadir. Koşullardaki değişim olağanın dışında olduğu ve buna bağlı ciddi bir belirsizlik bulunduğu için, ABD'nin iniş sürecinin çöküşe dönüşmesini önlemesi oldukça güç gözükmektedir. Küreselleşme ile küçülen dünya ve iletişimde yaşanan gelişmelerin sağladiği bilgi ortami, ABD'nin nüfuz etme çabalarini ciddi şekilde olumsuz olarak etkilemektedir. Bu olumsuzluk, bir taraftan ABD'nin imkan ve yeteneklerinin giderek yetersiz kalmasına, diğer taraftan da ilgi ve kaynak tahsis etmek durumunda kaldığı olayların ve coğrafyaların sayısının sürekli artmasına neden olmaktadır. Tıpkı bir dönem Sovyetler gibi, bugün de ABD'nin artık kaldırmadığı bir yükün altında ezildiği anlaşılmaktadır. ABD için, İran, inişi (çöküşü) durduracak ve ağır yükü kaldırmaya yardım edecek temel araç durumundadir. O zaman İran konusunda, ABD'nin iyi çalışması gerekir, ABD bunu yapmaktadır ve Butto suikastina, özellikle bu bağlamda bakılmasında yarar vardır. III. Pakistan'da dengeler son dönemde giderek Pervez Müşerref'in aleyhine değişmeye başlamiştir. Tipki Misir'da olduğu gibi, Pakistan'da da mevcut iktidara yönelik muhalefette ciddi bir güçlenme baş göstermiştir. İç politikada dengeler, hızla muhaliflerin lehine değişmektedir. Mübarek gibi, Müşerref de, iç dengeleri dikkate alarak ABD'nin bazı taleplerine sırtını dönmeye başlamış ve ABD açısından sürprizlere açık bir lider pozisyonuna düşmüştür. Nasıl Mısır'da Mübarek'in İsrail'i karşısına alma ihtimali ciddi bir ihtimal olarak konuşulmaya başlamışsa, Pakistan'da da Pervez Müşerref'in Sünni Taliban ile yakınlaşması ve hatta bu yakınlaşmanın İslam Dünyası adı altında Şii İran'ı da içine alacak şekilde genişlemesi ihtimali belirmiştir. Bu noktada, ABD'nin bir süredir doğrudan İran'ı hedef almış olduğunu dikkate almak gerekir. Son dönemde Pakistan'da yaşananlar, iç dengeleri dikkate almaya yönelen Müşerref'ten ABD'nin duyduğu rahatsizliğa ve ABD'nin Müşerref'i kontrol etmek istemesine bağlamak mümkündür. Pakistan'da nüfusun Sünni karakteri ve radikal islamın bu ülkede güçlenmesi, ABD için oldukça önemlidir. Çünkü doğudan İran'i çevreleyen Afganistan'da Sünni Talibanlar giderek güçlenmektedir ve bu güçlenmenin Afganistan'a doğudan komşu olan Pakistan destekli olduğu değerlendirilmektedir. Diğer taraftan Şii İran ile Sünni Taliban'in 1990'lı yılların sonuna doğru, dinsel temelli bir sıcak çatışmanın eşiğinden döndükleri bilinmektedir. Afganistan'daki Taliban Yönetimi ile Tahran'in Humeynici Yönetimi, birbirlerini rakip (düşman) olarak görmüşlerdir. Ancak sonraki koşullar, bu komşu iki ülkeyi birbirine itmiş gözükmektedir. Gerek Taliban Yönetimi, gerekse Tahran'ın Humeynici Yönetimi, ABD karşıtlığı paydasinda bir araya gelmişlerdir. Düşmanlari ortak olan iki aktör, ortak düşmana karşı birlikte hareket etmeye yönelmeye, bunu da Batı karşısında İslam adına yapmaya yönelmişledir. Bu noktada Huntington'in medeniyetler çatışması tezini ve bu tezde öncelikli çatışmanin İslam ile Batı arasında cereyan edeceği varsayımını hatırlamakta yarar vardır. İran-Taliban yakınlaşması, Pervez Müşerref'i ciddi endişeye sevk etmiştir. Dün ABD ile birlikte Taliban'ı karşısına alan Pervez Müşerref, Taliban'ın İran ile yakınlaşarak güçlenmesinden rahatsız olmuştur. İçeride güçlenen Sünni karakterli radikal İslamın da, İran-Taliban yakınlaşmasının içinde yer alması, iç ve bölgesel dengeler açısından oldukça ciddi bir gelişmedir. Hem Pervez Müşerref, hem de ABD bunu görmüştür. Pervez'in ABD ile olan yakın ilişkilerinin, Tahran Yönetiminin olduğu kadar, Taliban