ARAL, ALTAY -1

vanın berisindeki Köpet Dağı eteklerine ak keçeden bir han çadı

1853 Kırım savaşı yenilgisi, Rusya'nın Balkanlardaki genişleme çabalarını sona erdirdi. (Bu, gerçekte, Rusya'nın emellerini bir süre ertelemesi manasına geliyordu. Nitekim, çeyrek yüzyıl sonra Osmanlıyla tutuştuğu savaşta bunu fazlasıyla tahakkuk ettirecekti) Çar bu yenilgiden sonra bütün dikkatini doğuya çevirdi. Bir taraftan Urallar'ı aşıp Sibirya'nın mümbit topraklarına doğru ilerlerken, diğer taraftan Kafkaslar ve Hazar üstünden Türkistan'ı işgal ediyordu. Amaç, dağınık Türk uruklarını boyunduruk altına almak ve Orta Asya'ya doğru yayılan İngilizleri durdurmaktı.

Karakum sahrasına doğru uzanan ovanın berisindeki Köpet Dağı eteklerine ak keçeden bir han çadırı kurulmuş, önüne ise, ucuna renkli ipek şeritler geçirilmiş mızraklar dikilmişti. Bunlar, Hazar denizinin kuzeyinden Hive'ye, Merv'den Horasan'a, Ceyhun'un orta mecrasından Hazar'ın güneyine ve İran sınırına kadar olan topraklarda yaşayan ve kurultaya iştirak eden muhtelif Türkmen tiglerinin alametleriydi. Rüzgar yamaçta uğultuyla esiyor, mızraklar yan yatıyor, ipek şeritler nazla dalgalanıyordu. Aşağıda, sarı dikenlerin uçuştuğu çorak ovayı ise binlerce kara çadır doldurmuştu. Tozun, toprağın ve rüzgarın çölden kapıp getirdiği kumun da savrulduğu ova sessizdi. Çadırları doldurmuş on binlerce insan soluğunu tutmuş, kurultaydan çıkacak kararı bekliyordu. Kuvvetli yel çadırları sarsıyor, bir uğultu ve gürültüyle, önüne çıkan her şeyi Hazar'a sürüklüyordu.

Ceyhun ırmağının alt mecrasını yurt tutmuş Türkmen tiğlerinin birleşik kumandanı Tıkma Serdar Han, son kurultayın yapıldığı değirmi çadırın tör mevkiinden kalktı, ak sakalların, işanların, beylerin ve serdarların arasından geçip silahlığa doğru yürüdü. İçerde çıt çıkmıyordu. Han, en üstteki perçemi at kuyruğundan yapılmış altın gönderli tuğu alacaktı ki, dışarıda bir gürültü duydu. Çadırın önünde nöbet tutan gençler, sefil kılıklı, zayıf, kavruk yüzlü birini iteleyerek çadırdan içeriye soktular. Adam sendeleyerek gitti, kilimin üstüne yuvarlandı. Elinde ucu sivriltilmiş bir sırık, kuşağının arasında eğri bir hançerle adam, şaşkın bakışlarıyla etrafını süzerken, Tıkma Serdar Han ona yaklaşıp sordu:

- Kimsin sen?

- Ben bir koyun çobanıyım, dedi yabancı.

- Anladık. Ne istiyorsun, hangi boydansın, maksadın nedir?

Adam, kendine çeki düzen verdikten sonra,

- Ben, koyun güden bir çobanım sadece, diye tekrarladı. "Olsun ama, bir koyun çobanı da olsam, Türkmen ilinde herkes için hürriyet vardır değil mi? Böyle zamanlarda herkes eşit sayılır. Siz serdarların, ak sakalların ve işanların ne kadar söz hakkı varsa benim de o kadar hakkım var. Bir âlim, eğer bilgi eşikteyse o eşik baş köşe olur, demiş, doğru da söylemiş. O halde siz de beni dinlemelisiniz. Ne de olsa savaşta ben de kanımı akıtacağım."

Çobanın küstahça konuşmalarına tahammül edemeyen bir ak sakal,

- Ey, de bakalım çoban diyeceğini, dedi, sinirlenerek. "Buraya bize akıl öğretmeye mi geldin?"

Çoban,

- Aman, ne haddime babalar?" deyip, bakışlarını Tıkma Serdar'a dikti. Koynundan katlanmış bir kağıt çıkardı. Kağıdı titrek parmaklarıyla ihtimamla kilimin üstüne yaydı. Bu, askeri birliklerin sayısını, saldırıda kullanılacak top, roket ve roket fırlatıcı rampaların miktarını, çıkartmanın yapılacağı yerleri, ana güzergahları, stratejik bölgeleri, geçitleri ve meskun bölgeleri gösteren, Rus genel karargahına sunulmak üzere hazırlanmış mükemmel bir haritaydı.

Kumandan haritaya şöyle bir göz attıktan sonra,

- Anlaşılan iyi iş başarmışsınız, dedi.

Fakat, gençten bir işan,

- Nedir bu Allah aşkına? diye çıkışınca, içerde bir uğultu koptu.

Çoban,

-Valla, benim aklım ermez böyle şeylere, dedi. "Bilge biri değilim ben. Bilginin hamallığını yapıyorum yalnızca. Vazifem burada biter. Buna kafa yoracak olan sizlersiniz. Kabalığımı mazur görün, benim yerimde siz olsaydınız ne yapardınız? Allah'ın günü yabanda sürü peşinde koşan bir çoban, topraklarında bir gurup yabancıya rastlarsa, üstelik bunlar tel gözlüklü okumuş yazmış insanlarsa, haklarında ne düşünür? Ne dolaplar çevirdiklerini merak etmez mi? Eder elbet. Ellerindeki tuhaf alet edevatlarıyla, gün boyu kağıtlara bir şeyler çiziktirirken görüyorduk onları. Sonra düşünüp taşındık, bu adamları uzaktan takip edelim, dedik. İyi de yapmışız hani, tahminimizde yanılmamışız. Bizi fark edince paniğe kapılıp kaçmak istediler. Onları çölün ortasında yakaladık. Silahlarına, binitle-rine ve yükletlerine el koyduk. Eğerlerin altındaki gizli bölmelere sakladıkları, mühim olduklarını tahmin ettiğimiz bu kağıtları çıkardık. Kızılsu ve Akhal Teke savaşlarına katılmış Göklenli bir gurup eski savaşçıyız biz. Adamları bütün gece sorguya çektik. Hüviyetleri, aha burada, Rus genel kurmayının görevlendirdiği haritacılar, yani çarın casusları... Ee, babalar ne diyorsunuz bu işe?"

Tıkma Serdar Han, bunun üzerine,

- Peki adamları ne yaptınız? diye sordu.

-Hah, ne yapacağız? Kendi silahlarıyla cezalandırdık onları. Kafalarına birer kurşun sıktık, oldu bitti. Sırtımızda taşıyacak değildik ya, cesetlerini de kuma gömdük.

- Peki arkadaşların nerede?

- Karındaşlarım mı?... Onlar, aha şu dağın ardından develeri ve atları sürüp bu yana gelmekteler. Sonra yalvaran bir ses tonuyla, "Bizi de aranıza alın babalar!" dedi,. "Sözün kısası, buraya savaşmaya geldik biz. Bedel olarak da aha bu kağıtları getirdik size. İnşallah işinize yarar. Dört bir yana ulaklar gönderileceğini duyunca, vakit kaybetmeyip yola çıktık. Millet savaşırken bizim yan gelip yatmamız olur mu? Olmaz elbet. Bu şenlikte biz de yerimizi almalıyız. Küstahlığımı mazur görün, ama ne yapalım bu böyle. Neyse babalar, diyeceğimi dedim ben, gerisi size kalmış. Eh, bana müsaade artık, gitsem iyi olacak. Bizimkiler neredeyse gelmek üzeredir. Onları karşılamam lazım... Hadi bana eyvallah!"

Çoban, içerdekileri selamlayarak geri geri gitti, keçe kapıdan dışarı çıkıp kalabalığın arasında kayboldu. Başta Tıkma Serdar olmak üzere, kurultaya iştirak edenlerden hiç biri, bir daha göremedi onu.

Tıkma Serdar Han ve kurultay sakinleri, her şeyi yeniden gözden geçirmek üzere haritanın başına toplandılar.

Aradan bir saat geçmemişti ki, han yerinden kalktı. Silahlığa doğru yürüdü, orada asılı duran savaş tuğunu alıp dışarıya çıktı. Diğerleri onu takip etti. Tekeler'in hanı o gün, herkesin görebildiği bu sırtta, elindeki tuğu havaya kaldırınca ovadan büyük bir uğultu koptu. Han, bunun üzerine elindeki tuğu var gücüyle toprağa sapladı. Bu, bütün Türklerin birlik ve beraberlik içinde olduğunu ve savaşacaklarını simgeleyen bir hareketti. Bunu, karşı tepelere yerleştirilen topların gümbürtüleri takip etti. Silahlar art arda patladı. Binlerce yaydan çıkan kesme oklar gök yüzüne fırlatıldı. Kızgın güneşin sarı ışığını bir gölge örttü. Gürültü karşı kayalıklarda yankılandı ve her şey kısa zamanda başladığı gibi bitti. Tuğ ise, ipek şeritli mızrakların önünde savaş bitinceye kadar kalmak üzere dikildi.

