|
||
TÜRK BASININDAN SEÇMELER
"Global Avrasyacılık mı? Türk - Birliğimi" (Mahmut Yıldırım) GİRİŞ Sovyetler İttifakının dağılması, soğuk savaş döneminin sona ermesi, Balkanların, Kafkasların, Ortadoğu'nun ve Merkezi Asya'nın karışması, kısaca, dünyanın tek kutuplu yeni bir yapılanmayla bir kaos ortamına sürüklenmesi gibi durumlar, farklı kutuplardaki siyasetçileri, bilim adamlarını ve jeopolitikçileri yeni arayışlara, yeni çıkış yolları bulmaya yöneltmiştir. Dünyada tek süper güç olmanın her türlü avantajını kullanan ABD, Avrupa'da stratejik ortak olarak İngiltere'yi seçmek suretiyle -ki, İngiltere günümüz şartlarında ABD ile AB gibi farklı sistem görünümünde olan, gerçekte aynı sistemin parçaları arasında akıllıca konuşlanmış bir geçiş alanından başka bir şey değildir- kenar kuşak politikalarını akıllıca uygularken, AB yeni bir yapılanmaya giderek, Balkanlara hatta Kafkaslara doğru açılma gereği duymuş, kendine maksimum çapta bir hayat sahası yaratmanın gayretiyle Avrasya'nın derinliklerine doğru yayılma ve genişleme politikalarına hız vermiştir. Buna mukabil, bir denge unsuru olarak, Doğuda da bazı milletlerarası yapılanmalara gidilmiş, Çin kendi bio-coğrafik sahasında hatırı sayılır bölgesel bir güç haline gelirken, Pasifik'te Japonların öncülüğünde daha çok ekonomik eksenli bir ittifak kurulmuş, eski Sovyet sahasında ise, öncülüğünü Rusların yaptığı ve başta Kazakistan olmak üzere eski Sovyet cumhuriyetlerinden bazılarının da desteklediği Avrasyacılık hareketi uluslararası siyaset sahnesinde boy göstermeye başlamıştır. Yerküremizde konjonktürel tablo ana hatları itibariye bu şekilde tasarlanmışken, mevcut durumları itibariyle Orta Güçler olarak nitelendirilen bazı potansiyel yapılanmaların da -Türk Dünyası, Hindistan, İran gibi- geleceğin dünyasında baş aktörler olarak yerlerini alacakları ve bunların geleceğin uluslararası sistemini önemli ölçüde etkileyeceklerine kaçınılmaz gözle bakılmaktadır. Söz konusu bu yapılanmalardan bilhassa Türk Dünyası, potansiyel küresel güç faktörleri bakımından - mevcut bütün değerler dizisini bünyesinde barındırdığından - diğerlerine nazaran daha organize (organik), dolayısıyla doğal, gerçekçi ve daha uzun ömürlüdür. Daha çok batı kaynaklı olan (buna eski Sovyet sahasındaki ve Pasifik'teki oluşumları da dâhil edebiliriz) oluşumlar kuşkusuz, "Ortak Ekonomik Alan" yaratma gayretlerinin bir sonucudur. Burada amaç, daha çok ekonomiktir. Buna askeri ve jeopolitik boyutu da eklediğimizde, Batıda ve Doğuda oluşan bu bölgesel ya da küresel güç odaklarını esas itibariyle inorganik, Çin ve Türk Dünyası gibi oluşumları ise, organik yapılanmalar olarak vasıflandırmak mümkündür. Çin, merkezi saha olarak vasıflandırılan Avrasya'da, kendi geleneksel coğrafyasında içe dönük, başka bir ifadeyle durgun bir seyir takip ediyorken -ki tarih boyu bu hep böyle olagelmiştir- jeostratejik konumu, 300 milyonluk daha mütecanis nüfus yapısı (aynı milletin değişik parçaları), hala bir bütünlük arz eden kültür ve dil özelliği, sahip olduğu kritik hammadde ve enerji kaynaklarıyla Türk Dünyası, dünyanın en dinamik ve kontrolü en zor olan coğrafyasında yer alma avantajını -iyi işleyen bu silah, kötü kullanıldığında dezavantaja da dönüşebilir- elinde bulundurmaktadır. Bu özelliklerinden ve kendi geleneksel coğrafyasında halen yaşıyor olmasından dolayı Türk-Turan Jeopolitiği olarak adlandırdığımız bu oluşum, geleceğin en önemli organik-küresel gücü olmaya aday görünmektedir.. Dolayısıyla, tarihsel bir süreç ve jeopolitik bir zorunluluk olarak Türk-Birliğinin gerçekleşeceği bu büyük saha, en dikkat çekeni, en ilgi uyandıranı ve en iştah kabartanıdır. Bu vesileyle, halen Türk soylu halkların üzerinde yaşadıkları bu büyük ve ana sahayı -ki bu yaklaşık 22 milyon km2 bir alana tekabül eder- dikkate almayan hiçbir küresel güç, gerçek manada dünya hâkimiyetinden söz edemez. Yakın veya uzak vadeli öngörülerde bu avantajın -kendi özgün tasarılarını uygulayıp, bir zorunluluk olarak birleşme ve bütünleşme sürecine girdiklerinde- sadece Türk milletinin elinde olduğunu görmekteyiz. Ancak, Türk Dünyası’nın fiziki ve insanî gücüyle, uluslararası politikadaki yeri ve siyasal davranışı arasında tam bir oransızlık vardır. Bunun sebebini birleşmekten ve bütünleşmekten doğan sinarjiyi tam olarak yansıtamamasında aramak gerekir. Bu, Türklük aleminin affedilemeyecek en büyük zaafıdır. O halde bu güçle siyasal etkinliği orantılı hale getirmek en büyük hedefimiz olmalıdır. Biz bu yazımızda, eski Sovyet
emperyalizminin yeni bir
sürümü
olduğuna inandığımız Global Avrasyacılığı, bir makalenin
sınırlı imkânları dâhilinde ele alıp eleştirmeye
çalışacağız. Bundan hareketle, klasik vatan ve millet
kavramlarını daha da açıp, dünyaya geniş bir
açıdan
bakma gereğinin bir sonucu olarak, meseleleri Türkiye eksenli
değil, Türk Dünyası odaklı ele alacağımızı belirtmek
istiyoruz. JEOPOLİTİK BAKIŞ AÇISI 21.yy. post-modern ortamında, ideolojik savaşların sona ermesiyle birlikte büyük güçler, dünya hâkimiyeti projelerini yeniden gözden geçirme gereği duymuş, yeni şartlar karşısında coğrafyanın politika üzerindeki etkilerini daha çok fark edip, daha çok hisseder olmuş, dolayısıyla dünyada olup bitenleri jeopolitik bakış açısıyla değerlendirme yoluna gitmişlerdir. Hatta bu yeni anlayış, coğrafyaya yeni anlamlar yüklemiş ve jeopolitik, bütün değer yargılarını, tarih ve coğrafyayı, coğrafyanın stratejik önemini, kültür unsurlarını, hayata bakışı, hayatı anlamak ve algılamayı, kısaca bütün sabit ve potansiyel değerlerin tümünü içinde barındıran bir değerler bütünü olarak değerlendirilip, yeni bir ilim dalı olarak kabul görmüştür. Kısaca, jeopolitik yaklaşımın, hayata bütüncül bakışın ta kendisi olduğundan hareketle, hayat sahası (lebensraum) teorisinin kuramcısı Ratzel'den ve Kjellen'den başlayıp, bilhassa 19 yy. jeopolitikçilerinin kuramlarını yeniden yorumlayıp, bütün iddialarını buna göre şekillendirmişlerdir. Bu projelerden kuşkusuz en ilgi çekeni 19.yy Alman Jeopolitikçisi Mackinder'in mihver saha (pivot area-heartland-iç kuşak-dış kuşak) teorisidir. Bu teori farklı kutupların farklı hayat anlayışlarını yansıtması bakımından temel jeopolitik kuramlar olarak kabul edilmiştir. Ayrıca Mackinder'in takipçisi Haushopfer gibi, yine Mackinder'in fikirlerine karşı bir tezle ortaya çıkan ve (rimland-kenar kuşak) teorisini ortaya atan Spykman, deniz jeopolitiği fikrinin savunucusu Mahan ve nihayet hava jeopolitiğinin öncüsü Seversky'in görüşleri 21.yy.ın büyük güçlerinin küresel stratejilerinde en önemli dayanak noktalarını oluşturmuştur. Ayrıca, 20. yy.ın baş döndürücü ekonomik gelişmeleri ve bunun getirdiği askeri-teknolojik atılımlarla ortaya çıkan uzay çalışmaları bütün bu kuramlara bir de uzay boyutunu ekleyerek, jeopolitik ilmine dört boyutlu bir inisiyatif kazandırılmıştır. Bir bütün olarak bakıldığında bu arayışlar, aslında, milletlerarası mücadelede iflas eden uluslararası sistemin yerine yenisini koyma uğraşından başka bir şey değildir. Ancak burada bir şeyi göz ardı etmemek gerekiyor; yeni sistem hiçbir zaman güçlünün hâkim, zayıfın mahkûm olduğu temel mekanizmayı tersine döndürmeye yönelik olmayacak, ama belki roller değişecek, işin ehline verilmesini sağlayacaktır. Yani milletlerarası mücadele bu defa kültürler ve medeniyetler arası çatışmalar şeklinde kendini gösterip, tarihin temel çelişkisi olan milletler mücadelesi aynen ve fakat sonsuza dek devam edecektir. Bundan hareketle, bir gerçeği de göz ardı edemeyiz; unutulmamalıdır ki toplumlar arası mücadele, devletlerarası (interstates) gibi gözükse de, gerçekte milletlerarası (internations) dır. Burada asıl olan şey bir değerler manzumesi ise, bu devletten çok millete has olan bir durumdur. Zira sürekliliği olmasından dolayı millet