| |
ARAL, ALTAY -1
vanın berisindeki Köpet Dağı eteklerine ak keçeden bir han çadı
1853
Kırım savaşı yenilgisi, Rusya'nın Balkanlardaki genişleme
çabalarını sona erdirdi. (Bu, gerçekte, Rusya'nın
emellerini bir süre ertelemesi manasına geliyordu. Nitekim,
çeyrek yüzyıl sonra Osmanlıyla tutuştuğu savaşta
bunu fazlasıyla tahakkuk ettirecekti) Çar bu yenilgiden sonra
bütün dikkatini doğuya çevirdi. Bir taraftan
Urallar'ı aşıp Sibirya'nın mümbit topraklarına doğru
ilerlerken, diğer taraftan Kafkaslar ve Hazar üstünden
Türkistan'ı işgal ediyordu. Amaç, dağınık Türk
uruklarını boyunduruk altına almak ve Orta Asya'ya doğru yayılan
İngilizleri durdurmaktı.
Karakum
sahrasına doğru uzanan ovanın berisindeki Köpet Dağı
eteklerine ak keçeden bir han çadırı kurulmuş, önüne
ise, ucuna renkli ipek şeritler geçirilmiş mızraklar
dikilmişti. Bunlar, Hazar denizinin kuzeyinden Hive'ye, Merv'den
Horasan'a, Ceyhun'un orta mecrasından Hazar'ın güneyine ve
İran sınırına kadar olan topraklarda yaşayan ve kurultaya
iştirak eden muhtelif Türkmen tiglerinin alametleriydi. Rüzgar
yamaçta uğultuyla esiyor, mızraklar yan yatıyor, ipek
şeritler nazla dalgalanıyordu. Aşağıda, sarı dikenlerin
uçuştuğu çorak ovayı ise binlerce kara çadır
doldurmuştu. Tozun, toprağın ve rüzgarın çölden
kapıp getirdiği kumun da savrulduğu ova sessizdi. Çadırları
doldurmuş on binlerce insan soluğunu tutmuş, kurultaydan çıkacak
kararı bekliyordu. Kuvvetli yel çadırları sarsıyor, bir
uğultu ve gürültüyle, önüne çıkan
her şeyi Hazar'a sürüklüyordu.
Ceyhun
ırmağının alt mecrasını yurt tutmuş Türkmen tiğlerinin
birleşik kumandanı Tıkma Serdar Han, son kurultayın yapıldığı
değirmi çadırın tör mevkiinden kalktı, ak sakalların,
işanların, beylerin ve serdarların arasından geçip
silahlığa doğru yürüdü. İçerde çıt
çıkmıyordu. Han, en üstteki perçemi at
kuyruğundan yapılmış altın gönderli tuğu alacaktı ki,
dışarıda bir gürültü duydu. Çadırın önünde
nöbet tutan gençler, sefil kılıklı, zayıf, kavruk
yüzlü birini iteleyerek çadırdan içeriye
soktular. Adam sendeleyerek gitti, kilimin üstüne
yuvarlandı. Elinde ucu sivriltilmiş bir sırık, kuşağının
arasında eğri bir hançerle adam, şaşkın bakışlarıyla
etrafını süzerken, Tıkma Serdar Han ona yaklaşıp sordu:
-
Kimsin sen?
-
Ben bir koyun çobanıyım, dedi yabancı.
-
Anladık. Ne istiyorsun, hangi boydansın, maksadın nedir?
Adam,
kendine çeki düzen verdikten sonra,
-
Ben, koyun güden bir çobanım sadece, diye tekrarladı.
"Olsun ama, bir koyun çobanı da olsam, Türkmen
ilinde herkes için hürriyet vardır değil mi? Böyle
zamanlarda herkes eşit sayılır. Siz serdarların, ak sakalların
ve işanların ne kadar söz hakkı varsa benim de o kadar hakkım
var. Bir âlim, eğer bilgi eşikteyse o eşik baş köşe
olur, demiş, doğru da söylemiş. O halde siz de beni
dinlemelisiniz. Ne de olsa savaşta ben de kanımı akıtacağım."