O gün, Rusları Köpet Dağı'nın eteklerinde karşılayacak olan Türkmenlerin büyük serdarı, halkına şöyle seslendi:

- Aşağı Ceyhun boylarının Türkmenleri, Tekeleri, Göklenleri, Caparbayları, Yomut, Atabayları, kısaca bütün Akhalteke halkı! Bugün, burada, Hazar'ın doğusunu yurt tutmuş olan bizler, tarihimizin binlerce yıllık izlerini barındıran ve atalarımızın emaneti olan bu toprakları ezeli ve ebedi düşmanımız Urusa karşı savunmak üzere toplanmış bulunuyoruz.

Görüyorum ki, bütün tiğler, boylar ve Türkün bütün urukları burada bugün. Aral boyunun sakinleri Kara Kalpakları, Kazak bozkırının savaşçıları, Manas'ın gözü pek atlıları da burada. Biz Tekeler, Türk olan, Türk'ten yana olan ve Türk için çalışana asla kılıç kaldırmayız. Düşmana ve düşmanla birlikte hareket edene ise, acımayız. Bizlerin çapul işleriyle meşgul vahşiler olduğumuz yalanını uyduran, Urustan başkası değildir. Bu onların her zamanki taktikleri ve kızıl yalanlarıdır. Biz dostu düşmandan ayırmasını biliriz. Bu yalanlar ve aramıza ektikleri nifak tohumlarıyla, bizi birbirimize düşüreceklerini sanıyorlar? Birbirimize sımsıkı sarılalım. Dün Kızılsu'da, Dengil Tepe'de 600 savaşçıyla nasıl perişan ettiysek, bu gün de Gök Tepe'de boğalım onları. Urus, hangi cesaretle Türk'ün topraklarını işgale kalkışır? Bunun hesabını soralım ve Türk'ün yurduna girmenin bu kadar kolay olmadığını gösterelim onlara. Tarih boyunca bütün milletler bize nasıl saygı duyduysa, Rus da saygı duyacaktır. İçimizde zerre kadar korku duymuyoruz. Biz Tekeler ve buraya toplanmış diğer boylar, bu cesareti ve bu kararlılığı göstermeye hazırız. Onlara iyi bir ders vermenin zamanı geldi. Başta Sibirya olmak üzere bütün Türkistan, onların kanlı çizmeleri altında eziliyor şimdi. Altaylar, Kazak ve Kırgız bozkırları, Aral havzası, İtil-Ural boyları, Kırım, Kazan ve Urallar, Buhara, Taşkent, Hive boyları ve Hazar çanağı, hepsi elimizden çıkmış durumda. Şimdi de, elimizdeki son toprak parçası olan Türkmen yurduna göz diktiler. Yollarının üstünde şimdi biz varız. Bu kale ve bu topraklar son fert yere düşünceye ve son damla kan toprağa akıncaya kadar savunulacaktır. Cesetlerimizi çiğnemeden diğer tarafa geçemeyecekler. Çünkü, Türk'ün büyük Türk coğrafyasında kalan son kalesidir bu.

Şimdi ise, üç yıllık bir gecikmeyle, fakat daha da güçlenmiş olarak geliyorlar üstümüze. Türk'ün kim olduğunu bir defa daha gösterelim onlara. Bütün Türkler, başta Tekeler olmak üzere, Türkün beş bin yıllık yurdunu savunmak üzere toplandık buraya. Kılıçlarımızı kuşandık, oklarımızı, yaylarımızı, sadaklarımızı yüklendik. Savaş tuğumuzu diktik. O tuğ zaferimiz, güneş bayrağımız, gök otağımız olsun. Canımız, kanımız Türklüğe feda olsun!"

Coşku dolu bu konuşma çığlıklar, bağırtılar ve naralarla kesildi. Kadınlar, çocuklar ve genç kızlar, kendilerine hakim olamayıp ağlamaya başladılar. Hatta, Han'ın gerisindeki ak sakallardan bile ağlayanlar vardı.

Sonra, savaş çağrısını Türk illerinin dört bir tarafına götürecek olan ulaklar için hazırlıklara girişildi. Han çadırının önüne yedekleriyle beraber kuyrukları bağlanmış tam kırk sekiz Teke atı çekildi. Biniciler atlarının sırtında yerlerini alırken yeniden bir uğultu koptu kalabalıktan. Tepeden tırnağa silahlar kuşanmış bu yirmi dört Türkmen yiğidinin her birine yazılı mesajlar verildi. Ulaklar mesajları kuşaklarının arasına soktular. Sonra birden dizginler Karakum'a doğru kırıldı. Atlar tökezleyip, geri geri gitti. Sağlam sağrılar birbirine çarptı. Yedek atlar arada sıkışıp kaldı. Gemlenmiş ağızlarından köpükler uçuştu havaya, ortalığı toz kapladı. Zincirler şıngırdadı, eğerler gıcırdadı, üzengiler birbirine çarptı, geriye iri kesekler fırladı ve yüzlerce toynaktan çıkan bir gümbürtüyle atlar yayından boşalan bir ok gibi fırlayıp, sonsuzluğun içinde gözden yittiler.

Atlılar haberi, Hive'ye, Buhara'ya, Merv'deki Merv Tekelerine, Yomut, Göklen, Çavdır, Er-sarı ve Sarık Türkmenlerine, ve Akhal Tekelerine, kısaca Seyhun ve Ceyhun boylarındaki bütün Türkmenlere, buralardaki yerleşiklere ve konar göçerlere, Aral'a ve Türkün uzak diyarları Altaylar'a kadar bütün Türkistan'a götüreceklerdi. Yakın yerlere ise, dağlardaki ateş kulelerinde yakılan ateşlerle bildirilecekti.

****

1879. Altay Eli'nde bir yaz akşamı. Beluga dağı eteklerindeki Koş-Agaç oymağının taşlı yolunda bir araba ilerlemekte. Arabanın ön kısmında yaşlı bir arabacıyla, orta yaşlı düzgün giyimli, az kilolu bir yolcu oturmakta. Uzak yerden geldiği her halinden belli olan yolcu, batmakta olan akşam güneşinin altındaki dorukları karlı dağları hayranlıkla seyrediyor. Çift öküzün koşulu olduğu arabanın tekerlekleri yolun sert kabuğunun üstünde hoplayıp zıplıyor, yolun iki yanındaki hendekleri doldurmuş sarı dikenler, akşam yelinin altında savruluyordu. Serçeler tohuma kaçmış dikenleri didikliyor, yorgun öküzler ise yirik toynaklarıyla sert toprağı döverek yola devam ediyorlardı.

- Atlara n'oldu demiştin? diye sordu arabacı.

- Öldü babalık, ikisi de çatlayıp öldü, dedi yolcu.

- Eh, Aral da uzak memleket hani, diye içini çekti köylü. "Peki yollar nasıl? Kim bilir ne çok zorlukla karşılaşmışsındır? Her taraf tutulmuş diyorlar, doğru mu? Her yerde Ruslar var demek artık ha? Aman Yarabbi, ne günlere kaldık? Bir zamanlar bütün Türkistan tek bir memleketmiş ha, bunu bilir misin? Tabi ya nerden bileceksin ki? Üstelik bütün bu yerlerin sahibi Türklermiş. Şimdi ise, bölünüp parçalandık. Türk, yeni efendisini karşılamaya hazırlanıyor... Dağıstanlı mıyım demiştin? Siz Kafkas kavimlerini bilmem ama, biz Türkler boyunduruk altında yaşayamayız. Uzun bir zaman sürmez bu iş, görürsün. Geldikleri gibi çekip giderler. Eskiden Orhun'dan hareket eden bir yolcu, ta Ceyhun'a, oradan da Hazar'ın öte yakasına engelsiz geçermiş. Ordan da ötesi Düvel-i Muazzama zaten." Durdu, "Hey gidi günler!" deyip, bir iç çekti. "Artık her şey eskide kaldı desene."

- Ne yaparsın babalık, öyle işte. Türk'ün bin yıllık zafer yıldızının sönüp, Rus yıldızının parladığı çağdayız şimdi. Dürtüver hele şu öküzleri de, beni karargahın orda indir.

Altaylar'da parlak gün ışığı solup, dağlar yeni bir geceye hazırlanırken çıplak sırtlarda atların toynak patırtıları, çobanların bağırtıları duyuluyordu. Avıllara sarı bir toz bulutunun ortasında koyun ve sığır sürüleri yaklaşıyordu. Uzayıp giden Altaylar'ın karlı dorukları aydınlık hala. Tabiat ne kadar net ve ne karar berraktı burada? Mesafeler ise, bir o kadar yakın. Yolcu şaşkınlıkla ve hayranlıkla seyrediyor bu görüntüleri. Sanki elini uzatsa dağlardan bir avuç kar alacakmış gibi... Ova gittikçe kararıyor. Zirvelere pembe turuncu gölgeler yürüyor. Saz damlı evlerin sıralandığı dağınık mahalleler sessiz. Uzaktan köpek havlamaları duyuluyor. Öküzler ise arabayı çekip götürüyorlar.