Yönetiminin ve Pakistan muhalefetinin de giderek artan ortak tepkisine yol açan bir husus olduğu aşikardır. ABD ile Pervez Müşerref, bu yeni ittifaki boşa çıkarmaya ve yıkmaya yönelmiştir. Pervez Müşerref'in askeri görevlerini bırakmaya zorlayan olaylar, Müşerref'in bir süre direndikten sonra bu görevinden ayrılması, arkasından gelen erken genel seçimler ve son Butto suikasti bu süreç içinde anlam yüklenmesi gereken olaylardir. Pervez'in enerji konusunda İran ile olan bağları ve iç muhalefetteki güçlenmeyi dikkate alarak, ABD ile olan ilişkilerini gözden geçirmeye yönelmesi ve hele hele ABD'ye sırtını dönmesi, 1979 İran İslam Devrimi gibi bir etkiye yol açabilecek ve doğrudan ABD'nin çöküşünü getirebilecek bir olaydır. Bu nedenle, ABD, hem kendisi aleyhindeki gelişmeleri durdurmak, hem de Pervez Müşerref'i kontrol etmek durumunda kalmıştır. IV. Buttu suikasti, yukarıda belirtilen hususlar ışığında, Pervez Müşerref üzerinden Pakistan'ı ABD'nin etki alanında tutmaya çalışan bir olay gibi gözükmektedir. Suikast olayı ile birlikte, Pervez Müşerref'e yönelik iç baskılar artmıştır. Pervez Müşerref'in bu baskılara tek başına uzun süre dayanması ve iktidarını sürdürmesi güçtür. Bunu ancak dışarıdan destek alarak yapabilecektir ve bu destek de kuvvetle muhtemel ABD'den gelecektir. ABD ile olan geçmiş ilişkileri, Müşerref'i, bundan sonra da ABD ile çalışmaya itecektir. Tabii Pervez Müşerref-ABD ilişkisi, yeni koşullarda sürecektir ve bu yeni koşullar da, Pervez Müşerref'in değil, ABD'nin elini kuvvetlendirmiştir. Pervez Müşerref bundan sonra iktidarda kalmaya devam edecekse, bu büyük ölçüde ABD'nin desteği ile olacak ve ABD de, bu destek karşısında Pervez Müşerref üzerinden Pakistan'i daha kolay ve daha etkin olarak kullanma imkanına kavuşmuş olacaktır. Hemen belirtelim ki, bu noktada iki değişkenin (belki ihtimalin) dikkate alinmasi gerekir; bunlardan birincisi Pakistan'daki muhalefetin geldiği noktada durmayacaği ve iktidar değişikliğini sağlayıncaya kadar mücadelesini sürdüreceği, ikincisi de Pervez Müşerref'in bir vatansever olduğunu göstererek ABD'nin ileri derecede kuklası olmaya yanaşmayacağı ve görevinden ayrılabileceğidir. Butto suikastına bu iki ihtimal/değişken dışarıda bırakılarak bakılacak olursa, bugün itibarıyla Pakistan'ın önünde iki seçeneğin olduğu; bunların da, ya seçimlerin öngörüldüğü şekilde 08 Ocak 2008'de yapılması ya da seçimlerin ertelenip yeniden olağanüstü yönetime (sıkıyönetime) gidilmesidir. Yapılacak seçimler Başkanlık (Cumhurbaşkanlığı) seçimleri değildir, genel seçimlerdir. Ancak genel seçimlerden çıkacak sonuç, Pervez Müşerref açısından önemlidir. Suikast sonrasındaki gelişmeler, Pakistan'da muhalefetin güçlendiğine ve seçimlerin büyük bir oy oranı ile muhaliflerin lehine sonuçlanacağına işaret etmektedir. Eğer seçimler yapılır ve sonuç belirtildiği şekilde olursa, böyle bir tablo, Devlet Başkanı Pervez Müşerref üzerinde ciddi bir iç siyasal baskıya yol açacak ve bu da Pakistan'da devlet çarkının kilitlenmesi anlamına gelecektir. Yani 08 Ocak seçimleri, Pakistan'daki kaos ortamını ortadan kaldırmayacak, daha da güçlendirecektir. Aynı şey seçimlerin ertelenip olağanüstü yönetime gidilmesi halinde de söz konusudur. Her iki seçenek de, Pakistan ve bölge için artan kaos anlamına gelmektedir. Pakistan'ın artan bir kaos ortamını yaşaması, Keşmir ve diğer sorunlar nedeniyle, Hindistan'ı ve Çin'i de angaje edecektir. Ve daha yoğun bir kaos ortamı, Pakistan'ın kendi içine dönmesine ve Pakistanlı radikal İslamcılarin