esastır. Devletler değişse ya da yok olsa bile ezeli ve ebedi olan millet, varlığını sürdürür. Şunu da unutmamak gerekir ki, tarihte ve günümüzde millet olma hüviyeti kazanmak, devlet olma hüviyeti kazanmaktan çok daha zordur ve daha az rastlanır bir durumdur. Bu bağlamda, son yıllarda, özellikle doksan sonrasının yenidünyasında gerek Türkiye'de gerekse diğer Türk cumhuriyetlerindeki siyasi seçkinler, mevcut uluslararası sistemin de dayatmasıyla ülkelerinin kontrol edilebilir bir ulus-devlet olarak mı, yoksa bölgesinde başka unsurlarla birleşerek yeni bir dünya gücü oluşturarak mı 21.yüzyıla girmesi gerektiği sorusunu tartışmaya açmış, bunun gereği olarak da bu stratejik belirsizliğe son vermek istemişlerdir. Böylece, farklı görüşteki siyasi entelektüel elit yeni arayışlara yönelmiş ve bu arayışlar farklı platformlarda tartışılarak, Türk-Birliği fikri ilk defa jeopolitik bir kutup olarak dünya siyasetinde göz önünde bulundurulması gereken bir unsur olarak kabul görüp, jeopolitik mücadeleye yeni bir ivme kazandırılmıştır. Bunu Türklük açısından değerlendirdiğimizde, meselelerin ilk defa jeopolitik bakış açısıyla masaya yatırıldığını, klasik manada bir yaklaşımdan öte, Türk-Birliği fikriyatının modern bilimin ve çağın gereklerinin ışığı altında analiz edildiğini görmekteyiz. Bu aynı zamanda jeopolitik mücadelede organik yapılanmaların ne denli vazgeçilmez olduklarının ve geleceğin dünyasında, gerçek manada bir eksen oluşturacaklarının ispatı anlamına da gelmektedir. Ancak her konuda olduğu gibi bu konuda da önemli engeller vardır: Bunların başında "Birlik" fikrinin, Dünya Türklüğünün tek çıkış yolu olduğunu kavrayamayan çeşitli çevrelerin konuya farklı yaklaşımları gelmektedir. Bu kesimlerden ilki, siyasi iradeyi elinde bulunduranlardır ki, bize göre en ümitsiz olanlardır. Bunlar, daha çok vizyonsuzluk nedeniyle, mevcut durumu her ne şart altında olursa olsun (dünyadaki gelişmelerden ve gerçeklerden soyutlanmak pahasına da olsa) korumak psikozuna girip, etkin bir dünya devleti olmaktan kaçınanlardır. Bu türden yaklaşımları dünyanın genel gidişatıyla taban tabana zıt, beyhude bir direniş olarak gördüğümüz gibi, kendine güvensizlik hatta korkaklık olarak da vasıflandırabiliriz. AVRASYACILIK Bir başka entelektüel kesim ise, eski Marksist gelenekten gelip, kendilerini "ulusalcılar" olarak nitelendiren ve fakat Rus tipi Avrasyacılığı savunanlardır ki, bunlar Global Avrasyacılık Hareketini bir bilinç hatta bir ideoloji haline getirmek isteyenlerdir. Bize göre entelektüel-fikirsel karmaşa asıl burada yaşanmakta ve yine asıl kavga bu kesim ile Türkçüler, yani Türk-Birliğini savunanlar arasında olmaktadır. Bu arada yerli Avrasyacılar ile Rus Avrasyacılar arasında da önemli fikir ayrılıkları yaşanmaktadır. Bunların başında mesela, Stalin dönemi Sovyetleri değerlendirmede birbiriyle tamamen çelişmektedirler. Rus Avrasyacı hareketin fikir öncüleri, meseleyi güç faktörü ekseninde ele alırken, diğerleri ideolojik sapma ve rejim istikametinde değerlendirmektedir. Yine bu farklı yaklaşımı Sultan Galiyev konusunda da görmekteyiz. Türk sosyalistleri Sultan Galiyev'i tam bağımsızlıkçı- antiemperyalist bir önder ve bir kuramcı olarak (nedense, o da, son yıllarda…) değerlendirirken, Ruslar, Sovyetlere ihanet etmiş bir işbirlikçi olarak görürler. Örnekler, daha birçok konuda çoğaltılabilir. Biz Türkçülere göre, Global Avrasyacılık hiç şüphesiz Türk'ün kadim topraklarının inkârı anlamına gelmektedir. Bu anlayış "etnos" kavramını kabul etse bile -ki bu asla millet değildir- toprağın tek bir etnosun malı olabileceği gerçeğini inkâr eder. A. Dugin bir söyleşisinde "etnos, devlet anlayışıyla, stratejik birlikle veya belirli bir bölgeyle özdeşleşmemelidir" diyerek bu konudaki fikrini net olarak ortaya koyar. Günümüzde öncülüğünü A.Dugin'in yaptığı Global Avrasyacılığa göre, bilhassa bu coğrafyada Rus unsuru hariç, sabit ve potansiyel değerleriyle herhangi bir milletin, o millet adına yürütülen misyonun ve bu misyonu yürüten devletin bizatihi kendisinin inkâr edildiğini görmekteyiz. Avrasya devasa bir coğrafyadır ve dünyanın kontrol ve iktidar merkezidir, bunda kuşku yok; ancak, bu pek mühim coğrafya, yeterliliği kanıtlanmış bir büyük güç tarafından yönetilip yönlendirilmedikçe, tek ve bölünmez bir vatan yapılmadıkça, dünyanın başka küresel güçlerinin iştahını kabartmaya, dolayısıyla sömürülmeye devam edecektir. Bundan dolayıdır ki, bizim için Avrasya değil, büyük ve birleşik Türkistan kavramı bir mana ifade eder. O halde Avrasya'da kurulması düşünülen küresel çapta bir oluşumun adı, şekli ve vasfı açık bir şekilde ortaya konmalı, her türlü kavram karmaşasına son verilip, dünya adası olarak adlandırılan bu büyük coğrafyadan farklı çıkarımlarda bulunulmanın önü alınmalıdır. Zira Türk düşünce sistematiğine göre Avrasyacılık anlayışı ile Rus tipi Avrasyacılık anlayışı farklı olduğu gibi, Amerikan, Avrupa, Çin Avrasyacılık anlayışları da farklı farklıdır. Her ülke doğaldır ki, kendi jeopolitik ve jeo-stratejik anlayışına ve ulusal çıkarlarına göre Avrasya'yı değerlendirmekte ve yorumlamaktadır. Ancak bilhassa anti-Atlantikçi sistematiğe göre şekillenmiş, Moskova eksenli Global Avrasyacılık Hareketi, çok bileşenli bir devleti -onlar buna Demokratik İmparatorluk diyorlar- salt jeopolitik misyonla yeniden hayata geçirmeye çalışmaktadır ki, bunların tümünü biz sübjektif bir yaklaşım olarak değerlendiriyor, Rusya'nın bölge halklarına yeni emperyalist dayatmaları olarak görüyoruz. İşte bu tavrından dolayı, Moskova merkezli Global Avrasyacılığı geleceğin büyük küresel yapılanmalarından birinin kuramsal alt yapısı olarak göremiyoruz. Yani böyle bir hareketin başarı şansı hemen hemen yok gibidir. Ve yine, böyle bir oluşumun ortaya koyacağı uluslararası sistemin hedef devletler için bir örnek teşkil etmeyeceğini, sisteme dâhil edilmek istenen diğer unsurlar üzerinde bir sempati uyandırmayacağını da belirtmek istiyoruz. Bu tür girişimler, olsa olsa bir karşı tepkinin doğurduğu yapay, yani inorganik bir yapılanmanın ürünüdür ki, bölgede çoğunluğu tarihsel ve kültürel olarak hemen hemen birbirine düşman milletlerin kısa vadeli, daha çok bir geçiş döneminin dayattığı 8saiklarla vücuda getirdikleri ekonomik, jeopolitik ve askeri ittifakları, süreklilik bakımından hiçbir zaman ümit verici teşebbüsler olarak değerlendirilemez. TÜRKLÜK VE RUSLAR Meseleler bizim açımızdan ele alınıp değerlendirildiğinde, şüphe yok ki, büyük Türk coğrafyasının bir bütün olması ve bu saha üzerinde yaşayan Türk halklarının siyasal, sosyal, kültürel, ekonomik hatta askeri-stratejik birliği ve tekliğinden hareketle ele alınıp değerlendirilmelidir. Yine çok uzunca bir süre bunu yaşasa bile, Türk coğrafyası uğrunda savaşılan, kısaca sömürülen topraklar olmak yerine, kendi adına hatırı sayılır bir büyük güç haline gelmek durumundadır. Bu, bütün zamanların jeopolitik gerçekleri ve gereği olarak da böyledir. Zira dünyadaki Türk kütlesi, yine bütün zamanlar boyunca yerkürenin jeostratejik değeri çok yüksek olan bu bölgesinde kalmak ve yaşamak ısrarını sürdürmüştür. Ve kim ne derse desin bu coğrafyaya Türk adını vermiş, Türk adıyla özdeşleştirmiştir. Bu, her şeye rağmen böyle olmuştur; öyle ki, bu büyük sahalar, Rusların 500 yıl işgali altında kalmış olmasına ve hatta 20. yüzyılın son on yılında ve 21. yüzyılın ilk on yılında bütün büyük güçlerin iştahını kabartmasına rağmen böyle olmuştur. O halde şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: milli devlet yapılanmasıyla -bu küçük devletçikler anlamında değil- Ruslar ve Rus dilli halklar kendi yoluna, Türk soylu halklar kendi yoluna… Bu ayrılık, kültür unsurlarını kapsadığı gibi, tarihsel coğrafyayı da kapsamalıdır. Rusya Federasyonu içindeki muhtar cumhuriyetler ve muhtar