Aral kasabasından günler öncesi yola çıkan yolcu, muhtelif yerlerdeki Rus karargahlarına erzak temin eden Dağıstanlı Müslüman bir tüccardı. Öküzlerin yirik toynakları şosenin ufalanmış toprağına daha da gömülüyor, kalkan toz, ot ve diken yığınlarının üstüne yağıyor. Güneşin solan ışıkları altında, hafif esen bir yel, sarı başakları hep bir yana buruyor, tatlı bir hışırtı bütün ovayı dolduruyordu. Tahıl tüccarı adam verimli tarlalara imrenerek bakıp, 'kim bilir tahıl ne kadar ucuzdur burada' diye geçiriyordu içinden. Olgun sarı başaklar bir deniz gibi uzayıp gidiyordu gözlerinin önünde. Karanlık ovaya sırtını vermiş dağlarda gün hala solmuş değildi. Pembe ışıklar ve akşam gölgeleri yavaş yavaş zirvelerde soluyordu. Dik yamaçlarda kırılan rüzgar, uğultuyla ve çalımla eserek ovaya yayılıyor, orada, derenin şırıltısına ve kuş cıvıltılarına karışıp, bir ezgiyi, bir şarkıyı dillendiriyordu.

Koş-Ağaçlı arabacı,

-Buraya biz, dünyanın bittiği yer deriz, biliyor musun? diye devam etti konuşmasına. "Hayatın başladığı yer de diyebilirsin... Bu akşam kime konuk olacaksınız?"

-Ben mi? dedi tüccar. Daldığı düşüncelerden sıyrıldı. "Beni Rus karargahına yakın bir yerde bırak yeter. Komutan Nurberdiyev'i görmeye gidiyorum. Bu gece ona konak olacağım... Tanıyor musun onu?"

-Tanımaz olur muyum, onu kim tanımaz? dedi arabacı. "O meşhur bir komutan. Bilimli, aydın, fakat kendi milletine ihanet eden biri. Biz onu böyle tanırız. Sen akrabası mısın? Hoş akrabası olsan da bir şey değişmez ya. O bizim gözümüzde satılmış biridir. Çar’ın hizmetkarı. Göğsünde taşıdığı o madalyaların kime ne faydası var? Barnaul'da, Biysk'te, Slavgoror'da Rus işgalini haklı göstermeye çalışan, satılmış biri. Neyse, ordaki karargahında halktan kopuk yaşayıp gidiyor işte.

Keçe çadırlar, saz damlı evler ve kerpiç yapılar geride kalırken, karargaha ait tek sıra barakalar görünmeye başlıyor. Yol, akevlerin içinden geçip karargaha doğru uzanıyor.

-Şu karşında gördüklerin Tuvaların, Şorların obalarıdır, diyor arabacı. "Onunda gerisinde Savan dağları uzanır. Orada Sakalar, Hakaslar, Altaylar, Dolgan ve Tufalar yaşar."

Karanlık vadiyi geçip, garnizonun geniş kapısında duruyorlar. Düz ovanın ortasında tek tük titrek ışıklar göze çarpıyor.

-İşte geldik, diyerek dizginleri çekiyor arabacı. Öküzler duruyor. "İşgal karargahı işte karşınızda."

Yolcu arabacıya hak ettiği parayı uzatıp, yola devam ediyor. Karargah az ötede. Bir çeyrek saat sonra da kumandanın karşısında. Tüccar ona bir zarf uzatıyor.

Kumandan zarfı açıp, mektubu okumaya başlıyor.

"Adım Aral. Hatırladın mı beni bilmem? Biricik ağabeyin Aral'ım ben, diye başlıyor ilk satırlar. Sonra devam ediyor: "Aradan yıllar geçmiş, yaşım kemale ermiş olsa da, kalbimin, ruhumun ve bütün varlığımın sahibi olan sana yıllar sonra bu satırları yazıyor olmak, bilsen nasıl mutlu ediyor beni. Şu anda kendimi dünyanın en bahtiyar insanı kabul edebilirim."

"Cancağızım, sırdaşım, biricik kardeşim! Senden uzakta olsam da, kalbimin hala yalnız senin için çarptığını bilmeni istiyorum. Duydum ki, Türk'ün ata yurdu Altaylar'da bir Rus birliğinin başındaymışsın. Yani senin olmayan bir ordunun başında, Çar'a hizmet edermişsin. Bunun bir Türk için ne büyük utanç kaynağı olduğunun farkında mısın? Söz konusu olan bu kişi benim kardeşim ha, buna inanamıyorum. Bu ne alçaltıcı bir durum? Orada olduğunu, sana bu mektubu getiren tüccardan öğrendim. Bir insanın kendi halkına ihanet etmesinden daha kötü ne var bu dünyada? Bunu içime sindiremiyorum. Kardeşimin ihanet içinde olduğunu görmek, kahrediyor beni. Bu ne büyük bir hayal kırıklığı, ne kötü bir talih? Oysa ben, uykusuz geçen gecelerimde hep seni düşündüm. Seninle tekrar bir arada olmanın hayalini kurdum. Her anımı seni düşünmekle geçirdim. O dağlara, o toprağa ve o insanlara dikkatle bak kardeşim, sana mutlaka bir şeyler söyleyeceklerdir. Dağlar, şanlı geçmişini hatırlatacak sana. Rüzgarlar halkının üç yüz yıllık çilesini dile getirecek ve belki de seni yıllar öncesine döndürecekler."

"Ayrıldığımız günü hatırlıyor musun, bilmem? Hani uzak memleketlerdeki arayışımız bittikten ve tahsilimizi tamamladıktan sonra tekrar buluşacağımıza dair söz vermiştik birbirimize. Millete hizmet yolunda seninle yarışa girecektik. En büyük hayalimiz ise, ahun olmaktı. Geri kalmışlığı, cahilliği, modern ilme direnenleri yenecek, bütün dünya Türklüğünü aydınlık yarınlara taşıyacaktık. Halkımızı aydınlatacak, insanlara yeni bir ruh aşılayacak, yeni bir silkinişe imza atacaktık. Ne oldu bize?"

"Söyle, içinde hiç mi bir şeyler kalmadı o günlerden? Köyünü, öz vatanını özlemedin mi? Çocukluğumuzun geçtiği yerleri hatırla bir. Baharın gelişiyle şenlenen ovaları, omuzumuza astığımız torbalarımızla, uzak köylere mektebe gittiğimiz günleri hatırla. O topraklar işte şimdi bizi çağırıyor kardeşim."

"Altay, benim biricik kardeşim. Daha uyanmanın zamanı gelmedi mi? Öz yurdumuz için vuruşmanın tam zamanı şimdi. Orada kimler kaldı acep? Anamızın ve babamızın mezarı o kıraç sırtta duruyor mu hala? Rüzgarlar uğulduyor mudur o tepede? O topraklar bizi çağırıyor kardeşim, bizi kendine çekiyor. İçinde gezindiğimiz bağları, iri kavunlar yetiştirdiğimiz tarlaları, evimizi, evin ardındaki kuyuyu, elma bahçesini ve yolumuzun üstündeki o tilki deliklerini hatırla. Sonra karşı sırtta suyu bol bir pınar vardı hani. Su, dipten uğuldayarak çıkardı. Üstü ayna gibi parlar yemyeşil olurdu. Islak toprakta acı çakır dikenleri, ayrık otları ve sarı beyaz çiçekleriyle çiğdemler biterdi. Karnımız acıktığında ise, seninle kömeç toplardık. Büyük bir ateş yakar, közün içinde kömeçlerimizi pişirirdik. Akşam olunca da atlarımıza biner, tarlaların içinden, dere yataklarından sürerdik hayvanları. Avazımız çıktığınca bağırır, kendimizden geçerdik. Sonra türküler söylerdik ovalarda, sesimiz karşı tepelerde yankılanırdı... Ah o günler hiç çıkmıyor aklımdan."

"İşte o topraklara şimdi düşman girmiş, bunu biliyor musun? Toprak bizi vazifeye çağırıyor kardeşim. Gelin artık, diyor."

"Yağmurla birlikte çayırlar nasıl yeşerirdi, ha söyle bana. Ot dize varır, balaklarımız ıslanırdı. Babamızın öküz derisinden diktiği çarıklarımız çamur içinde kalırdı. Yabanda, ıssız ovanın ortasında, koyunlarımızı otlatırdık. Birbirimizden hiç ayrılmazdık. Kardeşten de öte bir sevgimiz vardı. Hani bir gün ayağıma katır basmıştı da, sen oturup ağlamıştın. Arıların seni daladığı gün de ben ağlamıştım. O günleri hatırlıyor musun?"

"İkimizin de ayrı atları vardı. Onları arkın kenarında yayar, sonra sarnıca suya götürürdük. Senin atın doru, rahvan, benimki ise kurt kulası idi. Ata binmekten nasıl yara olurdu oturaklarımız.? Sonra da acır, kaşınırdı. Ya evin az aşağısındaki badem ağacı?... Gün boyu oyunlar oynardık gölgesinde hani. Altında iri yılanların gezindiği ağaç. Korkumuzdan nasıl bir solukta tırmanırdık ağaca? Yorulunca dalların üstünde uyurduk. O günleri özlüyor musun bilmem? Oysa benim aklımdan hiç çıkmıyor."