Çobanın
küstahça konuşmalarına tahammül edemeyen bir ak
sakal,
-
Ey, de bakalım çoban diyeceğini, dedi, sinirlenerek. "Buraya
bize akıl öğretmeye mi geldin?"
Çoban,
-
Aman, ne haddime babalar?" deyip, bakışlarını Tıkma
Serdar'a dikti. Koynundan katlanmış bir kağıt çıkardı.
Kağıdı titrek parmaklarıyla ihtimamla kilimin üstüne
yaydı. Bu, askeri birliklerin sayısını, saldırıda kullanılacak
top, roket ve roket fırlatıcı rampaların miktarını, çıkartmanın
yapılacağı yerleri, ana güzergahları, stratejik bölgeleri,
geçitleri ve meskun bölgeleri gösteren, Rus genel
karargahına sunulmak üzere hazırlanmış mükemmel bir
haritaydı.
Kumandan
haritaya şöyle bir göz attıktan sonra,
-
Anlaşılan iyi iş başarmışsınız, dedi.
Fakat, gençten bir işan,
-
Nedir bu Allah aşkına? diye çıkışınca, içerde bir
uğultu koptu.
Çoban,
-Valla,
benim aklım ermez böyle şeylere, dedi. "Bilge biri
değilim ben. Bilginin hamallığını yapıyorum yalnızca. Vazifem
burada biter. Buna kafa yoracak olan sizlersiniz. Kabalığımı
mazur görün, benim yerimde siz olsaydınız ne yapardınız?
Allah'ın günü yabanda sürü peşinde koşan bir
çoban, topraklarında bir gurup yabancıya rastlarsa, üstelik
bunlar tel gözlüklü okumuş yazmış insanlarsa,
haklarında ne düşünür? Ne dolaplar çevirdiklerini
merak etmez mi? Eder elbet. Ellerindeki tuhaf alet edevatlarıyla,
gün boyu kağıtlara bir şeyler çiziktirirken görüyorduk
onları. Sonra düşünüp taşındık, bu adamları
uzaktan takip edelim, dedik. İyi de yapmışız hani, tahminimizde
yanılmamışız. Bizi fark edince paniğe kapılıp kaçmak
istediler. Onları çölün ortasında yakaladık.
Silahlarına, binitle-rine ve yükletlerine el koyduk. Eğerlerin
altındaki gizli bölmelere sakladıkları, mühim
olduklarını tahmin ettiğimiz bu kağıtları çıkardık.
Kızılsu ve Akhal Teke savaşlarına katılmış Göklenli bir
gurup eski savaşçıyız biz. Adamları bütün gece
sorguya çektik. Hüviyetleri, aha burada, Rus genel
kurmayının görevlendirdiği haritacılar, yani çarın
casusları... Ee, babalar ne diyorsunuz bu işe?"
Tıkma
Serdar Han, bunun üzerine,
-
Peki adamları ne yaptınız? diye sordu.
-Hah, ne yapacağız? Kendi silahlarıyla
cezalandırdık onları. Kafalarına birer kurşun sıktık, oldu
bitti. Sırtımızda taşıyacak değildik ya, cesetlerini de kuma
gömdük.
-
Peki arkadaşların nerede?
-
Karındaşlarım mı?... Onlar, aha şu dağın ardından develeri ve
atları sürüp bu yana gelmekteler. Sonra yalvaran bir ses
tonuyla, "Bizi de aranıza alın babalar!" dedi,. "Sözün
kısası, buraya savaşmaya geldik biz. Bedel olarak da aha bu
kağıtları getirdik size. İnşallah işinize yarar. Dört bir
yana ulaklar gönderileceğini duyunca, vakit kaybetmeyip yola
çıktık. Millet savaşırken bizim yan gelip yatmamız olur
mu? Olmaz elbet. Bu şenlikte biz de yerimizi almalıyız.