vilayetler de dâhil olmak üzere Türk-Birliği'nin coğrafi sınırları net bir biçimde çizilmeli, bu doğal paylaşım gerçekleştikten sonra ancak, politik ve ekonomik özdeşlikten söz edilmelidir. Bu coğrafyada bulunan farklı unsurlar asıl bu gerçekleştikten sonra, yani alacak - verecek meseleleri halledildikten sonra kendi özgür iradeleriyle işbirliğine gidebilirler. Ancak, uluslararası ilişkilerde böylesi bir mutabakatın olamayacağı da bir gerçektir. Global Avrasyacılık hareketinin en azından iyi niyetli bir girişim olduğunun algılanabilmesi için, Rusya'nın, birliğin nüvesi olduğunu iddia ettiği diğer beş BDT ülkesi üstündeki tüm emperyal hesaplarından vazgeçmesi gerekmektedir. Kaldı ki, bu şart yerine getirilmiş olsa bile hiçbir siyasi mantık, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan'ın, Ermenistan ve Rusya ile aynı milletler arası yapılanmanın içinde olması gerektiğini izah edemez. Rus Avrasyacıların sık sık dile getirdikleri "eşitlik ve özdeşlik" ya da "Jeopolitik zorunluluk" gibi ilkeler de burada bir mana ifade etmiyor. Unutmamak gerekir ki, jeopolitik ilmi, jeokültürel ve jeoekonomik boyutlarıyla bir bütündür ve bundan dolayı bir anlam kazanır. Dolayısıyla tarihi, kültürel, etnik ve dinsel farklılıkları olan ülkelerin, salt jeopolitik prensiplerle bir araya getirilmeleri mümkün değildir. Toplumların kendi aralarındaki bu türden siyasal, sosyal, ekonomik, etnik ve dinsel özdeşlikleri sanıldığı kadar kolay halledilemeyeceği gibi, söz konusu altı ülkenin liderlerinin bir araya gelip, kahramanlık nutukları atmalarıyla da halledilemez. Bir hareketin inandırıcı olabilmesi için evvela kendi içinde yenilenmesi gerekir. Halen bir Rus sömürüsünden söz edilirken, hangi özdeşlik ve dostluk söylemleri bu toplumları tekrar bir araya getirebilir? Bu durumda evvela Rusya'nın 1551'den önceki kendi doğal hayat sahasına, yani eski Moskof Prensliği sınırlarına çekilmesi, bir Rus yayılmacılığının artık söz konusu olmayacağı garantisini vermesi gerekir. Aksi halde bu türden yapmacıklı, yüksekten atıp tutmalı söylemler hiçbir zaman inandırıcı olamaz. Kaldı ki, her şey eskisi gibi devam etmektedir. Rusların Kafkaslardaki ısrarlı tutumu buna iyi bir örnektir. Bölgeye yönelik Rus yayılmacılığı, ora halklarının haklı isteklerini karşılamaktan öte bölge enerji kaynaklarından mahrum bırakılmanın getirdiği bir saldırganlık örneğinden başka bir şey değildir. Bu türden yayılmalar, 1917'li yıllarda Lenin'in de söylediği gibi, kaşındığında ortaya çıkan kapkara Rus şovenizminin kirli yüzü olduğu kadar, bölge halkları nezdinde Rusya'nın hiçbir zaman değişmeyecek olan kötü bir referansıdır da. Peki, söz konusu hareketin mevcut şartlar altında hiç mi uygulanabilirliği yoktur? Vardır elbet. Bu konjonktürel bir durum olup, daha çok mevcut bağımsız devletlerin, tamamı eski Sovyet sisteminin ürünü olan devlet başkanlarının, hâkim siyasi iradeyi elinde bulunduran bir gurup seçkinin ve söz konusu ülkelerdeki bürokratik kadroların iş başında bulunma süreleriyle doğru orantılıdır. Bundan öte hareketin uygulanabilirliği hemen hemen yoktur. Şu an itibariyle bu hareket, kitlelerce bütünleşememiş, öngörülen ekonomik, gümrük, askeri-stratejik ve nihayet siyasi-jeopolitik birliği sağlayamamış, daha çok bir seçkinci tavır, küçük bir guruba özgü fikirler bütünü olmaktan öteye gidememiştir. Kısaca, bunun halkları isteklendirici ve halkla bütünleşen bir hareket olmayacağı görüşünde ısrarlıyız ve yeni nesle yükleyebileceği bir misyonunun da olamayacağı düşüncesindeyiz. Kuşkularımız bilhassa bu konuda yoğunlaşmaktadır. Hareketin öncülerinin sık sık dile getirdikleri 'Ortak Tarihi Geçmiş' söylemleri bize göre bilimsellikten uzak bir iddiadır. Ortak geçmişten ısrarla söz edilmek isteniyorsa, evvela şu sorunun cevabı verilmelidir: bu bir uyum, bir kardeşlik, bir dostluk tarihi midir, yoksa bir istila, genişleme-yayılma, kaba bir sömürü ve katliamlar tarihi midir? Bize göre bu tarih, egemen Rus güçlerine 19.yüzyılın son çeyreğiyle 1917 yılları arasındaki kısa zaman kesitinde bile 4422 defa başkaldırmış bir milletin tarihidir. Yine, hareketin fikir öncülerinden biri kabul edilen 19 yüzyıl Alman ekonomisti Fredrich Von List'in fikirlerinin de iyi analiz edilmesi gerektiği kansındayız. Söz konusu fikir adamının farklı ekonomik seviyelerdeki ülkelerin gelişmesiyle ilgili teorisi, Batı kapitalizmi karşısında zayıf bir milli ekonominin durumunu ne oranda açıklıyorsa, Avrasya'nın farklı ekonomik güce sahip ülkelerinin birbirleriyle olan münasebetlerine de o oranda açıklama getirmesi gerekir. Yani teori her ikisi için de geçerli olmalıdır. Örnek vermek gerekirse; Kazakistan'ın AB ile olan ilişkilerindeki mekanizma, Kırgızistan'ın Rusya ile olan ilişkilerinde de geçerli olmalıdır. Bu düstur geçerliliğini devam ettirdikçe, daha da önemlisi eski hesaplar gözden geçirilmedikçe, Uluslararası Avrasya Hareketi basit bir söylemden öteye gidemez. Bu bir yerde kuralsızlığı kural haline getirmektir ki, bize göre bu, kabul edilemez bir durumdur. Çünkü bilimsel olduğunu iddia ettiğiniz kurallar yerel münasebetlerden öte evrensel münasebetleri açıklamaya matuf olmalıdır. Burada sorulması gereken soru şudur: eğer varılması gereken hedef Avrasya Birliği ise -ki bizim yerli Avrasyacılar en çok bu konuda yanılıyor, yani Türk-Birliği'ni uluslararası Avrasya Hareketi içinde değerlendiriyorlar- bu Moskova merkezli bir Avrasyacılık mı, yoksa Astana, Bişkek, Taşkent veya Ankara mahreçli bir Avrasyacılık mı olmalıdır? Onlara A. Dugin'in şu sözünü hatırlatmamız gerekiyor: "Demokratik İmparatorluk demek tezatların birleşmesi demektir. Sovyet sonrası sahanın ölçülüp biçilmiş stratejik değerinde, soğuk jeopolitik realizm ve kıtasal azmin romantizmi gizlidir; hem doğuda hem batıda ortaklıklar ve kendi tecrübemize dayanmak; bizi biz yapan müstesna hoş görülü Rus özelliklerine ve seferberliğe dayanan bir proje. Demokratik İmparatorluk olmak için Rusya'nın kendi kendine sadece "evet" demesi yeterlidir… Fakat paradoksal mantığa göre Rusya kendinden başka biriyle birleşmeden kalamaz. Kendisine "Demokratik İmparatorluk"a doğru postendüsriyel sıçrayış konusunda önemli bir ortak bulmak zorundadır. Avrasya fikrinin anlamı BDT'de optimal olarak böyle bir ortağın Kazakistan olduğunda yatıyor…" Dahası var. Burada fikrin, Türk-Moğol ve Rus ortak zekâsının bir ürünü olduğu ve ancak bu ortaklıkta filizlenip boy atabileceği iddiasında bulunuluyor. Şu sözler yine bu bilim adamına ait: "Avrasya Birliği hakkındaki tezi ilk olarak ortaya atanın bu cumhuriyetin zeki başkanı Nursultan Nazarbayev'in olması tesadüf değildir. Trubetskoy ve Savitski gibi Avrasyacılardan sonra Lev Gumilev de Rusların "Büyük Rus" olmalarının Türk-Moğol etkisi sayesinde olduğunu öğretti." Bütün bu iddialar bize, Rus fikri kurnazlığının ne boyutlarda olduğunu gösteriyor. Bu eğer bir kurnazlık ise, buna muhatap olmak da bir aymazlıktır. Bu aymazlık, son zamanlarda gaflete, önümüzdeki yıllarda da ihanete dönüşmek istidadı gösteriyor. Milletçe yaşadığımız son beş yüz yıllık karanlık geçmiş, iddialarımızda ne denli haklı olduğumuzu gösteriyor. Bin yıllık Türk-Rus ilişkilerinin son beş yüz yılını unutmak o kadar kolay olmasa gerek. En iyimser nutuklar bile, hatıraları henüz pek taze olan o esaret yıllarını milli vicdandan silemiyor. Yine Rusya, başta Kazakistan olmak üzere bütün Orta Asya bozkırlarından vazgeçmeme ısrarına, başka bir ifadeyle bu sahalar üzerindeki ekonomik, siyasi ve jeopolitik çıkarlarına bilhassa Kazakistan'daki Rus nüfusunu istinat noktası olarak gösteriyor. Bu, Rusya'nın tabii ki, göz ardı edemeyeceği bir durumdur. Bilhassa Kazakistan'ın feda edilememesinin sebebini, buradaki işlenmemiş ham madde ve enerji kaynaklarına sahip olmak ve yine bu ülkenin nükleer