"İsmini düşün bir, babamın sana verdiği ismi. Bunun bir anlamı yok mu sence? İsim bahttır, isim insanın yazgıdır derler, bu doğru. İsimlerimiz bizim için işaretti belki de, bir parolaydı. Hayat kapımızı açan anahtar, yolumuzu aydınlatan ışık. Ama biz bunu anlayamadık. Ne dersin, tıpkı yüce dağ Altay ile ulu göl Aral gibi değil miyiz? Birbirinizi seveceksiniz ama hiç kavuşmayacaksınız, der gibi. Kaderimiz tıpkı onlarınkine benziyor. Ben, sevgisini her an sunmaya hazır Aral, sen, eğilmeyen ve bükülmeyen Altay..."

"Nasıl bir şeydir şu kardeş sevgisi, bilebilir misin? Sırrı çözülebilmiş midir? Hep vermek zorunda olduğumuz, ama hiç alamadığımız bir sevgidir bu. Hatta karşılığı olmayan tek sevgi... Tarafları kimdir peki bunun? Can ile canan mıdır, evlat ile ebeveyn midir, ya da Tanrı ile kul mudur ki, terazinin iki kefesi de eşit olmasın. O, iki tarafın dengede olduğu tek sevgidir. Aşktan da üstün bir şeydir o. Bir içe işleyiş, bir et, bir kandır. Onu izah etmek ise, imkansızdır.

"Sevginin böylesine coşkun yaşandığı bir iklimde, bazen düşmanlıklar da şiddetli olabiliyor. Nefretin kime kardeşim? Khıyvaya tepelerinde düşmanı gözetlediğimiz o gün anlamıştım bunu. Orada konuştuklarımızı hatırlayabiliyor musun? Nedir seni inkara götüren şey? Milletine karşı bu kinin sebebi nedir? Bunu vicdanında sorguladın mı? Biz büyüklerin kaderi hep böyledir. Terk edilmiş olsak da, sevgimizden asla vazgeçmeyiz. Siz küçüklerin kaderi ise, uzaklaşmak ve sürekli kaçmaktır."

"Sana rüyamda gördüklerimden bahsetmek istiyorum biraz da. Rüyamda yanan dağlar, kuruyan göller, yönünü değiştiren ulu bir ırmak gördüm. Yanan dağ sendin, kuruyan göl ben, yatağını değiştiren ırmak ise, birbirimize veremediğimiz sevgimizdi."

"Evet, yanılmıyorsam o göl Aral idi. Yani benimle aynı adı taşıyan Aral. Rüyamda Aral'a dökülen ırmakların kuruduğunu, bir yabancı elin ırmakların yönünü değiştirdiğini ve onları çöle sürdüğünü gördüm. Aral gibi acı çekiyordum ben de. Sanki aynı bedende bütünleşmiş gibiydik. O bir insan, bense bir göl olmuştum. Tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi; gölü besleyen ırmaklar nasıl kuruyup yok oluyorsa, ruhumu besleyen sevgi ırmaklarının da kesildiğini gördüm orada. O ırmak, senden bana akan sevgiydi kardeşim, benim geniş havzamı suluyordu. Sular nasıl coşkun akar ve göle kavuşursa, senin sevgin de bana akardı bir zamanlar. Şimdi ise göl susuz, bense sevgisiz kaldım."

"Oysa senden esen rüzgarlara ne kadar muhtacım şimdi. O rüzgarlar ki, sularımı kabartır, köpüklendirir, dalgalandırırdı. Sevgimizin bitmeyen ifadesiydi bunlar. Tıpkı çocukluğumuzda oynadığımız oyunlar gibi. Sen durgun suyumu hareketlendirir, ben sana şarkılar söylerdim. Rüzgarların diliyle konuşurduk. Sen kuru suluğunu benimkiyle ıslatır, ben sularımı seninkiyle serinletirdim."

"İşte böyle bir rüyaydı bizim rüyamız."

"Sonra beni besleyen ırmaklar kurudu. Sularım ta dibe çekildi. Bünyemde öldürücü urlar oluştu. Kum ve tuz şeritleriyle kaplandı havzam. Bir yabancı el içilebilir suyumu zehirledi. Üstümde gezinen gemiler karaya oturdu. Balıklar öldü. İskeletleri kaldı yalnız kumsallarımda. Canlılarım yok oldu. Kuşlarım uçtu, Rüzgarlarım kesildi, insanlar beni terk etti.. Neler oluyordu bize, niçin acı çekiyorduk? Kuzeyden esen sert rüzgarlarla kumlarım dört bir yana savruldu. Suyum hep zehir saçar oldu.. Ağaçlar, bütün nebatat ve geniş havzam hep tozla kaplandı. Bizi dirilmemecesine öldürdüler kardeşim."

"Sonra göz yaşları içinde ve gecenin karanlığında her cisme, her varlığa şöyle seslendim:"

"Ey güneş yeniden doğ, kötülerin gözünü kör et! Ey rüzgar yeniden es, kuvvetli soluğunla şu uğursuz havayı dağıt! Ay, yeniden göster yüzünü, yurdumun gecelerini aydınlat! Yıldızlar, dökülün üstüme, sizi kucaklamak istiyor sularım. Ufkumu, bahtımı yeniden aydınlatın! Eskiden olduğu gibi, yeniden bereketlendirip, yeniden coşturun sularımı."

"Ben kurumak üzere olan bir gölüm. Adım Aral. Aslında bir sevgi gölüyüm ben. Beni sonsuza dek öldürdüler. Uzak diyarlardaki kardeşim Baykal, küçük kardeş Balkaş, Issık, Zaysan acıyın bana. Suyunuzu esirgemeyin benden!"

"Yatağımdan ter içinde uyandım."

"Daha bir şey yazmak istemiyorum sana. Şimdi kollarımı açmış, seni bekliyorum. Seni Akhal Teke vadisinde bekliyorum. Rus yayılmacılığına dur demek için, toplara ve mayın fırlatıcılara ve mitralyöz kurşunlarına karşı göğsümüzü siper etmek için çağırıyorum seni. Seni Göktepe kalesinde bekleyeceğim. Ölüme var mısın? Bu uğurda akıtacak kanın var mı hala? Varsa eğer, kılıcını kuşan ve bana koş kardeşim."


"Not: Altay bölgesindeki kuvvetler de dahil olmak üzere, bütün birliklerin Kafkasya'daki ana karargahta toplanacağını duyduk, bu doğru mu? Eğer öyleyse ve sen de orada olacaksan, Çekişler'de bizimleyken Göktepe'de onlarla olacaksın demektir."


"Her şeye rağmen seni sevmeye ve seni affetmeye hazır olan kardeşin, Aral."

****

Kasabanın az uzağındaki bir tepede kurulu hastanenin üst kat odalarından birinde oturmuş, dışarıyı seyrediyordu. Açık pencereden nemli bir rüzgar giriyor, terli vücuduna iğne iğne sokuluyordu. Yağmur damlaları günün son ışıkları altında parlıyor, rüzgar ağaçları sallıyor, çam iğnelerinin ucundan sular damlıyordu. Yer, bodur ağaçlar ve çimenler ıslaktı. Bitkin ve yorgun hissediyordu kendini. Açtı üstelik. Sabahtan beri bir lokma dahi koymamıştı ağzına. Ameliyat henüz bitmişti. Hastanın dudak kenarlarını birleştiren son dikişleri de atmış, kızın burun tabanından boynuna kadar olan kısmını sargı beziyle sarmış, işi artık biraz da oluruna bırakmak gerektiğinin bilincinde, odasına çekilmişti. Yaranın son halini görmek için aradan iki haftanın geçmesi gerekiyordu. Bunun için de beklemekten başka yapılacak bir şey yoktu. Konjenital dudak ve damak yarığı olan hastalar, aslında kimsenin el atmaya cesaret etmediği vakalar olmasına rağmen, bu, doktor Aral Nurberdi'nin ikinci ameliyatıydı. Fakat nedense ilk kez bu kadar heyecanlanıyordu. Ellerine baktı, hâlâ titreyen ellerine. Parmakları titremeye devam ediyordu. Neydi bunun sebebi? Bunu kendisi de bilmiyordu. Meslek hayatı boyunca bir çok ümitsiz vakaya neşter vurup, bir çok kişiyi hayata döndürmesine rağmen, bir başka heyecan yaşıyordu bu gün. Ya iz kalırsa, diye soruyordu durmadan kendine. Üst dudağı ayıran skatris dokusu geride bir şey bırakacak mıydı acaba? Flap operasyonu başarılı olacak, ağız, burun ve sinüs boşlukları birbirinden ayrılacak mıydı?

Belika'ya günlerce dil dökmüş, yüzünde estetiğini bozacak en ufak bir iz bırakmayacağına ikna etmişti onu. Telaşı, korkusu ve heyecanı bundandı. Allah korusun, yara kenarları fazlaca gerilir, doku biçimsiz bir şekil alırsa, ne yapardı? Belika'nın yüzüne nasıl bakardı? Bir anda Belika geldi aklına. Ne güzel, ne alımlı bir kız olacaktı, kim bilir? Sargılar çözülecek, Belika heyecanlanacak ve kendini tutamayıp, aynanın karşısına geçecek, orada güzel yüzüne ilk kez bakacak, sonra ateş gibi yanan yüzünü doktora çevirecek, onun boynuna sarılacaktı. Tıpkı romanlarda yazıldığı gibi, bütün acıları son bulacaktı belki de Belika'nın.