Taliban-İran birlikteliğinden kopmasına hizmet edecektir. Afganistan'da ABD askeri unsurlarına ilave olarak bir NATO unsuru vardır ve Pakistanlı radikaller ile Taliban ve İran arasındaki bağ koparılabilirse, Afganistan'daki ABD ve NATO unsurları, Taliban ile ve doğudan İran ile daha kolay meşgul olacaklardır. Butto suikastini, bu bakış açısı bağlamında görmekte yarar olduğu düşünülmektedir. Butto'nun bir suikast sonucu hayatını kaybetmesine, kendisinin Londra ile olan yakınlığı ve ABD-İngiltere ilişkilerindeki soğukluk dikkate alınarak, bu bağlamda da ayrıca bir anlam yüklenmesi mümkündür. ABD'nin İngiltere'nin Pakistan üzerindeki etkisini kırmak ve buna tahammülü olmayacak İngiltere'yi bölgeye çekmek ve bölgede ABD'nin etkisine açmak düşüncesi de bir etken olarak göz önünde bulundurulabilir. Buna bağlı olarak, Butto suikasti, Pakistan'daki kaosu besleyecekse ve artacak kaos ortamı Pakistan'ın nükleer varlığının "serseri (asi)" unsurların eline geçme ihtimalini güçlendirecekse, İngiltere ile birlikte komşu ülkelerin bu sürece ilgisiz kalması beklenemez. Radikal İslami unsurların eline geçecek nükleer varlığın, Keşmir sorunu nedeniyle Hindistan'a karşı kullanılması veya ülke içinde giderek öne çıkacak etnik-dinsel temelli ayrılıkçı çatışmalar kapsamında ülke içinde kullanılması, ihtimal dışı bir durum olarak görülemez. Suikast olayından bu yana geçen süre içinde Pakistan Ordusundan ciddi hiçbir açıklamanın gelmemiş olması, dikkatlerden kaçmamalıdır. Ordunun ve askerlerin Pakistan'ın bugüne kadar olan siyasal yaşamındaki yeri nedeniyle, gelişmeler karşısında bu kesimin uzun süre hareketsiz kalmamasını da beklemek gerekir. V. BM'in tatilde olmasina rağmen, Güney Koreli BM Genel Sekreterinin Butto suikasti üzerine hemen devreye girmesi, olayın değerlendirilmesinde dikkate alınması gereken bir başka husustur. Pakistan'daki gelişmelerin, bu ülkedeki kaosu tetiklemesi ve beslemesi, buradan bölgeye yeni bir istikrarsızlığın ve sıcak çatışmanın yayılması zayıf bir ihtimal olarak görülmediği için, BM Genel Sekreterinin, tatilde olmalarına rağmen devreye girdiğini söylemek mümkündür. Pakistan, büyük nüfusu, angaje olduğu sorunlar, nükleer varlığı, jeopolitiği, önemli su ve enerji yollarını kontrol etmesi, içerdiği etnik ve dinsel hareketlilik nedenleriyle önemli bir ülkedir. Bu belirtilen nedenler, aynı zamanda Pakistan'da beklenen ciddi kaosun bu ülkede kalmayacağının ve kaosun ihraç edileceğinin de (yayilacağinin da) nedenleridir. Bu itibarla 2008 yılının 2007 yılına göre daha sorunlu ve sıcak geçmesini beklemek gerekir. ABD'nin iniş sürecini durdurmadaki başarısızlığı ve çöküşe yaklaşması, bu ülkeyi daha hırçın, saldırgan ve hukuk dinlemez yapacaktır. Bu tür bir yaklaşım da, huzuru sağlamaktan çok, huzursuzluğu ve istikrarsızlığı besleyecektir. ABD'nin hırçın, saldırgan ve hukuk tanımaz yaklaşımı, ister istemez ABD karşıtlığında birleşecek ve giderek büyüyecek bir karşı koyuşa yol açacaktır. Normal olarak, ABD'nin bu süreci durdurması ve kendisine karşı oluşan cepheyi dağıtması oldukça güç gözükmektedir. Bununla beraber, ABD'nin elinde, kullandığı zaman kendisini haklı gösterecek çok ciddi yeni bir silahının olduğu ve bir dönem Bismarck gibi önce kendisine yumruk atılmasını bekleyip sonra kendisinin bu yumruğa (saldırıya) bu yeni silahla cevap veren durumunda ortaya çıkma hazırlığı içinde olduğu, bir ihtimal olarak akla gelmiyor değil. Çünkü inişin çöküşe dönüşü, ABD için, Sovyetlerden daha ağır ve kötü olabilir. Moskova, hala yaklaşik 17 milyon