faaliyetlerin merkezi olmasında aramak gerekiyor. Bu tür iddialar bize göre son derece mesnetsiz iddialardır. Bunun böyle olmadığı, daha doğrusu bu iki halkın birbirine bakışı, Kazak Rus ilişkileri incelendiğinde ortaya çıkacaktır. Fakat bütün bunlara rağmen aymazlığın Ruslarda değil, Kazak siyasi çevrelerinde olduğu iddiasındayız. Bir defa, Kazakistan'ın doğal jeopolitik ortağı Rusya değil, Türkiye, hatta bütün bir Türk Dünyası olması gerekir. Bu, bir yerde, Kazakistan'ın kaderinin Rusya'yla değil, bütün bir Türk Dünyasıyla yazılmış olduğunun da ispatıdır. Bu bakış açısı, Avrasyacıların "Birleşme ve yakınlaşma kaderimiz ülkelerimizin coğrafyasında yazılmıştır" sözünü mesnetsiz kıldığı gibi, Türk Dünyasının bütünleşmesinin, hem tarihi gerçeklere, hem de reel-politik düşünceye uygun olduğunun da ispatıdır. Bu hüküm tabii ki, Rusya'nın uydusu olmayı bir türlü kafalarından atamayanlar için değil, bağımsız ve anti-emperyalist bir bilinçle hareket eden aydınlar için geçerlidir. Dolayısıyla Rusya'nın da Kazakistan'ın da Avrasya devleti oldukları ve bundan dolayı kaderlerinin bir olması gibi iddialar, hem jeopolitik düşünceye, hem jeo-kültürel gerçeklere uymayan bir düşünce olarak kalıyor. Bütün bu gerçeklerden hareketle şunu rahatlıkla söyleyebiliriz, Türk Birliği ya da Türk-Turan Jeopolitiği kavramları artık bir ütopya olmaktan çıkmış, tarihiyle, coğrafyasıyla, ortak ekonomik alanı, dili ve kültür değerleri, ırki bütünlüğü ve nihayet potansiyel askeri-teknolojik gücüyle, sağlam temeller üzerinde şekillenen dikkate değer jeopolitik bir gerçeklik haline gelmiştir. Dolayısıyla, vatan ve yurt kavramlarının kutsallığının en yüksek düzeyde tecelli ettiği Türkler için, bu tür yakıştırmalar son derece onur kırıcıdır. Bir milletin başka milleti kendi topraklarına gönüllü daveti görülmemiştir. Bizim anlayışımıza göre Avrasyacılığı, Orta-Asya Türk toplulukları bu şekilde algılamalıdır. Bu türden haysiyet kırıcı hükümler değil Türkler için, hiçbir toplum için söylenemez. Kaldı ki, tarihi misyonu Türk varlığını ortadan kaldırmak olan Rusların bölgeye gönüllü daveti… Bu, evet, haysiyet kırıcı bir davranıştır. BEN MERKEZLİLİK Türk-Birliğine ve Avrasyacılığa eşit bir şekilde yaklaştığımızda, ikisinin de ben merkezli olduğunu görürüz. Bu, uluslararası ilişkilerin en temel kuralıdır. Dünyadaki bütün politik eylemler ben merkezli ve çıkarlara dayalı olduğundan, bunun doğal karşılanması gerekir. Ancak burada şunu iyi ayırt etmek gerekir; ilki merkezinde Rus menfaatlerinin savunulduğu bir Slav birliğini esas alırken, ikincisi bizi Türk birliğine, Türk dünyasının bütünlüğüne götürür. Moskova merkezli Avrasyacılık teorik olarak milli-medeni, nüfus ya da jeopolitik özdeşlikten de söz etse, bunun uygulamada Rus menfaatlerine hizmet edeceği açıktır. 19. asır Alman ekonomisti Friedrich Von List'in dediği gibi; "Ekonomik bakımdan zayıf bir ülke, ekonomisini kendinden daha gelişmiş bir sisteme açıyorsa, gelişmiş ekonomik sisteme yetişememekle birlikte daha da çok geride kalıyor. Çünkü ekonomik büyüme, milli ekonominin stratejik çıkarlarına değil de dış konjonktüre bağlı olarak asimetrik bir şekilde gelişiyor. Fakat kapalılık da bir çıkış yolu değildir. Tek çıkış yolu vardır: medeniyet, ekonomi ve tarih bakımından birbirine yakın olan toprakları ortak ekonomik alt yapı ve kendine yeter kaynak varlığı vs. olan tek bir bütün haline getirmektir. Başka bir ifadeyle dört dörtlük bir ekonominin gelişmesi için ancak çok büyük ve ekonomik bakımından entegre olmuş bir saha gereklidir." Friedrich Von List'in bu sözleri, bu yazının en can alıcı noktasını oluşturmasının yanında, geleceğin dünyasının sosyo-ekonomik ve siyasal yapılanmasının adının ulus-devletçikler değil, aksine imparatorluklar olacağı gerçeğini de vurgulamaktadır. Bu da "Büyük Güçlerin" gelecekte daha çok kendi ekonomik sahalarını oluşturmak için mücadele edeceklerini gösteriyor. Paul Kennedy'in "Büyük Güçlerin Yükseliş ve Çöküşleri" adlı eserinde Büyük Güçler olarak ABD, AB, Rusya, Çin ve Japonya'yı gösterip, geleceğin en önemli potansiyel gücü olmaya aday Türk Dünyasını göz ardı etmesi, bizce büyük bir yanılgıdır. Yalnız bu açıdan ele alınacak olsa bile, Rusya, entegre olmuş büyük sahasını gerçekleştirememiş olduğu halde Türk Coğrafyası, doğal bir bütün olarak entegre olmuş büyük sahaya verilecek iyi bir örnektir. Buradan hareketle, biz Türk aydınları, entegre olmuş büyük sahadan Rus jeopolitikçilerinin ileri sürdüğü eski Sovyet hayat sahasını mı anlamalıyız, yoksa 300 milyon Türk'ün üzerinde yaşadığı kendi ekonomik, sosyal, kültürel ve tarihsel anayurdumuzu mu? Başka bir ifadeyle, "medeniyet, ekonomi ve tarih bakımından birbirine yakın topraklar" sözünden kuzey doğudan güney batıya uzanan 22 milyon km2, üzerinde halen Türk varlığının yaşadığı, dünyanın işlenmemiş ham madde ve enerji kaynaklarının hemen tümünün bulunduğu geniş Türk coğrafyasını mı anlayacağız, yoksa orta Avrupa'dan başlayıp Pasifik'e kadar uzanan eski Rus ya da Sovyet sömürge topraklarını mı? Avrasyacılık ile Türk-Birliği tezi arasındaki temel ayırım asıl buradadır. Türk'ün sahip olduğu ekolojik-jeopolitik saha, her konuda zaten kendine yeterli bir coğrafyayı akla getirmektedir. Buradaki sıkıntı bizde değil, sözde eski topraklarını yeniden elde etmek isteyen Rusya'nın kendisindedir. Türk Dünyasının sıkıntısı ise, her konuda birleşmiş-bütünleşmiş bir Türk varlığından henüz söz edilemiyor olmasındadır. O halde asıl yapılması gereken şey, eski Sovyet topraklarındaki farklı etnik, kültürel ve tarihi yapıdaki toplumların yeniden birliğini sağlamak değil, gerçek anlamda ve her konuda mutabakata varmış Türk dünyasının birliğini sağlamaktır. Muhataplarına gayet iyi niyetli bir fikir olarak sunulan ve temelde Atlantik egemenliğini yıkmaya yönelik bu silahın, gelecekte jeopolitik bir çekim merkezi haline gelen Türk Dünyasına yönelmeyeceğini kim garanti edebilir? Burada, Atlantikçilerin tezleriyle Avrasyacılığı tenkit etmediğimizi, dolayısıyla Avrasyacı tezin karşıtlarıyla aynı safta olmadığımızı bildirmek istiyoruz. Ancak Atlantikçilerin Avrasyacılığın, Rus müstemlekeciliğinin yeni bir sürümü olduğu iddiasını sonuna kadar destekliyoruz. Tıpkı Batı sömürgeciliğinin siyasal, sosyal, ekonomik ve askeri organizasyonunun ABD ve AB olması gibi, Moskova merkezli Avrasyacılık da Rus emperyalizminin gizlenmiş biçimidir. Bu sebeplerden dolayı Avrasyacılığa hiçbir zaman sempatiyle yaklaşamıyoruz. A.Dugin'in 'Rus Jeopolitiği' adlı eserinde ileri sürdüğü jeopolitik iddialar, bu yaklaşımımızı doğrulamaktadır. Dugin bu eserinde, Global Avrasyacılığın, Büyük Rus İmparatorluğu'nun yeniden ihyası projesi olduğunu ve Rus devlet başkanlarının Rusya'nın yeni çarları olduklarını iddia edecek kadar işi ileri götürmüştür. Bu sebeple, Rusların beş yüz yıldır hükmettiği büyük sahalarda yaşayan farklı milletlerin ruhunda beliren tamir edilemez yıkımın nedenini, kaba ve vahşi Rus sömürgeciliğinde aramak hiç de yanlış olmayacaktır. Peki, bu kin ve düşmanlığın devam ettiği zeminde yeniden birleşmekten söz etmek ne kadar akılcı olacaktır? Biz, bu hızla kopuşun devam ettiği süreç içinde, Avrasyacılığın başarı şansının olmadığını, ortaya atılan yeniden birleşme projesinin ise bir hayalden ibaret olduğunu iddia ediyoruz. Bize göre dostane bir ilişkinin kurulabilmesi, geçmişteki ve günümüzdeki yanlışlıkların ve her türlü olumsuzlukların ortadan kaldırılması şartına bağlıdır. Bu mümkün gözükmediğine göre de, Türkiye'deki ve diğer Türk Cumhuriyetlerindeki Global Avrasyacılık yanlılarının düşüncelerini bir daha gözden geçirmeleri gerekiyor. BDT ülkelerinden bazılarının Moskova'ya bağlıkları, eskiye dönüş için bir iyimserlik belirtisi sayılıyorsa, bunun da doğru bir tez olmadığını söylemeliyiz. Bize göre bu