Kızın yarı baygın gözlerindeki yalvarışı, onun acıyla burkulan yüzünü, bistürünün çıkardığı ürpertici sesi ve o iri gözlerden süzülen dolgun yaşları unutabilir miydi Aral? Hayır, kızın aynada o umutsuz çehresini bir daha görmek istemiyordu. Buna dayanamazdı. Attığı dikişler geldi aklına. Evet, meslek hayatı boyunca belki de en estetik, en muntazam dikişleri atmıştı bu gün. O halde endişelenecek bir durum yoktu. Huzur içinde hissedebilirdi kendini.

Üstü karmakarışık bir masanın başında oturmuş, bekliyordu. Bir taraftan düşünüyor, bir taraftan rüzgarın dallarda çıkardığı hışırtıyı dinliyordu. Arada bir uzaklarda, kardeşi Altay'a gidiyordu aklı. Şimdi nerelerdeydi? Kimle beraber ve neler yapıyordu acaba? Dağıstanlı tüccar mektubu götürmüş müydü?

Sonra bütün bunları unutmak için kağıtları karıştırmaya başladı. Önünde, yazılmayı bekleyen bir makale, öyle, açıkta duruyordu. Bir haftadan beri yazmak isteyip de, bir türlü bitiremediği bu yazıya isteksizce baktı. Yazılar yer yer çizilmiş, karalanmış, kağıt örselenmişti. Üstünde kurumuş kan lekeleri vardı sayfaların. Eline diviti aldı, gözüne çarpan birkaç cümleyi düzelttikten sonra, tekrar arkasına yaslandı. Şimdi zamanı değildi bunun.

Sessizdi ortalık. Gün yavaş yavaş soluyor, güneş karşı tepelerin gerisinde batıyordu. Ortalıkta yağmur damlalarının parıltıları vardı. Alt kattan arada bir, hastaların sesi geliyor, kedilerin çocuk ağlayışını andıran miyavlamaları duyuluyordu. Kıyıya vuran sert dalgaların sesi geliyordu uzaktan. Rus garnizonunun ışıkları, sokak lambalarının sarı, ölgün haleleri, bir de açıklarda demir atmış birkaç geminin suya vuran ışıkları, net olarak görülebiliyordu. Şehrin üstüne yavaş yavaş akşamın esrarlı karanlığı çöküyordu. Ötede bir sıra dumansı dağlar hala seçilse de, doktor çok uzaklardaki kendi dağlarını düşündü. Göl, Ceyhun'un geniş deltası, sonra Karakum sahrası ve onun da ötesinde Köpet dağları uzanıyordu. Ondan sonrası da Tican nehri, Fars diyarı... İçinde tarif edilmez bir boşluk, bir burkulma vardı sanki. Anlam veremediği bu sıkıntı, bütün varlığını eziyor, yok ediyordu.

Uzun süre ve hiçbir şey yapmadan bekledi. Bu hüzünlü, melankolik manzaradan gözlerini ayıramadı bir türlü.

Sonra tekrar masaya eğildi. Kağıtları karıştırdı. Amasyalı Minerzade Şerefeddin'in Cerrahiyetül Hariyesi'nden çıkardığı notlara bir göz attı. Bir kenarda yeni usul cerrahi teknikleriyle ilgili kitapları sıralanmıştı. Ayrıca bizzat kendisinin çizdiği şekiller, grafikler, sütür usulleri ile ilgili şekiller ve üzerinde kısa notların bulunduğu kağıtlar vardı. Türkistan'ın yetiştirdiği ahunlara ait el yazmaları, edebi ve siyasi yazılar, mecmualar, haftalık gazete kupürleri ve karışık kağıtlar duruyordu masanın üstünde. Daha çok Türkistan edebiyatının seçkin örnekleriydi bunlar. Furkat'ın ve Makumi'nin Çağatay edebiyatıyla ilgili divanları, Devletnazar'a ait bir başka el yazması, daha ilk bakışta dikkat çekiyordu. Sayfaların arasına ise, küçük kağıtlar konulmuştu.

Kalktı kitapları düzeltti. Alttan başka kağıtlar çıkardı. O gün denediği konjenital dudak ve damak yarığıyla ilgili bazı şekiller çizilmişti. Bu konunun öncüleri olan bazı otörlere ait notlar; Velpa'nın denüdasyon ve sütür teknikleri, 1825 Monnoire'nin prosedeleri ve 1844 Mirault'un ameliyat tarzının şematik resimleri vardı.

Aslında oldukça sade bir odaydı burası. Duvarlar kireçle sıvanmıştı. Tahta döşemenin üstünde yıpranmış, tozlu bir orta halısı, köşede bir komodin, kapı ardında bir çöp kovası, bir askılık, askılıkta doktorun bozarmış paltosu ve ameliyat giysileri, kan ve kıymıkla lekeli bir sandalet, bir paravan, paravanın da arkasında bir hasta yatağı.

O anda sarı bir zarf ilişti gözüne. Hademe o yokken getirip bırakmış olmalıydı. Zarfın üstündeki yazıyı dikkatle okudu. Hive'de, haftalık yayınlanan bir gazetenin adresi yazılıydı zarfın üstünde.

Açtı, okudu.

"Tıpta Modern Terapi Metotları, adlı yazınız elimize geçmiş bulunuyor. Geleneksel kültürümüzün mahsullerini yani müziği, şiiri, güzel söz söyleme sanatını, folkloru ve cırcılığı, psikolojide, psikoterapide ve psikosomatik gelişmelerde nasıl kullanabileceğimizi izah eden bu yazınız, inanın bizi çok heyecanlandırdı. Cerrahi ilmi sizin de buyurduğunuz gibi, aynı zamanda bir bedii meşgale değil midir? Bu düşüncenize bütün kalbimizle iştirak ettiğimizi bildirmek istiyoruz, efendim. Quarktan söz etmişsiniz; yani ses titreşimlerinden. Bu titreşimlerin, hususiyetle canlı organizmaların psikolojik dengesizlikleri üstüne ne gibi teskin edici ve iyileştirici tesirler bıraktığını tafsilatıyla açıklıyorsunuz. Gerçi Tıp tarihimiz bunun örnekleriyle dolu. İbni Sina ve Farabi, bunu bir tedavi metodu olarak bizzat uygulamışlardır. Bilinen, fakat uygulanmayan bu metotları yeniden hayata geçirme uğraşınız bizi çok mütehassıs etti. Ud, ney gibi musiki aletlerinin çıkardığı sesler ve rast makamı, melankolide ve hüzünde, rehavi makamı ise, manik depresivlerde yani hiperaktivite tedavilerinde yepyeni bir çığır açabilir. Hususiyetle insanlarımızın son yıllarda karşılaştıkları yıkımlar, savaşlar, istilalar böyle gayretleri lüzumlu kılıyor. Bu husustaki gayretleriniz, milletimizin sinesinde, kalbi hala ilim için atanların, ilim sevdalılarının var olduğunu gösterdiği gibi, kültür tarihimizin de zenginliklerini gözler önüne seriyor. Bu ümitsiz yıllarda, bu tür ilmi arayışlar karşısında heyecanlanmamak elde değil. Hülasa, Türkistan coğrafyasında Ahunluğun hala yaşadığını sizin gibi münevverler sayesinde öğrenmiş bulunuyoruz. Sizler ülkemizin ilim elçilerisiniz. Yol göstericisi, aydınlatıcılarısınız. Ahunluk denilen geleneksel kurumun hiçbir zaman ölmeyeceğini de ispat eden alimlersiniz."

"Bütün düşüncem, tarihi, içtimai ve kültürel birikimlerimizi modern ilimle birleştirip, insanlığın hizmetine sunmak, diye tarif ettiğiniz bu gayretleriniz sizi ne ulvi bir mevkiye oturtuyor, bilebiliyor musunuz? İlim muhakkak ki en büyük rehberimiz. Ve tabii ki, bu bilgilerle mücehhez bir gençlik yetiştirip, bu gençliği büyük, kadim ve fakat sindirilmiş milletimizin hizmetine sunmak şerefli bir uğraştır. Bu yolda hiçbir menfaat gözetmeden bir ahun gibi çalışmak, ancak sizin gibi insanların harcıdır. Sanat ve ilimde yeterli seviyeye erişememiş bir millet, medeni ülkeler safına erişebilir mi? Medeni milletler camiasının bir ferdi olabilir mi? O halde önce ilmen yücelmek lazım. Eğitim ve öğretim en büyük meselemiz. Türkistan'ın bütün medreselerinde modern ilme geçmek, modern eğitim ve öğretim usullerini uygulamak, dünyevi ilimlerin, zaman geçirmeksizin medreselerde okunmasını sağlamak, Ceditçiliğimizin de gereği. İslami aydınlanmanın yanında, ilmi tekamül, Türklük şuurunun yerleşmesi ve muasırlaşma konularında ülkemizin bütün medreselerinde konferanslar vermenizi istiyoruz sizden. Bu husustaki gayretlerinizden dolayı sizi tebrik ediyoruz.

Yazınız için hususi bir sayfa ayırıp, en kısa zamanda neşredeceğimizi bildirir, saygılarımızı sunarız."

Doktor yazıyı okuyup, zarfla birlikte bir tarafa koyduktan sonra, hatıralarını yazdığı defteri önüne çekti, son satırları okumaya başladı.