Küstahlığımı mazur görün, ama ne yapalım bu
böyle. Neyse babalar, diyeceğimi dedim ben, gerisi size kalmış.
Eh, bana müsaade artık, gitsem iyi olacak. Bizimkiler neredeyse
gelmek üzeredir. Onları karşılamam lazım... Hadi bana
eyvallah!"
Çoban,
içerdekileri selamlayarak geri geri gitti, keçe kapıdan
dışarı çıkıp kalabalığın arasında kayboldu. Başta
Tıkma Serdar olmak üzere, kurultaya iştirak edenlerden hiç
biri, bir daha göremedi onu.
Tıkma
Serdar Han ve kurultay sakinleri, her şeyi yeniden gözden
geçirmek üzere haritanın başına toplandılar.
Aradan
bir saat geçmemişti ki, han yerinden kalktı. Silahlığa
doğru yürüdü, orada asılı duran savaş tuğunu alıp
dışarıya çıktı. Diğerleri onu takip etti. Tekeler'in
hanı o gün, herkesin görebildiği bu sırtta, elindeki
tuğu havaya kaldırınca ovadan büyük bir uğultu koptu.
Han, bunun üzerine elindeki tuğu var gücüyle toprağa
sapladı. Bu, bütün Türklerin birlik ve beraberlik
içinde olduğunu ve savaşacaklarını simgeleyen bir
hareketti. Bunu, karşı tepelere yerleştirilen topların
gümbürtüleri takip etti. Silahlar art arda patladı.
Binlerce yaydan çıkan kesme oklar gök yüzüne
fırlatıldı. Kızgın güneşin sarı ışığını bir gölge
örttü. Gürültü karşı kayalıklarda
yankılandı ve her şey kısa zamanda başladığı gibi bitti. Tuğ
ise, ipek şeritli mızrakların önünde savaş bitinceye
kadar kalmak üzere dikildi.
O
gün, Rusları Köpet Dağı'nın eteklerinde karşılayacak
olan Türkmenlerin büyük serdarı, halkına şöyle
seslendi:
-
Aşağı Ceyhun boylarının Türkmenleri, Tekeleri, Göklenleri,
Caparbayları, Yomut, Atabayları, kısaca bütün Akhalteke
halkı! Bugün, burada, Hazar'ın doğusunu yurt tutmuş olan
bizler, tarihimizin binlerce yıllık izlerini barındıran ve
atalarımızın emaneti olan bu toprakları ezeli ve ebedi düşmanımız
Urusa karşı savunmak üzere toplanmış bulunuyoruz.
Görüyorum
ki, bütün tiğler, boylar ve Türkün bütün
urukları burada bugün. Aral boyunun sakinleri Kara Kalpakları,
Kazak bozkırının savaşçıları, Manas'ın gözü
pek atlıları da burada. Biz Tekeler, Türk olan, Türk'ten
yana olan ve Türk için çalışana asla kılıç
kaldırmayız. Düşmana ve düşmanla birlikte hareket edene
ise, acımayız. Bizlerin çapul işleriyle meşgul vahşiler
olduğumuz yalanını uyduran, Urustan başkası değildir. Bu
onların her zamanki taktikleri ve kızıl yalanlarıdır. Biz dostu
düşmandan ayırmasını biliriz. Bu yalanlar ve aramıza
ektikleri nifak tohumlarıyla, bizi birbirimize düşüreceklerini
sanıyorlar? Birbirimize sımsıkı sarılalım. Dün Kızılsu'da,
Dengil Tepe'de 600 savaşçıyla nasıl perişan ettiysek, bu
gün de Gök Tepe'de boğalım onları. Urus, hangi cesaretle
Türk'ün topraklarını işgale kalkışır? Bunun hesabını
soralım ve Türk'ün yurduna girmenin bu kadar kolay
olmadığını gösterelim onlara. Tarih boyunca bütün
milletler bize nasıl saygı duyduysa, Rus da saygı duyacaktır.
