1

BASINDAN SEÇMELER

Haberin Eklenme Tarihi 29 Mart 2008



DIŞTA İKİ TEHLİKE 

    İçteki gerilme ve kamplaşma tehlikesiyle aklı basından giden ve paniğe kapılan Türkiye, iki dış tehlikeyi tam anlamıyla sezmiş ve anlamış sayılmaz. Oysa öyle iki tehlike ki bunlar, gerekli uyanıklık gösterilmezse her ikisi de dış politikada edinilmiş kazanımlara onarılmaz zararlar verebilecektir.

    Birincisi, Afganistan'a "ek asker" göndermenin tehlikesidir.
  
    ABD'li Baskan Yardimcisi Cheney'nin böyle bir istemde bulunmak için geldigi artık sır olmaktan çıktı. Taliban'la nasıl baş edecegini kestiremeyen Washington, NATO'daki müttefiklerinin şimdiye kadar gönderilenlere ek olarak yeni "muharip" kuvvet göndermelerini istiyor. Ankara açısından bunun anlamı, başka ülkeler için taşıdığı anlamdan farklı olacaktır. Kâbil'de zaten asker bulundurmakta olan Türkiye, ilk kez "ölmek ve öldürmek" durumuyla karşı karşıya ve "Afgan Tılsımı" bozulacak. Bugüne kadar ülkenin baskentinde garnizon görevi gören Türk askerinin Afganlılar gözünde şöyle bir özelliği vardı: "Hiç Afganlı öldürmemiş ve Afgan kurşunuyla hiç zayiat vermemis olan" ve "Kâbil caddelerinde namlusu yere dönük olarak rahatça devriye gezebilen, halkla temas kurabilen" tek asker. Bunun sırrını baskalarına anlatmak, ancak Milli Mücadele günlerinde olusan yakınlığı, Kemalist direnişin oralardaki yankısını, Emanullah Han'la Gazi arasındaki sıcak ilişkiyi, kendi savaşının en zor günlerinde bile Afgan ordusunun eğitimi için en iyi komutanlarını gönderebilen ve sonrasında kaynaklarının kıtlığına aldırış etmeksizin yardım elini uzatan bir Türkiye'nin oradaki saygınlığını anlatmak demektir. Başka türlü, Taliban mensuplarının bile bozmaktan çekindikleri bu ilginç iliskinin sırrı çözülemez. Türk askerini Amerikalilarin anlamsiz savasina "muharip" olarak ortak etmenin, böylesine degerli bir geçmise ihanetten başka bir anlamı olabilir mi?
   
    İkinci büyük tehlike, Lefkoşa'da ki Talat'ın ve benzerlerinin Türkiye'den kopmak ve Rumlarla el ele verip AB'ye girmek için gösterdikleri telaşın tehlikesidir. İç ve dışta çok çevrenin Kıbrıs'ta barışa ve çözüme doğru olumlu bir adım olarak görmeye ve göstermeye çalıştığı bu yeni durum, eğer Ankara'nın ve özellikle askerin gözetiminden çıkarsa "hem haklı hem güçlü" olmanın ağırlıgını taşıyan bir ulusal davanın kaybına yol açacaktır. Böyle bir davayı kaybedecek bir Türkiye Cumhuriyeti, yalnız kendi halkının özgüvenini sarsmış olmakla kalmaz, 1974'teki Kıbrıs harekatına "Ezik Şark'ın Küstah Batı'ya İlk Tokadı" olarak bakmış olan Yakındogu ve Asya halkları gözünde ülkenin kazanmış olduğu saygınlığını da yıkar. Ankara'yı yönetenleri, konuya bir de bu gözle bakmaya ve şimdiki gevşekliği ve aldirmazliğı bir an önce bırakmaya zorlamak gerekiyor.

Mumtaz SOYSAL