"Bu arayışlarım devam ederken, geçende zavallı, oldukça çirkin ve terk edilmiş bir kız getirdiler bana. Kızın adı Belika idi. Hayattaki tek yakını olan halasını da kaybettikten sonra, yapayalnız kalmıştı. Babası ise, o çok küçükken, Khıyvaya tepeleri önündeki savaşta şehit düşmüştü. Türklük için kanını akıtan bu insan, sanki ilahi bir seslenişle yetimini bana emanet ettiğini söylüyordu. Kızın gözlerindeki büyüleyici ışıktan ben o gün bunları anladım. Babası silah arkadaşımdı demek. Karanlığın içinden çıkıp, ölüme dolu dizgin at sürdüğümüz o günü nasıl unutabilirim? Altay'ın pervasızca kalabalığa dalışını, palasını yandan savuruşunu ve o gece onu korumak için çırpındığımı da unutamam. Bu kız o günleri hatırlatmıştı bana. Ve o kanlı tablonun armağandı. Belika, Altay'ın yokluğunda, kendimi feda edebileceğim bir insan olarak karşıma çıkmıştı. O şimdi bütün saflığı ve bütün güzelliğiyle karşımda duruyordu. Altay'dan sonra hiçbir insana bu kadar yakınlık duyduğumu hatırlamıyorum. Peki bu yakınlığa bir ad vermek gerekmez miydi? Bu alakanın sebebi neydi? Neydi onda beni çeken şey? Bunu bilemiyordum. Ya üç harften oluşan o tılsımlı kelime? Bunu değil ona söylemek, yalnız kaldığımda kendime bile itiraf edemiyordum. O şimdilik, benim karanlık dünyamı aydınlatan biricik ışığımdı."

Yazı sayfalar boyu devam ediyordu. Doktor sayfaları çeviriyor, ve en son yazdıklarını okumaya devam ediyor.

"Müellifin şimdi kendine has o anlatış biçimini, bedeni hazları anlatırkenki ustalığını düşünüyorum. Her satır ve her paragraf beni derinden etkiliyor. Sonra başımı kaldırıp tekrar Aral'a bakıyorum. Bazı kitaplar böyledir, bitmesini istemezsiniz. Her satırını ve her cümlesini tekrar tekrar okumak istersiniz. Bir tek bu eserini seviyorum Devletnazar'ın. Ondaki hüznü, duygusallığı başka eserinde görmek mümkün değildir. Evet, bu benim baş ucu kitabım oldu. Ona dokunuşun ve duyuşun müellifi demek geliyor içimden. Her şey o kadar yalın, fakat bir o kadar da etkileyici."

Sonra şu cümleleri yazıyor defterin sonuna:

"Bir Ağustos akşamının puslu karanlığı çöküyor şehrin üstüne. Denizin üstünde adeta uyuyor gemiler. Hareketsiz ve ışıl ışıl. Bir yaz akşamında, huzursuz ruhumla, yalnız bir geceye hazırlanıyorum. Aral sırtları sessiz. Sahilden gelip geçenlerin seslerini duyuyorum neredeyse. Penceremin önüne arada bir kuşlar konuyor, ben onlara küçük ekmek parçaları atıyorum. Sonra tekrar kitabın ilk sayfasına takılıyor gözlerim, okuyorum: İsteksiz ama defalarca okuyorum. Bu bölüm beni öylesine etkiliyor ki, defalarca okumak geliyor içimden. Boş koridorda birinin ayak sesini duyuyorum. Artık gitmeliyim. Gün yavaş yavaş dönüyor. Uzakta bir tankerin demir alışını seyrediyorum. Kıyıda küçük tekneler, aksi istikamete doğru gidiyorlar. Uzaktan motorların seslerini duyuyorum. Kuşlar aniden havalanıyor ve karanlık gökte kayboluyorlar."

"Ameliyat başarılı olacak mı acaba? Bu gün bu tekniği ilk kez kullandım. Belki de Türk hekimleri arasında bunu ilk kullanan benim. Olsun, Belika her şeye değer. O benim biricik sırdaşım, arkadaşım, kim bilir belki de..."

"Gitmeliyim artık. Onu son bir defa kontrol etmeliyim. Dokuyu zorlamamasını, yara kenarlarını emmemesini, hatta öksürme, aksırma gibi refleks hareketlere dikkat etmesini söylemeliyim ona."

Defteri kapadı, odadan çıktı.

Hastanenin dar, basık koridorunda tek başına yürüdü, Belika'nın yattığı odaya bir göz attı. Kız yatağının içinde mışıl mışıl uyuyordu. Uyandırmaya kıyamadı. Dışarıya çıktı. Karanlıkta rıhtıma kadar başı önde, dalgın, düşünceli yürüdü.

Az sonra, aydınlık taş döşeli bir yola saptı. Burası iki tarafında sıra sıra hava gazı lambalarının sıralandığı şehrin en işlek caddesiydi. Hala gelip geçenler vardı sokaktan. Dükkanlar yeni kapanmıştı. Tek tük atlı askerler geçiyor, nalları ıslak taşların üstünde takırdıyor, sokak satıcıları yavaş yavaş tezgahlarını topluyordu. Gaz lambalarının sarı haleleri altında toplanmış, ayak üstü konuşanlara askerler son uyarılarını yapıyordu. Aral döndü baktı onlara. Sonra sokak lambacısının peşine düşüp, evine doğru yürüdü. Paltosu omuzunda, kalabalığın arasından geçti. Yağmur gün boyu yağmıştı anlaşılan. Az aydınlatılmış sokaklar, ıslak kaldırımlar, Aral'ın kıyıya vuran dalgaları ve bezgin, yorgun insanlar. Her şey bir hüznü yansıtıyordu o akşam. Doktor ümitsiz duygular içindeydi. Küçük dalgaların şırıltısını dinleyerek, yorgun, bedbin, omuzları düşük, bekarhanenin yolunu tuttu.

Sular kıyıdaki yosun tutmuş kayalara çarpıyordu. Gece, koyu sularının üstüne sabırla örtmüştü peçesini. Yoğun sis, daha uzakları görmeyi engelliyordu. Aral durdu, yine uzaklara, o sis bulutunun gerisindeki dağlara baktı. Ceyhun'un yorgun akan sularını, Karakum çölünü ve onun da gerisindeki uçsuz bucaksız yurdunu düşündü. Nasıl da sindirilmişlerdi öyle? Ruslar acep Hazar'ın ötesine geçmişler midir? Ellili, atmışlı şimdi de yetmişli yıllar... Bunun sonu gelmeyecek miydi? Bu oburluk ve bu gözü dönmüşlük daha ne kadar sürecekti? Milletinin çektiği sonu gelmez çileleri düşündü. Seyhun'un üst havzaları Aral boyları, uçsuz bucaksız Kazak bozkırları, Manas'ın yurdu ve Altaylar, şimdi bütün topraklar onlarındı. 1552’den beri büyük Rus yürüyüşünün belki de son durağıydı burası. Büyük Türk diyarına demirden bir kelepçe vurmanın üç yüz yıllık hikayesi...

"Yurdum benim, ana yurdum, ata yurdum! Çocukluğumun geçtiği bozkırlar... Atlarımızı hürce koşturduğumuz, serin gecelerinde yıldızların altında korkusuzca yattığımız, göğünde turnaların, kazların nazla süzüldüğü yurdum. Irmaklarında yıkandığımız, kıyılarında koşturduğumuz merhametli yurdum. Şimdi sıra sende demek. Salyasını saçarak gelen düşman, şimdi seni kirletecek. Dünyada bir eşi dahi olmayan kadınlarının iffeti kirlenecek, yaşamaya doymayan yavruların yetim kalacak, yiğitlerin savaş meydanlarını dolduracak. Ah bu prangaları kırabilecek miyiz?"

"Beni sen büyüttün. Suyumu, ekmeğimi sen verdin. Suyu bol ırmaklarında serinledim. Dağların bana büyüklüğü, ululuğu, yüceliği öğretti. Nefes için hava, çatlamış dudaklarıma içilebilir su verdin. Hayat verdin, güneş verdin, ay ve sayısız yıldızlar verdin. Benden istediğin nedir, söyle bana. Şu değersiz can mı? O can sana kurban olsun. Kanım sena helal olsun. Bekle beni, bütün mevcudiyetimle geliyorum. Ölmek için, kanımı akıtmak için ve gerektiğinde can almak için geliyorum."

"Yurdumun sokakları, evleri, sindirilmiş insanları, işte karşımda. Aşkım yoktur benim. İdeallerimdir aşkım. Başka aşk da istemiyorum. Aşkım vatanımdır. Araldır, Altaydır. Balkaştır, Baykal ve bütün Türkistandır. Sevgimi senden başka kimlere verebilirim ki."

Sokaklar boş, ıssız ve karanlık. Aral kıyılarından esen serin rüzgar, doktorun ateş gibi yanan alnını serinletiyor. Pencerelerden bahçelere sarı ışıklar düşüyor. Yerler çamur. Uzaktan hala dalgaların sesi duyuluyor. Aral Nurberdi Bey, ara sokaklardan ilerliyor. Cebindeki silahı yokluyor. Eli kaputunun sağ cebinde. Sıcak kabza avucunun içinde. Su dolu çukurların üstünden atlıyor. Kaldırımlardan gelip geçenlerin ayak seslerini dinliyor. Eve epey yol var daha. Şu açık sahayı da geçince artık korkulacak bir şey yok.