bağlılığın temelinde, geçmişten bugüne devam eden ekonomik, ticari, sınaî, zirai hatta ideolojik bağımlılığın devam ettiği gerçeği yatmaktadır. Aksi geçerli olsaydı söz konusu toplumlarda ayrılıktan sonra bir Rus düşmanlığı ve nefreti gelişmezdi. Buradaki fikri kurnazlığı, bilhassa Türk-Birliğinden yana olanların iyi ayırt etmesi gerekir. Rusya'nın milletlerarası mücadelede ayakta kalabilmesinin tek şartının sağlam bir ortağa ihtiyacı olduğu ve bu en yararlı ve en uygun ortağın Avrasya'daki Türk varlığı olduğu iyi bilinmelidir. Meseleleri Rusya açısından değerlendirdiğimizde böyle bir tablonun ortaya çıktığını görürüz. ORTAK EKONOMİK ALAN Ortak Ekonomik Alan kavramına gelince, bu, eski BDT ülkelerinin bir şemsiye altında yeniden toplanması fikrinden başka bir şey değildir. Bu fikir yalnız ekonomik birlikten söz etmez. Ekonomik birliği, gümrük birliği, gümrük birliğini kültürel-ideolojik, askeri - stratejik ve nihayet siyasi - jeopolitik birlik takip edecektir. Bundan, diğer üyelerin egemenlik haklarından, Rusya Federasyonu lehine vazgeçmeleri -en iyimser tahminle egemenliklerinin bir kısmını devretmeleri- sonucu çıkartılabilir ki, bu, bir anlamda eski Sovyet sistemine dönüş demektir. Ama hayır, "bu, egemenliğin gaspı değil, aksine bir şemsiye altında ve bu şemsiyenin güvencesinde son derece karmaşık olan dünyada egemenliklerin perçinlenmesi demektir" iddiası ve bu iddiaya örnek olarak AB'yi göstermeleri, fikrin inanırlılığının olmadığını bir kez daha ortaya koyuyor. Çünkü bir defa, AB'ye üye olmanın belli şartları belli bedelleri vardır: bu bedellerden en mühimi ise, egemenliğin bir kısmının devredilmesi ilkesidir. İkincisi, bu fikri kuvvetlendirmek için verilen örnek eğer AB ise, hazır daha organize, daha zengin bir birlik dururken üyeler, niye kuruluş aşamasında ve geleceği belli olmayan bir birliğe dâhil olmak istesinler? Bu yolda önce siyasi, sonra ekonomik, nihayet askeri-jeopolitik (onlar buna ideolojik boyutu da ekliyorlar) dayatmaların gelmeyeceğini kim garanti edebilir? Bütün bu iddialar, Rusya'nın eski Sovyet büyük sahasından vazgeçmeme ısrarının Rus toplumunda - bilhassa bazı aydın çevrelerde- hala ne denli güçlü olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Öyle görülüyor ki, bazı Avrasya ülkeleri bu kurnazlığı fark etmez ve aymazlıklarına devam ederlerse bunda başarıya da ulaşacaklardır. Tabii bilhassa merkezi Asya'da çok önemli jeostratejik konuma sahip Kazakistan'ın bu tatlı uykudan uyanması, hızla yeni kararlar alıp, ülkedeki etkin Rus unsurunu siyasal hayattan uzaklaştırması gerekmektedir. Bu çok önemli kararı aldıktan sonra, bütün gücüyle Türklüğün en yüksek stratejisi olan Türk-Birliğine hizmet eder duruma gelmesi gerekmektedir. Kazakistan'la birlikte diğer Türk Cumhuriyetleri de (Kırgızistan, Özbekistan, Azerbaycan, Türkmenistan gibi.) önemli jeostratejik değere sahip olduklarının farkında olarak aynı ortak tepkiyi ve ortak iradeyi sergilemelidirler. Çünkü Rusya açısından bakıldığında bu harekete Avrasyacılık denilebilmesi için, yani jeopolitik olarak buna bir Asya boyutu kazandırılabilmek için, başta büyük Kazak bozkırları olmak üzere Asya'daki bütün Türk sahalarının kontrol edilebilir hale gelmesi ve bu sahaların ortak ekonomik sahaya dâhil edilmesi gerekmektedir. Zira Rusya, sahip olduğu kendi geleneksel coğrafyasıyla ve mütecanis (mono-etnik) nüfus yapısıyla bu harekette merkezi bir rol üslenemeyeceğini, dolayısıyla Büyük Ekonomik Alanı jeostratejik değeri olmayan kendi topraklarıyla karşılayamayacağının farkındadır. Ve yine Rusya, bu emeline ancak global hüviyeti olan Avrasyacılık Hareketiyle ulaşabileceğine inanmaktadır. Sonuç olarak, Rusya'nın gayretlerinin temelinde, kalpgahında Moskova'nın bulunduğu bu büyük sahaların yeniden birleşmesini sağlamak olduğunun artık kesin bir biçimde bilinmesi gerektiği inancındayız. Şunu da vurgulamak gerekir ki, Global Avrasyacılık Hareketi, Avrasya'nın Ortak Ekonomik Alan olarak kabul edilmesi fikrine, bölgenin korunması gerektiğini ileri sürerek, kendisine haklılık kazandırmaya çalışmaktadır. Bu kısmen doğru olsa da, ortak ekonomik alan kavramı bize göre her şey değildir, hele en kutsalımız hiç değildir. Türk Birliğinde esas olan, vatan kavramıdır. Ve bu, milli öğelere göre şekillenmemişse bir anlam ifade etmez. Zira, Türklere göre her şeyi şekillendiren bizatihi millettir. Millet, tarihi ve sosyolojik gerçekliğiyle bir bütün olarak korunması ve geliştirilmesi gereken bir varlıktır. Ve ayrıca millet, coğrafyaya göre değil, coğrafya millete (milli değerlere) göre şekillenmelidir. AVRASYACILIĞIN FAYDASI Peki, Avrasyacılığın günümüz koşullarında Türk-Birliği projesine sağladığı yararlar yok mudur? Bu konuda kuşkusuz, AB ve ABD eksenli gayretlerin bir adım önünde bulunmaktadır; bunu kabul etmek gerekir. En azından şimdilik Türk coğrafyasında ulus-devletler halinde varlığını sürdüren Türk halklarının ne varlığını inkâr etmekte, ne de bunların haritalarını değiştirmek gibi kabul edilemez bir tutum içine girmektedir. Buna karşın ABD ve Batı bloğu, bölgeye hem ekonomik, hem siyasi ve hatta askeri müdahalelerle bu yapıyı tamamen değiştirmek gibi art niyetli bir siyaset gütmektedir. Bu Avrasyacılığın bizim açımızdan diğerlerine göre -en azından şimdilik- faydalı, dolayısıyla üstün tarafını oluşturmaktadır. Fakat bu hiçbir zaman Avrasyacılığın küresel manada bir Rus siyaseti olduğu gerçeğini değiştirmez. Avrasyacılık, söylendiğinin aksine inorganik bir yapılanmanın adıdır. Bu hareket, ana hatları itibariyle, Slav ve Türk halklarının aynı otarşik sahada birleşmesini öngörmektedir. Tarihin şaşmaz terazisine müracaat ettiğimizde, bunun gerçek dışı bir yaklaşım olduğunu anlamakta zorluk çekmeyiz. Bu şaşmaz bir yöntemdir. Bunun için evvela Slav ve Türk kültürünün ortak paydalarının olup olmadığı, varsa bunun hangi şartlar altında oluştuğunun araştırılması gerekir. Her iki tarafın bilim çevreleri iyi bilmektedir ki, bunlar uzunca bir süre aynı ideolojik kalıpların, ortak ekonomik sistemin ve bizzat coğrafyanın dayatmasıyla oluşan kültür benzerliklerinden başka bir şey değildir. Bunun dışında (düşmanlıklar hariç) iki milletin hiçbir ortak yanı bulunmamaktadır. Kısaca, tarihi çok eskilere dayanan bu iki halk, arzu edilen birliği bir türlü sağlayamamıştır. Başka bir ifadeyle Türkler Türklüklerinden Slavlar Slavlıklarından hiçbir şey kaybetmemiş, aksine çok daha derin hatlarla birbirinden ayrılmışlardır. Aynı sahada birlikte yaşanan bu ortak kaderi, bir amalgamatöre benzetebiliriz. Ama bu amalgamatör amalgam üretmesi için tasarlanmışken, cıvayı ayrı gümüş tozlarını ayrı taraftan çıkartan kötü işleyen bir aygıta dönüşmüştür. O halde mutlak hedefi Türk-Birliği olan bir hareketin mensuplarının, Avrasyacılık gibi gayri milli bir söylemi, anti-emperyalizm ve tam bağımsızlık adına savunmalarının hiçbir tutar tarafı olmayacaktır. Bu yaklaşım, kendi bilimsel saygınlıklarına gölge düşüreceği gibi, mensubu bulundukları milletin mukadderatıyla ve yüksek stratejileriyle de çelişecektir. GLOBALİZM Bir başka husus, Avrasyacılığın globalist, Türk-Birliği fikriyatının ise milli karakter taşıdığıdır. Evet, Türk-Birliği milli hassasiyetleri ön plana çıkaran bir harekettir, dolayısıyla yerlidir ve Türk Milletinin öz çıkarlarına hizmeti esas alır. O halde Türk siyasi seçkinlerinin yapması gereken şey, Avrasyacılık gibi gayri milli bir söylemi dile getirmek yerine, Türk-Birliği fikriyatını kendi içinde tutarlı bir doktrin haline getirip, Türk Milletinin hizmetine sunmak ve bunu kitlelerce savunulabilir bir hareket haline getirmek olmalıdır. Globalizme itibar etmememiz, bizi diğer küresel çaptaki hareketlerden ayıran en önemli vasfımızdır. Milliyetçi doktrinlerin, enternasyonal olanlara rağmen kitlelerce çok daha tutkulu