İçimizde zerre kadar korku duymuyoruz. Biz Tekeler ve buraya
toplanmış diğer boylar, bu cesareti ve bu kararlılığı
göstermeye hazırız. Onlara iyi bir ders vermenin zamanı
geldi. Başta Sibirya olmak üzere bütün Türkistan,
onların kanlı çizmeleri altında eziliyor şimdi. Altaylar,
Kazak ve Kırgız bozkırları, Aral havzası, İtil-Ural boyları,
Kırım, Kazan ve Urallar, Buhara, Taşkent, Hive boyları ve Hazar
çanağı, hepsi elimizden çıkmış durumda. Şimdi de,
elimizdeki son toprak parçası olan Türkmen yurduna göz
diktiler. Yollarının üstünde şimdi biz varız. Bu kale
ve bu topraklar son fert yere düşünceye ve son damla kan
toprağa akıncaya kadar savunulacaktır. Cesetlerimizi çiğnemeden
diğer tarafa geçemeyecekler. Çünkü, Türk'ün
büyük Türk coğrafyasında kalan son kalesidir bu.
Şimdi
ise, üç yıllık bir gecikmeyle, fakat daha da güçlenmiş
olarak geliyorlar üstümüze. Türk'ün kim
olduğunu bir defa daha gösterelim onlara. Bütün
Türkler, başta Tekeler olmak üzere, Türkün beş
bin yıllık yurdunu savunmak üzere toplandık buraya.
Kılıçlarımızı kuşandık, oklarımızı, yaylarımızı,
sadaklarımızı yüklendik. Savaş tuğumuzu diktik. O tuğ
zaferimiz, güneş bayrağımız, gök otağımız olsun.
Canımız, kanımız Türklüğe feda olsun!"
Coşku
dolu bu konuşma çığlıklar, bağırtılar ve naralarla
kesildi. Kadınlar, çocuklar ve genç kızlar,
kendilerine hakim olamayıp ağlamaya başladılar. Hatta, Han'ın
gerisindeki ak sakallardan bile ağlayanlar vardı.
Sonra,
savaş çağrısını Türk illerinin dört bir
tarafına götürecek olan ulaklar için hazırlıklara
girişildi. Han çadırının önüne yedekleriyle
beraber kuyrukları bağlanmış tam kırk sekiz Teke atı çekildi.
Biniciler atlarının sırtında yerlerini alırken yeniden bir
uğultu koptu kalabalıktan. Tepeden tırnağa silahlar kuşanmış
bu yirmi dört Türkmen yiğidinin her birine yazılı
mesajlar verildi. Ulaklar mesajları kuşaklarının arasına
soktular. Sonra birden dizginler Karakum'a doğru kırıldı. Atlar
tökezleyip, geri geri gitti. Sağlam sağrılar birbirine
çarptı. Yedek atlar arada sıkışıp kaldı. Gemlenmiş
ağızlarından köpükler uçuştu havaya, ortalığı
toz kapladı. Zincirler şıngırdadı, eğerler gıcırdadı,
üzengiler birbirine çarptı, geriye iri kesekler fırladı
ve yüzlerce toynaktan çıkan bir gümbürtüyle
atlar yayından boşalan bir ok gibi fırlayıp, sonsuzluğun içinde
gözden yittiler.
Atlılar
haberi, Hive'ye, Buhara'ya, Merv'deki Merv Tekelerine, Yomut, Göklen,
Çavdır, Er-sarı ve Sarık Türkmenlerine, ve Akhal
Tekelerine, kısaca Seyhun ve Ceyhun boylarındaki bütün
Türkmenlere, buralardaki yerleşiklere ve konar göçerlere,
Aral'a ve Türkün uzak diyarları Altaylar'a kadar bütün
Türkistan'a götüreceklerdi. Yakın yerlere ise,
dağlardaki ateş kulelerinde yakılan ateşlerle bildirilecekti.