Bu gün de pusuya yatmışlar mıdır acep? Gözlerini kısarak karanlığa bakıyor. Parmağı tetikte, o yandan gelen sesleri duymaya çalışıyor. Vücudu alev gibi yanıyor. Karşı sokakta bir gürültü, bir mekanizma sesi, bir çelik şakırtısı duyuyor. Çıkmaz bir sokağın içinde üç beş kişi Ruslar olmalı bunlar. Avuçları ter içinde, hareketsiz bekliyor orada. Buğulanan gözlüğünü çıkarıyor, siliyor tekrar takıyor. Kalbi göğsünden fırlayacakmış gibi atıyor. Yüreğinin üstünde bir sıcaklık. Karanlığı seçinceye kadar orada bekliyor.

Birinin aniden, duvara dayalı su fıçılarının üstüne sıçradığını görüyor. Adam çevik bir hareketle dama tırmanıyor. Aşağıda dört kişi daha var. Onlar duvar dibinde kaynaşırken Aral tetiği çekiyor. Patlama yırtıp geçiyor karanlığı. Ortalığı bir cayırtıdır kaplıyor. Mermilerin çıkardığı keskin ışık çizgileri karanlığı deliyor, doktorun bulunduğu kerpiç duvarın kenarından iri parçalar koparıyor. Doktor bilerek tek tek ateş etmeye devam ediyor. Damda birinin aniden iki büklüm olduğunu, sendelediğini ve muvazenesini yitirip büyük bir gürültüyle fıçıların üstüne yuvarlandığını görüyor. Bu şaşkınlığı fırsat bilerek çıkmaz sokağa ateş etmeye devam ediyor.

Dört tabancadan çıkan kurşunlar karanlığı delerek üzerine yağıyor Aral'ın. Ortalık birden hareketleniyor. Mermiler duvardan parçalar kopartırken o, bir başka sokağı dolanıyor. O köşeden ateş etmeye devam ediyor. İçinde korkudan eser yok. Ruhunu bir öldürme arzusu kaplıyor. Hiçbir şey umurunda değil artık. Çalışmak, mücadele etmek ve uzak illerde konferanslar vermek. Şimdi savaşmak zamanı. Köpet dağlarına gidip, ölme zamanı. Kurt bakışlı savaşçılarla Rus'a ölüm olup yağmak zamanı.

Damın arkasını dolandı. Adamlar çıkmaz sokağın içindeydiler hâlâ. Patlamalar akşam karanlığını yararken o bir damın başına çıktı. Sürünerek gidip, bir kerpiç bacanın arkasına saklandı. Ve oradan bastı kurşunu. Ruslar çıkmaz sokağın içinde sıkışıp kaldılar. Üçü hemen oradan uzaklaşırken, iki kişi yerde can veriyordu.

Aral aşağıya indi. Karanlığın içinde yığılıp kalan iki adamı aradı. Birden bir merminin paltosunu sıyırarak geçtiğini fark etti. Biri yerde feci şekilde can veri- yordu. Adamın göğsündeki bir delikten kanın yavaş yavaş sızdığını gördü Aral. Orada sırtını duvara vermiş bir başka adamla göz göze geldi. Adam sol elinde tuttuğu tabancasını Aral'a doğrultup, ateş etmek üzereyken, Aral kalan kurşunları adamın göğsüne boşaltıp oradan uzaklaştı.

Artık hastaneye dönebilirdi. Belika'yı daha fazla bekletmemeliydi. Onu uyandırmalı, yol hazırlığını yapmalı ve şehri alelacele terk etmeliydiler.

1869. Kızılsu. Hazar'ın doğusundaki kireçli tepelerinin üstüne uzanmış, düşmanı gözetliyorlardı. Yerde, rüzgarın Karakum sahrasından sürüp getirdiği kurumuş, sert dikenler vardı. Ortalık sessizdi. Sahilde çıkarma gemilerinden boşalan askerlerin koşuşturmaları, komut sesleri ve boğuk haykırışları duyuluyordu. Tepede esen uğultulu rüzgar, iki adamın konuşmalarını, kıyıyı döven sert dalgaların sesine karıştırıyordu. Hive'de, ayrılmalarının üstünden tam iki buçuk yıl geçmiş, kader onları yine bu çıplak tepenin üstünde buluşturmuştu. Küçük kardeş sessiz sakin, düşmanı gözetlerken, büyüğünün gözlerinde kavuşmanın şen ışıltıları vardı.

Aral, göz altlarına tutunan çamuru silerek,

- Demek öyle ha?... dedi kardeşine. "Hala orada, o evde ve o kızla birliktesin?... Hive'de durumlar nasıl?"

Altay, dürbünü indirmeden,

- Kötü, dedi. "Hem de çok kötü. Daha kötü olacağını sanmıyorum. Halk sindirilmiş. Elinden bir şey gelmiyor. Yol gösteren de olmayınca bir yığından, hatta bir sürüden farkları kalmamış. Öyle tepkisizler ki..."

- Ya öyle mi? dedi Aral, bakışlarını yerdeki ak topraktan, küçük, keskin taşlardan ve midye kabuklarından ayırmayarak, "Peki kızdan ne haber?"

- Katya'dan mı?...

- Ne bileyim ben. Katya mıydı adı, Katherina mıydı, ondan söz ediyorum.

Altay dürbününü indirdi. Dudakları belli belirsiz titriyordu. Yutkundu. Ağabeyi, yüzüne dikkatle bakıyor, lafı hep oraya getirmek, yarasına basmak istiyordu. Bunun farkındaydı Altay.

- Sarılmış bir tütün olsaydı tüttürürdük şurada, diye alakasız bir laf etti önce. Sonra derin bir iç geçirdi. "Ondan maalesef vazgeçemiyorum Aral." dedi. "Kurtulmam imkansız. O ruhumun ilacı sanki. Hayatıma mana katan tek varlık. İnanmayacaksın ama, bu hususta elimden bir şey gelmiyor."

Aral da iç çekti kardeşi gibi. Bitmiş olduğunu sandığı sevdanın devam ettiğini öğrenince, üzüntüsünü gizleyemedi. Ta uzaklara baktı. Uzun bir sessizlikten sonra,

- İnanamıyorum, dedi. "Bu nasıl olabilir? Sen ve bir Rus kızı, bunu düşünemiyorum bile. Birazdan bize saldıracak olan şu düşmana mensup bir kız... Oysa, Türkmen güzelliğinin üstüne bir başka güzellik var mı bu dünyada? Sen tutmuş, eş olarak bir Rus kızını seçmişsin kendine. Delilik bu, hatta saçmalık. Üstelik bunu yapan benim kardeşim. Yazık..."

Altay, ağabeyi Aral'ın konuşmalarını dinlemiyormuş gibi, uzak ufukları seyrediyor, Katya'yı düşünüyordu. Ağabeyinin sözleri, diken gibi yüreğine batıyor, onu acıyla kıvrandırıyordu.

- Onu tanıdıktan sonra hiçbir şeye kendimi veremiyorum, dedi. "Benim kaderim de böyleymiş, ne yapalım? Ruhumu kendi avuçlarında tutan kuvvetli bir varlıktır o. N'olursun ayıplama beni. Kader bunun böyle olmasını istemiş. Elimizden de bir şey gelmez."

- Tam da düşündüğüm gibi. Biz öyle tutkulu insanlarız ki, bu tutkumuz çoğu zaman başımıza telafisi mümkün olmayan işler açıyor. Mikrop vücudumuzu yok edip eritse de, vazgeçmiyoruz bundan. Bu kız da seni bitirmiş anlaşılan. Eskiler mankurt derlermiş böyle kişilere. Şimdi de benim kardeşim mankurt olmuş. Bu kör bir esaret, hatta bütün mevcudiyetini küle çeviren bir ateştir. Bunun farkında mısın bilmem? Ama mutlaka bu mahkumiyetten kurtulman gerekiyor kardeşim. Yoksa..."

- Yoksa ne?

Aral'ın gözlerinin içine ilk defa baktı Altay.

- Gerisini düşünmek bile istemiyorum. Belki senin için pek manasız ama, benim için ölümle eş değer bir şey bu. Kısaca, seni kaybetmek istemiyorum.

- Tuhaf, ben de tam tersini düşünüyordum. Softalık, hatta bağnazca bir düşünce olarak yorumluyordum bunu. Sağlıklı, genç bir erkeğin, güzel bir kızla beraber olmasında ne kötülük var? İşte karşındayım. Her parçamla, her halimle ben hala eski Altayım. Beni niçin değişmiş görmek istiyorsun? Değişmedim ki, buradayım. Hiçbir zaman da değişmeyeceğim. Ayrıca, bunu, bu günkü baskında fazlasıyla ispat edeceğim. Şaşıyorum sana doğrusu. Sonra durdu, acı bir tebessümle, "Ee, senden ne haber?" dedi. "Buhara'dan sonra tahsiline devam edecek misin?"

- İstanbul'a gitmeyi düşünüyorum, dedi Aral. "Orada tıp tahsili yapmak istiyorum."

Altay, aralarındaki soğukluğu dağıtmak istermiş gibi, kardeşini kucaklayıp,

- Peki, senin kızlarla aran nasıl? diye sordu.

- Kızlara ayıracak zamanım olmadı hiç.

- Ya demek öyle?... Biliyor musun, ben de senin gibi uzaklara gitmeyi düşünüyorum.

Aral'ın yüzü birden aydınlandı.