ve ateşli savunulması bizim için önemli bir avantajdır. Bu noktadan hareketle, Slav, Baltık, Cermen halkları, Balkanların, Kafkasların ve Sibirya'nın gayri Türk unsurları bir yana, Avrasyacılık, Türk ruhunda hiçbir zaman Türk-Birliği kadar heyecan uyandırıcı olamaz. Ve hiçbir ortak bilinç Türk halklarıyla Rus halkını, Türk halkıyla Ermeni halkını aynı siyasi-jeopolitik blokta bir araya getiremez. Unutmamak gerekir ki, bizim için temel değer, millettir. Ve millet bizim için vazgeçilmezdir. Fakat milleti bölünmüş, parçalanmış halklar yığını olarak değil, dilde, fikirde ve işte birliğini sağlamış, kendi bölünmez coğrafyasında hür ve müstakil yaşayan tarihi ve kültürel bir varlık olarak gördüğümüzü belirtmek istiyoruz. Avrasyacılıktaki mantık, insanlık tarihini salt jeopolitik prensiplere göre yorumlar. Bu yaklaşım kısmen doğru olsa da, bütüne asla uyarlanamaz ve bütünü açıklayamaz. Bizim diğerlerinden farkımız insanlık tarihini milletler mücadelesi tarihi olarak ele almamızda yatar. Bu yöntem, tarihin en eski ve şaşmaz yöntemidir. Bu şu demektir: tarihin değişmeyen tek gerçeğinin millet olduğu, diğer bütün sosyal birimlerin iflas etmesine rağmen milletin varlığını devam ettirdiği ve insanlık tarihinin milletler mücadelesinden ibaret olduğu gerçeğidir. Bu gerçeğin farkında olarak biz, insanlık tarihinin temel meselelerini salt jeopolitik prensiplere göre değil, milletler arası mücadeleler esasına göre değerlendiririz. Bu konuda çeşitli metodolojiler geliştirilmiştir. Ör: Sosyalizm tarihin temel çelişkisini sınıf mücadelesi (emek- sermaye) esasına göre açıklarken, kapitalizm, sermaye sınıfının mutlak hâkimiyetine, dinsel sistemler, dinler arası çatışmalar prensibine, Avrasyacılık ise, jeopolitik yönteme göre açıklar. Bu yönteme göre temel çelişki, Kara (muhafazakarlık) ile deniz (ticari) arasındaki çelişkidir. Salt jeopolitik prensipler üzerine inşa edilen Global Avrasyacılık ile Türk-Birliği arasındaki asıl çelişki işte buradadır. Tarihi bu şekilde yorumlamamız bizi diğer global ideolojilerden ayırır. Bize göre milli konsept, sosyal hatta dini konseptleri de içinde barındırır. Sosyal ve dini konseptler uluslararası ilişkilerde hiçbir zaman milli konseptin önünde ya da üzerinde yer almamıştır ve alamaz. Nihayet milleti biz, her türlü bileşenleri ve parçalarıyla sosyal, siyasal ve tarihi bir matris olarak kabul etmekteyiz. Bu yaklaşımımız, kendilerine büyük sahalar yaratma peşinde koşan küresel güçlerin yanında bir dezavantaj gibi gözükse de, aslında en önemli avantajımızdır. Uzun vadeli öngörülerde, dünyadaki gelişmeler bizi şüphesiz haklı çıkaracak ve millet gerçeği, her türlü temel ideolojik ölçüte (birime) galebe çalacaktır. Bu kaçınılmaz gidişata göre milli politikalar geliştiren toplumların, geleceğin dünyasında galiplerin tarafında yerlerini alacaklarından kuşku duymamaktayız. Günümüzde "milletler mücadelesi" yerine, jeopolitiği bir yöntem olarak kabul edenler, gerçekte Türk Birliğini amaç edinseler bile, seçilen yol onları Büyük ve Birleşik Türkistan yani TURAN'a değil, sınırları ve hâkim unsuru belli olmayan geniş Avrasya coğrafyasına götürür. Burada küçük, bölgesel bir ulus-devlet olarak egemenlik ve bağımsızlığın her yönüyle korunup korunamayacağının da iyi sorgulanması gerekir. Yani egemenlik denilen vazgeçilmez unsur bu durumda tam olmayacaktır; yeni sistemde bu pek de mümkün gözükmüyor. Peki, globalizmin de dezavantajları düşünülürse kendimize nasıl bir yol belirlemeliyiz? Yani yönümüzü nereye çevirmeliyiz? Bizim buna vereceğimiz cevap elbette ki, dünyadaki 300 milyon Türkün birliğini, 22 milyon km2 büyük sahanın tekliği ve bütünlüğünü esas alan Türk-Birliğinden yana olacaktır. Yani 'Milli İmparatorluk' Büyük ve Birleşik Türkistan… Başka bir ifadeyle TURAN… İMPARATORLUK Sonuç olarak İmparatorluğa evet demek bir yerde kaçınılmaz hale geliyor. Bu yeni oluşuma ne ad verirseniz verin gerek Avrupa'da, gerek Amerika'da ve gerekse Avrasya'da, hatta Pasifik'teki ortak stratejik yönelişler bizi yeniden İmparatorluklar çağına doğru götürmektedir. Şimdi değilse bile 21. yy'ın ikinci yarısından itibaren uluslararası sistemin temel belirleyeni imparatorluklar olacaktır. Ancak büyük çoğunluğu karma, doğal olmayan, inorganik, dolayısıyla kozmopolit yapılanmalar olan bu imparatorlukların yanında geriye organik bir tek imparatorluk kalıyor ki, bu, nüfus ve coğrafi yeterliliğiyle, kültürel ve tarihsel özdeşliliğiyle Büyük Turan İmparatorluğudur. Peki, bu gün genel tanım itibariyle Avrasyacılık bir jeopolitik kuram ya da en azından bölgede siyasal, sosyal, ekonomik ve askeri bir doktrin olabilme özelliğine sahip midir? Eğer buna verilecek cevap evet ise, bu doktrininin temel dayanaklarını, tüm Avrasya ülkelerinin özdeşliğini esas alan bir değerler bütünü mü, yoksa daha çok Slav-Ortodoks değerler sistemi mi oluşturacak? Yani bu birleşmede- asla bir bütünleşme değil- söylendiği gibi orman-bozkır kardeşliği sağlanabilecek mi? Yani bunda ölçü nedir? Daha evvelki günahların kefaleti ödenerek mi bu birlik kurulacak, yoksa her şey daha evvelki düşmanlıklar zemininde mi inşa edilecek? Haklı olarak bu soruları daha da çoğaltabiliriz. İşte yer kürenin bu en kritik bölgesinde varlığını sürdüren Türkler, -her şeye rağmen ve binlerce yıl hiç değişmeden- gerek batıdan gerekse doğudan gelen ve haklı şaibeleri içinde barındıran bu dayatmaları bir tarafa bırakıp, yeni arayışlara yönelmişlerdir. Bununla birlikte başta Türkiye olmak üzere, dünyadaki Türk varlığının siyasal, sosyal, ekonomik hatta tarihi-jeopolitik kadranı özellikle soğuk savaş döneminin kapanması ve dünyanın tek kutuplu bir yapıya yönelmesiyle birlikte hızla atmaya başlamış, çok daha geniş sahalarda gel-gitler yaparak ve kadranın sabit ucu geleneksel Türk coğrafyasında çakılı kalarak hareketli ucu bütün bir Asya, Avrupa, Afrika ve Amerika üzerinde salınmak suretiyle Atlantik'ten Pasifik'e uzanmış, modern, akılcı ve milli menfaatlerimizle birebir örtüşen Büyük Türk Birliği fikrini yeniden gün ışığına çıkarmıştır. Buna evrensel manada Türk-Turan Jeopolitiği diyoruz ki, bu Türk'ün gelecek yüzyıllara ait emsalsiz iz düşümü ve insanlık âlemine bir armağanı olup, 21. yüzyılın huzur ve sükûn yüzyılı olmasının da tek garantisidir Zira hiçbir millet tarihte ve günümüzde bu kadar geniş ve çeşitli kültür havzalarından beslenmemiş, milli ve medeni yaşantısını onun karar zenginleştirip toleranslı kılamamıştır. O halde Milletlerarası politik arenaya bir “Türklük değerler dizisi” kazandırmak, bunu milletlerarası politik kararların alınmasında tayin edici birincil etken, hiç değilse ana eksenlerden biri haline getirmek başta Türk Milliyetçilerinin olmak üzere, Türk aydınlarının en temel görevi olmalıdır. Bu, bir yerde, Türk siyasal seçkinlerinin düşünce perspektifini, kısmi sınırları olan (minimal) bir vatan kavramından geniş ölçekli (maksimal) bir vatan kavramına dönüşümünü sağlayacaktır ki, bu yaklaşım ona tarihi yorumlamak ve geleceği algılamak bakımından yepyeni ufuklar, düşünce derinliği ve düşünce genişliği kazandıracaktır. Şunu da ilave etmek gerekir ki, dünyaya, kısaca insanlığa sunulacak bir Türk jeopolitiği tek kutuplu Anglo-Amerikan egemenliğinin tasfiyesi, (en azından tek belirleyici olma vasfını dengelemek ya da etkisizleştirmek bakımından) yeni bir çekim merkezi oluşturmasının yanında, başka jeopolitik eksenlerle birlikte önemli eksenlerden birisi belki de en gerekli olanı olmak bakımından önemlidir. ÇOK KUTUPLULUK VE TURAN Bu bağlamda şunu sormak zaruret haline geliyor: gezegenimizde oluşacak jeopolitik tablo, yeniden çift kutuplu mu olmalı, yoksa birbirini dengeleyen çok kutuplu jeopolitik bir tablo haline mi getirilmeli? İnsanlık için hayırlı olan hangisi? Burada keyfiliği ve acımasızlığı kanıtlanmış, milletlerarası