****
1879.
Altay Eli'nde bir yaz akşamı. Beluga dağı eteklerindeki Koş-Agaç
oymağının taşlı yolunda bir araba ilerlemekte. Arabanın ön
kısmında yaşlı bir arabacıyla, orta yaşlı düzgün
giyimli, az kilolu bir yolcu oturmakta. Uzak yerden geldiği her
halinden belli olan yolcu, batmakta olan akşam güneşinin
altındaki dorukları karlı dağları hayranlıkla seyrediyor. Çift
öküzün koşulu olduğu arabanın tekerlekleri yolun
sert kabuğunun üstünde hoplayıp zıplıyor, yolun iki
yanındaki hendekleri doldurmuş sarı dikenler, akşam yelinin
altında savruluyordu. Serçeler tohuma kaçmış
dikenleri didikliyor, yorgun öküzler ise yirik
toynaklarıyla sert toprağı döverek yola devam ediyorlardı.
-
Atlara n'oldu demiştin? diye sordu arabacı.
-
Öldü babalık, ikisi de çatlayıp öldü,
dedi yolcu.
-
Eh, Aral da uzak memleket hani, diye içini çekti köylü.
"Peki yollar nasıl? Kim bilir ne çok zorlukla
karşılaşmışsındır? Her taraf tutulmuş diyorlar, doğru mu?
Her yerde Ruslar var demek artık ha? Aman Yarabbi, ne günlere
kaldık? Bir zamanlar bütün Türkistan tek bir
memleketmiş ha, bunu bilir misin? Tabi ya nerden bileceksin ki?
Üstelik bütün bu yerlerin sahibi Türklermiş.
Şimdi ise, bölünüp parçalandık. Türk,
yeni efendisini karşılamaya hazırlanıyor... Dağıstanlı mıyım
demiştin? Siz Kafkas kavimlerini bilmem ama, biz Türkler
boyunduruk altında yaşayamayız. Uzun bir zaman sürmez bu iş,
görürsün. Geldikleri gibi çekip giderler.
Eskiden Orhun'dan hareket eden bir yolcu, ta Ceyhun'a, oradan da
Hazar'ın öte yakasına engelsiz geçermiş. Ordan da
ötesi Düvel-i Muazzama zaten." Durdu, "Hey gidi
günler!" deyip, bir iç çekti. "Artık
her şey eskide kaldı desene."
-
Ne yaparsın babalık, öyle işte. Türk'ün bin yıllık
zafer yıldızının sönüp, Rus yıldızının parladığı
çağdayız şimdi. Dürtüver hele şu öküzleri
de, beni karargahın orda indir.
Altaylar'da
parlak gün ışığı solup, dağlar yeni bir geceye
hazırlanırken çıplak sırtlarda atların toynak
patırtıları, çobanların bağırtıları duyuluyordu.
Avıllara sarı bir toz bulutunun ortasında koyun ve sığır
sürüleri yaklaşıyordu. Uzayıp giden Altaylar'ın karlı
dorukları aydınlık hala. Tabiat ne kadar net ve ne karar berraktı
burada? Mesafeler ise, bir o kadar yakın. Yolcu şaşkınlıkla ve
hayranlıkla seyrediyor bu görüntüleri. Sanki elini
uzatsa dağlardan bir avuç kar alacakmış gibi... Ova
gittikçe kararıyor. Zirvelere pembe turuncu gölgeler
yürüyor. Saz damlı evlerin sıralandığı dağınık
mahalleler sessiz. Uzaktan köpek havlamaları duyuluyor. Öküzler
ise arabayı çekip götürüyorlar.
Aral
kasabasından günler öncesi yola çıkan yolcu,
muhtelif yerlerdeki Rus karargahlarına erzak temin eden Dağıstanlı
Müslüman bir tüccardı. Öküzlerin yirik
toynakları şosenin ufalanmış toprağına daha da gömülüyor,
kalkan toz, ot ve diken yığınlarının üstüne yağıyor.