- Öyle mi, dedi. "O halde benimle İstanbul'a gel!"

- Olmaz, Katya'yı bırakamam. Petersburg'da, İmparatorluk Askeri Akademisine girmeyi düşünüyorum. Katya'ya bu hususta söz verdim."

Aral, yeis içinde,

- İnanamıyorum, dedi. "İnanamıyorum. Bunu nasıl düşünebilirsin? Sen ha, bir Rus subayı olmak... Şu anda yurdumuzu işgal edenlerin içinde bir işgal subayı... Hani söz vermiştik birbirimize, unuttun mu? Ahun olacak ve ülkemizin en ücra köşelerine kadar gidip, halka hizmet edecektik."

- Bilemiyorum, çok çaresiz hissediyorum kendimi. Ruhumda sanki fırtınalar kopuyor. Ondan vazgeçmem imkansız. Ona karşı koyacak gücüm yok. Petersburg'a gideceğim ve o askeri akademiye yazılacağım. Ne pahasına olursa olsun yapacağım bunu. Bir Rus subayı olarak yetişsem de, yapacağım bunu. Aral, bütün bunlar için üzülmeni istemiyorum. Buna ben de dayanamam. Sana şunu söylemeliyim ki, sevgin hep içimde olacak. Onu Katya'nınkiyle birlikte kalbimin en mutena köşesinde saklayacağım. Unutma bunu!

- Aman Allah'ım, bu ne korkunç bir şey? Yani, dört yıl sonra seni kendi milletine kurşun sıkarken göreceğiz, öyle mi? Bu kız seni bitirmiş aslanım, yok etmiş. Hatta zehirlemiş. Evet evet, kanına girmiş bu kız senin.

- Onun hakkında böyle düşünmeni istemiyorum. Hatta bu konuyu kapatsak iyi olur. Birbirimizin kalbini kırmayalım. Sözün kısası, iyi bir okulda, seviyeli bir eğitim görmek istiyorum, o kadar. Bunda hiçbir kötülük görmüyorum ve senin de bu şekilde düşünmeni istiyorum. Ayrıca endişelenmene gerek yok.

Aral diretti. Ağabey olarak ağırlığını, ikna kabiliyetini kullanmak istedi.

Hatta,

- Anlaşılır gibi değil, deyip, sert toprağı yumrukladı. "Seni yalnız bırakmamalıydım. Senin adın Altay unutma. Bu isimleri babamız boş yere vermedi bize. Her şeyini inkar etsen bile, seni bir düşman olarak görmeye devam edecek onlar. İnsanın kendi değerlerini ebediyen inkar etmesi mümkün değildir. Hele benim tanıdığım Altay, bunu hiç yapamaz. Of neyse, bu gün pek lüzumsuz şeyler konuştuk seninle... Sayıyor musun, kaç top oldu?

- On altı, dedi Altay.

- Yaklaşık iki bin kişiler. Şu yanaşan altıncı gemi. Gitsek mi artık?

Aral, seyrek, kara sakallarına yapışan dikenleri sıyırıp, ayağa kalktı. Aşağıda bekleyen atların horultularını, kuru dikenleri kemirişlerini, yeri döven ayak seslerini duyuyordu. Gün kararmak üzereydi. Bir saatten beri tepenin başındaydılar. Rüzgarın savurduğu kumlar kayalara çarpıyor, yüzlerini kamçılıyordu. Arkada uçsuz bucaksız bozkır, önlerinde ise Hazar'ın karanlık suları uzanıyordu. İkisi de endişeli ve gergindiler. İki yabancı gibi, bakışlarını sürekli kaçırıyorlardı birbirinden. Altay'ın dirseklerinde ve dizlerinde sıyrıklar vardı. Usul usul kanıyor, fakat oralı bile olmuyordu. Yerdeki keskin, küçük taşlara dirseklerini dayamış, bekliyordu hala. Dürbünü gözlerine götürdü, ama bir şey göremedi. Aral, döndü baktı ona. Karanlıkta kardeşinin yabancılaşmış sert çehresini dikkatle gözden geçirdi. Nasıl da değişmişti? Rüzgar, denizden taraf tuz ve yosun kokularını getiriyordu içerlere. Birbiri ardına gemiler yanaşıyor, tahta iskelelerin üstünden top arabaları ve rampalar indiriliyordu. Erzak ve mühimmat yüklü arabaların bekletildiği kıyıda hummalı bir çalışma vardı. Bir başka köşede deve ve katır kervanları, çuvallar, yükler, malzeme sandıkları göze çarpıyordu. Altay, kıyıda kaynaşan düşman filosunun üstünde dürbününü son bir kez gezdirdikten sonra, ayağa kalktı. Üstünü başını silkeledi. Tekerlek gıcırtılarını, piyadelerin, süvari bölüklerinin ve bataryalar etrafında koşuşturanların sesini duydu.

Altay, parmağıyla topları işaret ederek,

- Bunlar anamızı ağlatır bizim, dedi. "Dumanımızı attırırlar valla. Kullanmalarına fırsat vermemeliyiz."

- Şunlar Dragun değil mi Allah aşkına? Püf, amma kalabalıklar. En azından beş yüz kişi varlar?

- Şu kenarda bekleşenler de, Kuban ve Terek atlıları. Asıl onlara dikkat etmek lazım.

- Dört süvari bölüğü saydım, dedi Aral. "Piyade ne kadar sence."

- İki tabur kadar var.

- Haydi, vakit kaybetmeyip gidelim artık.

Tepeden aşağı indiler.

Göğüslerine, adeta dökme demirden bir ateş oturmuş, nefes almalarını engelliyordu. Bir ara Aral, kardeşini dirseğinden tutup, kendine doğru çekti ve doyasıya öptü.

Altay şaşkınlıkla, onun karanlıkta ışıldayan, ıslak gözlerinin içine bakarak,

- Bu niye ha? dedi.

- Hakkını helal et kardeşim! Kendine mukayyet olmanı istiyorum. Meydanlarda seni kollamaktan bıktım artık. Bırak biraz da ben savaşayım gönlümce. Deli gibi dalma içlerine. Gözüm hep üstünde olacak bilesin! Seni kaybetmek istemiyorum. Ha bak, o Rus kızının seni değiştirip değiştirmediğini de göreceğiz. Aşk insanın cesaretini kırar derler ya.

Altay, yine o acı tebessümüyle,

- Kimse değiştiremez beni, dedi. "Katya bile..."

- Yine söylüyorum, seni kaybetmek istemiyorum. Ne savaşta, ne de o kızın kollarında...

- Seninki, boş, yersiz bir düşünce. Bu sabah işlerini bitiririz, görürsün. Beni bilirsin, savaşta hiç bir şeyi gözüm görmez.

- Peki, sen gene de kendine dikkat et! Ancak şu toplar, mayın fırlatıcılar yok mu, korkutuyor beni.

- Kaygılanma, nasıl olsa yarın hepsi bizim olacak. Baskın basanındır.

Karşılıklı gülüştüler. Fakat, acıydı gülüşleri. Zaman, sanki, eski sıcaklığı alıp götürmüştü.

Gök simsiyah uzanıyordu üstlerinde. Uzakta, Hazar'ın silik ufkunda son bir kızıllık göze çarpıyordu sadece. Göğün uzak derinliğinde tek tük yıldızlar parlayıp sönüyordu. Baskın için bulunmaz bir geceydi.

Atlarına atladılar. İkisinin de bedenini yakıcı bir sıcaklık kaplayıvermişti şimdi. Önlerinde engelsiz, ulu bozkır... Bastılar kırbacı. Atlar hendeklerin üstünden aştı. Gemlenmiş ağızlardan karanlığa köpükler uçuştu. Kuru, soğuk çöl rüzgarı suratlarını kamçıladı. Yer, ayaklarının altında gümbürdedi. Atların karın vuruşları, toprağın çizgi çizgi geriye kayışı ve ter kokusu daha da coşturdu onları. Tıpkı eski günlerde olduğu gibi... Kamçılar havada şakladı. Çatal kabzalı Asya tüfekleri sırtlarını dövdü. Dehşetli bir savaşma arzusuyla engelleri aşıp karanlığa doğru at sürdüler. Yüreklerinde bir kor, solukları ateş gibiydi ikisinin de. Ölüm şimdi vız geliyordu onlara. Evet savaşmak zamanıydı şimdi, ölmek ve öldürmek zamanı...

Çeyrek saat sonra, karargahtaydılar.

Vadiye dolu dizgin girdiler.

Orada onları Birleşik Türkmen Kuvvetleri Komutanı Berdi Murat Han bekliyordu.

Etrafları birden sarıldı.

Atlar soluk soluğa kalmış, horulduyorlardı. Ayakların altında kum hışır hışır... Ortalığı bir heyecan dalgası kapladı. Karanlığın ortasında palalar ışıldıyordu. Kuma uzanmış savaşçılar da gelip, çadırın önüne toplandılar.

Berdi Murat Han çadırından çıktı. Orada ayak üstü bir süre konuştular.

Kumların üstünde yakılan ateşlerin kızıl alevleri titreşiyordu. Boğucu bir hava vardı vadinin içinde; Ateşler söndürülünce, ortalığı kesif bir karanlık sardı. Gök sıkıntılı; puslu ve karanlıktı. Az ötede dinlenmiş atların bekletildiği kara yığın, zor seçiliyordu.