hukuksuzluğu, kısaca kaosu davet etmesi ve adeta bir istilayı hatırlatması bakımından tek kutuplu bir dünyayı söz konusu etmek dahi istemiyoruz. Daha doğrusu bunu seçeneklerden biri saymak aklımızdan bile geçmiyor. Özellikle ABD'nin neo-emperyalist politikaları ve kendi dışındaki tüm unsurları hiçe sayan yaklaşımı, bunu insanlığın vazgeçilmez seçeneği ve doğal tepkisi haline getiriyor. Ve dünya yeni bir şekil aldığında, ana hatları itibariyle öyle görünüyor ki, ABD, İngiltere ve Kanada gibi Anglo-Sakson küçük dünyası bir yana, insanlığın geriye kalan ezici çoğunluğu bir yana olmak üzere iki kutuplu bir jeopolitik yapılanmaya doğru gidişi kaçınılmaz hale getiriyor. Bunun hızlı bir şekilde mi yol alacağı, yoksa tedricen mi olacağı tartışılabilir. Tartışılmayan tek nokta, fevkalade değişiklikler olmadıkça bu gidişatın kaçınılmazlığıdır. Biz bu jeopolitik tabloda yeni ve güçlü bir eksen oluşturmak ve yeniden şekillenen dünyada yerimizi almak zorundayız. Coğrafya burada başlı başına bir değer ifade etmese de, jeopolitik boyutuyla uluslararası ilişkilerin en vazgeçilmez küresel güç faktörlerinden birini oluşturmaktadır. Ancak bu patriotik bir anlam ifade eder. Örn. Türklerde coğrafya kavramı tarih, kültür ve bütün manevi değerlerden yalıtılmış anlamıyla, yani içi boşaltılmış haliyle pek büyük bir değer ifade etmese de, manevi değerlerle bezenmiş haliyle bir vatan kavramını çağrıştırır. Ancak bu, Ruslar da dâhil olmak üzere bütün batı toplumlarında daha çok iktisadi yanı ağır basan bir toprak parçasını (territori) akla getirir. Dolayısıyla Avrasya, bizim için bir "Otarşik Ekolojik” saha manası taşısa da, hiçbir zaman bir "Vatan" kavramını çağrıştırmaz. Vatan kavramının bizdeki karşılığı daima "Türkistan", daha geniş manada "Turan" olmuştur. Ve bu, yaklaşık 22 milyon km2 kadar, dünyanın en geniş ve en mümbit sahalarını kapsar. Türkler ve yakın akraba milletler için bu, doğal yaşam alanı olduğu kadar, her taşı her toprağıyla hak edilmiş bir vatan anlamını ihtiva etmektedir. Gerçek kimliklerini, ilahi ve tarihi misyonlarını ancak imparatorluk aşamasında gerçekleştirebilen büyük milletler, ırki jenerasyonlarının da gereği hep büyümek ve bir dünya devleti olmak eğilimindedirler. Ve bu doğal sürecin gereği, kendilerini, her bakımdan yeterli bir hayat sahasına sahip olmak ve bu sahayı korumakla yükümlü sayarlar. Bu onların var olmaları ve varlıklarını devam ettirmelerinin ilk şartıdır. Bütün bunlardan dolayıdır ki, hep genişleme ve yayılma politikaları takip etmek zorunda kalmışlardır. Bu kaçınılmaz süreci yaşarken şüphesiz, büyük yükselişler ve çöküşler de yaşamışlardır. Tarihte ve günümüzde kendini bu kutsal kaderi yaşamaya ve bu tarihi misyonu yerine getirmeye mahkûm sayan bir çok imparatorluk olmuşsa da, başlıcası şunlardır: Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu, Cengiz İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu, Habsburglar, Çarlık ve Sovyetler İmparatorlukları, Büyük Britanya İmparatorluğu ve günümüzde ABD. Bu durum çerçevesinde 19. yy Alman ekonomi stratejisti Fredrich List'in "Otarşik Büyük Saha" teorisi daha farklı bir anlam kazanmıştır. "Otarşik Büyük Saha" kavramı, büyük güçler açısından ele alındığında her büyük gücün minimum ve maksimum çapta otarşik sahaya sahip olması gerçeğiyle karşılaşırız. Örn. Günümüz koşullarında AB için minimum otarşik saha, Avrupa ana kıtası iken, maksimum otarşik saha olarak, Balkanlar'ın, eski Sovyet Doğu Avrupası'nın, Kafkasların hatta Orta Doğunun da içinde bulunduğu geniş sahaları akla getirmektedir. Amerika için ise, Kuzey ve Güney Amerika'yı minimum otarşik saha olarak düşünürsek, Avrasya da dâhil olmak üzere, bütün dünyayı otarşik büyük saha olarak algılamamız gerektiğine inanmamız gerekir. İşte bu mantıktan hareketle Rus jeopolitikçileri de kendilerine Avrasya'yı maksimum otarşik saha olarak kabul etmişlerdir. Buna Pasifik'teki güçleri ve Çin'i de dâhil ettiğimizde, Avrasya denen ana kıtanın, bütün büyük güçlerin maksimum otarşik ilgi alanlı içinde olduğunu görürüz. Bütün bunları biz, inorganik yapılanmaların inorganik yayılmaları olarak ele almaktayız ki bu, dünyadaki Türk varlığının yok edilmesi ve Türk mülkünün sonsuza dek sömürülmesi, hatta gasp edilmesi anlamına gelmektedir. Zira milletlerarası mücadelede hiçbir uluslararası organizasyon, büyük güçlerin genişleme ve yayılma politikalarına sınır getirilememiştir. Oysa gerçekler bunun böyle olmadığını gösteriyor; Avrasya denen dünya adası başka bir ifadeyle büyük Türk Coğrafyası -ki, burası dünyanın kontrol ve iktidar merkezidir- ne Rusların, ne Çinlilerin ne Avrupa'nın ne de ABD'nin otarşik büyük sahasıdır. Avrasya yakın sahası da dahil merkezi Türk coğrafyası, halen üzerinde yaşayan halk olarak Türklerin doğal ekolojik sahasıdır. Bu, tarihte olduğu gibi günümüzde de böyledir. Fakat şu da bir gerçektir ki, modern çağ siyasetleri gereği, hiçbir güç, bir başkası lehine bu büyük ve kritik sahalardan vazgeçmeyecektir. Hepsinin kendine göre haklı bir gerekçesi olsa bile, bu sıcak bölgedeki kıyasıya mücadele sonsuza dek sürecektir. Bütün bu gerçekler göz önünde bulundurulduğunda, Türk Dünyasının durumunun diğerlerine nazaran daha zor ve daha kritik olduğunu görürüz. Ve dünyanın bütün büyük güçlerinin gözünün burada olduğunu varsayarak, tepki koymak adına Ruslarla Çinlilerle bir araya gelmemiz gene de söz konusu olamaz. Biz ancak organik bağlarla bağlı olduğumuz milletin farklı unsurlarıyla bir araya gelebiliriz. Kısaca, Anti-Atlantikçi yaklaşım hiç bir zaman uzun süreli bir beraberliği doğuramaz. O halde şu soruları kendimize sormamız gerekiyor: biz Türkler Nursultan Nazarbayev'in gelecekle ilgili Avrasya Birliği projesinden Ruslarla aynı şeyi mi anlamalıyız? Yani Rus Avrasyacıları ile Türk Milliyetçileri yıllar, yüzyıllar sonra aynı ortak paydada mı birleşiyorlar? Bu eğer ciddi bir program ve Avrasya'da gerçekleştirilmesi düşünülen yeni bir milletlerarası yapılanma ise, tarihsel boyutu çok derinlere inen ve çıkarları her dönemde ve her düzlemde çatışan bu iki ulus hangi ortak paydalarda birleşecek? Ya da şu şekilde sorulabilir: Türkler ile Ruslar arasında ortak paydalar mı çok, çelişkiler mi, yani menfaat çatışmaları mı? Konuyu bir başka açıdan irdelediğimizde başka sorularla da karşılaşırız. Mesela, söz konusu bu Ortak Ekonomik Sahadan 300 milyonluk Türk Dünyası ile 145 milyonluk Rus nüfusu aynı oranda mı faydalanacak? Bir başka soru: gerek Çarlık, gerekse Sovyetler dönemini kapsayan beş yüz yıllık sömürü döneminde Türk topraklarından zorla edinilen ve tamamı Moskova'ya akıtılan mal ve hizmetlerin, dahası dökülen onca kanın hesabını kim, nasıl verecek? Geçmişin hesabını veremeyenlerle gelecek oluşturulabilir mi? Bütün bunlar, Türk ve Rus halklarının ortak bir milletlerarası organizasyonda bir arada olmayacağını gösteriyor. Gerçekte Türk toprakları olan bu büyük sahalar kimsenin vaat edilmiş toprakları değildir. Ruslar büyük güç olmaktan çıkıp, bölgesel bir devlet konumuna düşmek istemeyeceklerinden, içgüdülerinin gereği daima genişleme ve yayılma temayülü içinde olacaklardır. Bu gerçeği göz önünde bulundurarak, Türkçü-Turancı gelenekten gelip, bugün Global Avrasyacılığın sözcülüğüne soyunanlar, fikirlerini bir kez daha gözden geçirmelidirler. Bize göre büyük güç olabilmek için, 145 milyonluk köhne Rus gücüyle değil, 300 milyonluk Türk Dünyasıyla birleşmek gerekiyor. Burada hemen şunu belirtmemiz gerekiyor: farklı entelektüel çevrelerin Türklüğü algılayış biçimi, her şeyin temel belirleyeni konumunda olacaktır. Biz her şeyden önce bu olgunun dışında değil, içindeyiz. Yani onun bir parçası, bir üyesiyiz. Bu, meselelere Türklük açısından bakmak demektir ki, bize göre Türklük, tarihsel derinliği ve coğrafi genişliğiyle başlı başına bir