kilometrekarelik bir toprağı ve ciddi enerji kaynaklarını kontrol edebilmektedir. Oysa ABD'nin çöküşü, eyaletlerin süratle ayrı birer devlete dönüşmesine ve Washington'un sıradan ve küçük bir başkent olmasına neden olabilecektir. Çöküş çok daha ağır olabileceği için, ABD'nin en ağır silahını en sona sakladığını varsaymakta ve ona göre hareket etmekte yarar vardır. VI. Türkiye'nin ABD ile birlikte hareket etmesi demek, iniş sürecini birlikte yaşaması demektir. Asansör hızla aşağıya inmekte iken, ille de asansöre atlamayı düşünmek anlaşılır olmak uzaktır. Bu, olsa olsa ancak Cumhuriyet Türkiye'sini yeni baştan, fakat farklı bir ideoloji ve bakış açısı ile inşa etme düşüncesine bağlanabilir. ABD ile birlikte hareket etmenin maliyeti her geçen gün artmaktadır. ABD ile birlikte olmak demek, ABD'nin angaje olduğu bütün sorunlara ve krizlere ABD ile birlikte angaje olmak demektir. ABD'nin hedef ve çıkarları ile Türkiye'nin hedef ve çıkarlarının örtüşmediği, artık çok yalın bir gerçektir. Irak konusunda bu çok net olarak ortaya çıkmıştır. ABD ile ilişkiler açısından bakıldığında, Irak'ta şii diktatörlüğe geçit vermeyeceğini söyleyen çevrelerin, bu amaçla Sünni bir ittifak kurmaya çalıştıkları, bunu ABD'nin önerileri ve kontrolü altında yaptıkları bilinmektedir. Türkiye'de Müslüman nüfusun önemli bir kısmı Sünni'dir. Pakistan'da da benzeri bir dinsel tablo mevcuttur. Ancak son dönemde, Sünni Pakistan, Sünni Taliban ile birlikte Şii İran'a müzahir bir yaklaşım içinde olduğu izlenimini vermiştir. Butto suikastından hemen önce Sünni Türkiye'den üst seviyede Pakistan'a ziyaret olması dikkat çekici olmuştur. Bu son olay ve önceki bazı olaylar, Türkiye'nin son dönemde dinsel temelli bir dış politika açılımı içinde olduğunun düşünülmesine neden olmuştur. Dinin diplomaside bir anlamının ve değerinin olduğuna şüphe yoktur. Ancak İslam dünyası içinde yeni bir kamplaşmaya ve/veya var olan bir kamplaşmanın radikalleşmesine hizmet edecek bir mecerada bunun işlemesi doğru bulunmamaktadır. Laik ve bugüne kadar Batı ile yakın ilişki içinde olmuş bir Türkiye'nin, İslamcı bir dış politika açılımına yönelmesi ve hele bu açılımını mezhepsel anlamda bölücü bir çizgide yapması, Ankara'nın Orta Doğu'da sıradanlaşması ve bu bölgenin ülkelerinde görülen hastalığa yakalanması anlamına gelecektir. Bu tür bir dış politika açılımı, Türkiye'nin, İslam dünyasında nüfuz sahibi olmasına değil, şimdiye kadar uzak durulmuş İslam dünyasındaki sorunların bir parçası olmasına ve bu sorunların iç politikada yıkıcı/bölücü ve Cumhuriyet rejimini hedef alıcı etkileri ile kendisini göstermesine hizmet eder diye değerlendirilmektedir. Bu açıdan bakılınca da, 2008 yılının Türkiye için, istikrarsızlıklara açık bir yıl olabileceği akla gelmektedir. Irak'a yönelik olarak devam edecek hava operasyonlarının giderek hissedilecek mali yükü, bu operasyonların sıradanlaşmasının beraberinde getireceği caydırıcılıktaki gerileme, ABD'nin peşinden gitmenin yol açacağı yeni angajmanlar, ABD'nin artacak taleplerinin neden olacağı iç sıkıntılar, ABD'nin ülke olarak yaşayacağı sıkıntıların paralel ve daha ağır olarak Türkiye'ye yansıyacak olması, AB ile Türkiye arasında bir süredir gözlemlenen soğukluğun kalkmasının neden olabileceği sıcak bazı gelişmeler, 2008 yılı için iyimser olunmasını engellemektedir. Türkiye'nin çıkışını ve yükselmesini, duygusallıktan uzak, doğrudan veya dolaylı (örtülü) olarak Türk Dünyasının siyasal gerçeklik kazanmasında aramak gerekir. 01 Ocak 2008 (www.giresun.edu.tr, www.habusulu.com) |