olgu olup, asla halk yardakçılığıyla yaklaşılmaması gereken bir durumdur. Bundan kısaca şu anlaşılmalıdır: Türklük, salt bir devletsel olgu olmaktan öte, tarihin ana yörüngelerinden biri olup, muhteşem bir medeniyetin adıdır. Kısaca ona, farklı bir duruş, farklı bir yaşayış, hayatı farklı anlama ve anlamlandırma sanatıdır da diyebiliriz. Bunu bu şekilde ortaya koymak demek, bu büyük olguya daha fazla değer vermek ve daha fazla anlam yüklemek demektir. Evet, belki Avrasyacı zihniyet de bunu böyle ortaya koyuyor. Ama yüzeysel ve derinliği olmayan bir yaklaşımla… Avrasyacı yaklaşım büyük bir iddiayla Rus tarih ve kültürünün dayandığı ana eksenlerden birinin Türk - Moğol kültürü ve askeri ve siyasi teşkilatlanma biçimi olduğunu iddia eder. Hatta Trubetskoy gibi öncüler, Rus tarih ve kültürünün temelinin Slavlar değil, Türkler ve Moğollar olduğunu iddia edecek kadar işi ileriye götürmüştür. Bu belki bir yerde doğrudur, ama eksik bir iddiadır. Onlar Türklüğü köklerinden biri olarak kabul etseler bile, gerçekte ölü köklerinden biri olduğunu düşünürler, Oysa Türklük her yönüyle tarihte ve günümüzde bütün kurum ve kurallarıyla, yani diliyle, kültürüyle, tarihiyle, geleneksel büyük sahasıyla, sahip olduğu iktisadi kaynaklarıyla, sosyal ve siyasal teşkilatlanması, askeri yeterliliğiyle, çağdaş çehresiyle, sosyo-pisikolojik boyutu, ırksal özellikleriyle, kısaca muhteşem medeniyetiyle insanlığın önünde yaşıyor ve yaşamaya devam edecektir. Onlar bunları ölü olgular olarak kabul ederler. Başka bir ifadeyle Avrasya bütünlüğü içinde bizi ana unsurun tamamlayıcıları olarak görürler. Rus bilim adamlarının, Urallar'ı geçip, bütün bir Sibirya topraklarını sömürgeleştiren "beyaz göçmenleri" Avrasyacılık hareketinin öncüleri ve misyonerleri olarak görmeleri ayrıca üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur. Yani geleneksel Türk coğrafyasına yayılan Rus sömürgecilerini harekâtın öncüleri ve Avrasyacılığı, Rus Mesih hareketinin yeni adı olarak vasıflandırmaları bu konudaki niyetlerini net olarak ortaya koymaktadır. Bugün bir jeopolitik seçenek olarak Uluslararası Avrasyacılığı savunanlar, 19.yy'da Friedrich Von List'in ileri sürdüğü "Büyük Sahaların Otarşisi" kanunundan hareketle, Ortak Ekonomik Alan (OEA) kavramını yeniden gündeme getirmişlerdir. Fakat her ortak alan ya da otarşik alan aynı zamanda hâkim bir etnosa dayanacağından, Global Avrasyacılığın öncüleri bundan Rus unsurunu, daha geniş manada Slav ırkını anlamakta, başka etnosları ise bu hareketin sadece tamamlayıcıları olarak görmektedirler. Her konuda öngörülen özdeşlik ilkesi burada maalesef pratik bir mana ifade etmiyor. Sonuç olarak Global Avrasyacılığın Rus emperyalizminin yeni bir sürümü olduğunu görmekteyiz ki, reel-politik açıdan bunun bizim için hiçbir anlamı yoktur. Dolayısıyla, onların "Otarşik Büyük Saha" diye adlandırdıkları büyük Avrasya bozkırları, gerçekte Rusların değil Türklerin doğal-ekolojik hayat sahasıdır; bunun böyle bilinmesi lazımdır. Üstelik bunu kimseyle paylaşmaya da niyetimiz yoktur. Bu keskin tavır ve bu milli bilinç her ne şart altında olursa olsun başta Türk aydınlarının olmak üzere bütün bir milletinin ortak bilinçaltına kazınmadıkça, bu bölgeye yönelik her türlü emperyalist saldırıların bizi her geçen gün daha da sıkıştıracağı ve hatta yok edeceği kaçınılmaz hale gelecektir. O halde evvela bu kitlesel tepkiyi ve siyasal iradeyi ortaya koyup, toprağımıza sahip çıkmalı ve onu başkalarının uğruna savaştıkları topraklar olmaktan çıkarmalıyız. Dünya Türklüğünün birlik ve dirliği sağlandıktan sonra da, kuzey ormanları -eski Moskof Prensliği sınırlarına çekilmek kaydıyla- Ruslara, Sarı Irmak boyları Çinlilere bırakılabilir. Bu hakça paylaşım tarihi gerçeklere uygun olduğu gibi, günümüz jeopolitiğine de uygundur. Çünkü eğer, günümüzdeki tek kutuplu dünyayı dengelemek bir zaruret ise, bunu Çinliler ve Ruslar değil, tarihte olduğu gibi yine Türkler yapacaktır. Zira insanlık tarihinin yazılı kaynakları gösteriyor ki, uluslararası sistemi şimdiye dek üç büyük güç belirlemiştir; bunlar 16. yüzyıla kadar Türkler, 16 yüzyıldan 20. yüzyıla kadar eksenli güçler ve İngilizler, 20. yüzyılın ilk çeyreğinden 21. yüzyıla kadar da ABD'dir. Bahsi geçen diğer milletler ise, söz konusu büyük güçlerin yanında ya da karşısında tali unsurlar olmaktan öteye gidememişlerdir. SONUÇ Sonuç olarak, Avrasya ve Avrasyacılık gibi kavramlar, patriotik bir nitelik taşıdığı için Rus mantığına göre bir değer ifade etse de, vatan, millet, dil, ırk, tarih bilinci, dini ve milli motifler, milliyet duygusu ve aidiyet gibi kavramları içinde barındırmadığı ve uğrunda ölmeyi gerektiren kutsal bir nitelik taşımadığı için Türkler açısından bir coğrafi terim olmaktan öteye gidemez. Türkler için elbette ki, Türk varlığının tarihin en eski çağlarından bu yana üzerinde yaşadığı, acı ve tatlı bütün hatıralarının üzerinde vücut bulduğu ve yine üzerinde Türk Birliğinin gerçekleştiği büyük Turan, kısaca büyük ve birleşik Türkistan bir mana ifade eder. Sabit coğrafi değerler gerçekte milli öğelerle bezenmedikçe, zenginleştirilmedikçe ve kutsal bir nitelik kazandırılmadıkça bir toprak parçasından öteye gidemez. Gerek uluslararası kapitalizmin temsilcileri ABD ve AB, gerekse Avrasyacılık, globalizmi bir ideoloji olarak dayattığı, dolayısıyla millet ve milliyet kavramlarını yok saydıkları için temelde özdeştirler. Bu durum, sosyal gerçeklikle taban tabana zıt olduğu gibi, Türk'ün hayat anlayışı bakımından da kabul edilemez bir durumdur. Zira ulus-devlet kavramı Batı düşünce sistematiğinde (buna Slav-Ortodoks-Rus sistematiği de dâhil) burjuva ihtilaliyle ortaya çıkmış bir sosyal olgu iken, Türk düşünce sistematiğinde çok daha eskilere dayanır. Bu mantık, genel olarak Hıristiyan-Batı anlayışına göre açıklanabilir bir durum iken, Türk tarihinde milletleşme, kendi doğal seyri içinde batıdan çok daha önce başlamış ve tamamlanmıştır. Ve millet mefhumu, Türk varlığının hem sebebi hem de sonucu olması itibariyle vazgeçilmezdir. Günümüz sistematiğine göre incelense bile, tek uluslu bir sosyal yapılanma olarak Hunları ve Göktürkleri bölgesel-karasal ulus-devletlere, Cengiz ve Osmanlı İmparatorluklarını ise, deniz ve karasal özellikleriyle ulus-üstü, küresel çapta imparatorluklara örnek gösterebiliriz. Ancak bölgesel ve küresel çapta da olsa söz konusu imparatorluklarda ortak hâkim unsur daima Türklük olmuştur. Sayıları bir elin parmaklarını geçmeyen ve ancak köklü milletlere mahsus küresel çapta projelerin kıyasıya çarpıştığı dünyamızda, gerek batılı bilim adamlarının Anglosakson Amerikancı, Avrupa Birlikçi düşüncelerine, gerekse Rus jeopolitikçilerin ileri sürdüğü ve cesaretle savundukları Global Avrasyacılığa karşı Türk siyasi entelektüel eliti de Türk-Birliği fikrini her platformda, en azından onlar kadar cesaretle savunmalı, bu fikri daha da zenginleştirip bütün haklı tezleriyle ortaya koymalı, Türk-Turan Jeopolitiğinin geleceğin dünyasında gerçek manada bir denge unsuru ve çekim merkezlerinden biri olacağını başta kendi kamuoyları olmak üzere bütün bilim ve siyaset çevrelerine kayıtsız şartsız kabul ettirmelidirler. Bizim için bu buhranlı yılların siyasal, sosyal ve ekonomik tablosunda aydınlık, milli, çıkarlarımızla yüzde yüz örtüşen tek çıkış yolunun bu olduğu görülüyor. Yani ya küçük (minimalist) düşünüp, edilgen (kontrol edilen, yönlendirilen ve tabii ki sömürülen) ulus devletçikler olarak kalmayı kabul etmek ya da büyük (maksimalist) düşünüp ulus-üstü (Milli-İmparatorluk) şeklinde, dünyada birkaç küresel kutuptan biri olmak… Tuzaklarla dolu karmakarışık yolların ortasında bocaladığımız bu yüzyılda önümüze aniden çıkan bu kutlu ve kaçınılmaz tercih, ünlü düşünürün "olmak ya da olmamak" özdeyişi kadar, kesin ve nettir. * * *
|
||