Güneşin solan ışıkları altında, hafif esen bir yel, sarı
başakları hep bir yana buruyor, tatlı bir hışırtı bütün
ovayı dolduruyordu. Tahıl tüccarı adam verimli tarlalara
imrenerek bakıp, 'kim bilir tahıl ne kadar ucuzdur burada' diye
geçiriyordu içinden. Olgun sarı başaklar bir deniz
gibi uzayıp gidiyordu gözlerinin önünde. Karanlık
ovaya sırtını vermiş dağlarda gün hala solmuş değildi.
Pembe ışıklar ve akşam gölgeleri yavaş yavaş zirvelerde
soluyordu. Dik yamaçlarda kırılan rüzgar, uğultuyla
ve çalımla eserek ovaya yayılıyor, orada, derenin
şırıltısına ve kuş cıvıltılarına karışıp, bir ezgiyi,
bir şarkıyı dillendiriyordu.
Koş-Ağaçlı
arabacı,
-Buraya
biz, dünyanın bittiği yer deriz, biliyor musun? diye devam
etti konuşmasına. "Hayatın başladığı yer de
diyebilirsin... Bu akşam kime konuk olacaksınız?"
-Ben
mi? dedi tüccar. Daldığı düşüncelerden sıyrıldı.
"Beni Rus karargahına yakın bir yerde bırak yeter. Komutan
Nurberdiyev'i görmeye gidiyorum. Bu gece ona konak olacağım...
Tanıyor musun onu?"
-Tanımaz
olur muyum, onu kim tanımaz? dedi arabacı. "O meşhur bir
komutan. Bilimli, aydın, fakat kendi milletine ihanet eden biri. Biz
onu böyle tanırız. Sen akrabası mısın? Hoş akrabası olsan
da bir şey değişmez ya. O bizim gözümüzde satılmış
biridir. Çar’ın hizmetkarı. Göğsünde taşıdığı
o madalyaların kime ne faydası var? Barnaul'da, Biysk'te,
Slavgoror'da Rus işgalini haklı göstermeye çalışan,
satılmış biri. Neyse, ordaki karargahında halktan kopuk yaşayıp
gidiyor işte.
Keçe
çadırlar, saz damlı evler ve kerpiç yapılar geride
kalırken, karargaha ait tek sıra barakalar görünmeye
başlıyor. Yol, akevlerin içinden geçip karargaha
doğru uzanıyor.
-Şu
karşında gördüklerin Tuvaların, Şorların obalarıdır,
diyor arabacı. "Onunda gerisinde Savan dağları uzanır. Orada
Sakalar, Hakaslar, Altaylar, Dolgan ve Tufalar yaşar."
Karanlık
vadiyi geçip, garnizonun geniş kapısında duruyorlar. Düz
ovanın ortasında tek tük titrek ışıklar göze çarpıyor.
-İşte
geldik, diyerek dizginleri çekiyor arabacı. Öküzler
duruyor. "İşgal karargahı işte karşınızda."
Yolcu
arabacıya hak ettiği parayı uzatıp, yola devam ediyor. Karargah
az ötede. Bir çeyrek saat sonra da kumandanın
karşısında. Tüccar ona bir zarf uzatıyor.
Kumandan
zarfı açıp, mektubu okumaya başlıyor.
"Adım
Aral. Hatırladın mı beni bilmem? Biricik ağabeyin Aral'ım ben,
diye başlıyor ilk satırlar. Sonra devam ediyor: "Aradan
yıllar geçmiş, yaşım kemale ermiş olsa da, kalbimin,
ruhumun ve bütün varlığımın sahibi olan sana yıllar
sonra bu satırları yazıyor olmak, bilsen nasıl mutlu ediyor beni.
Şu anda kendimi dünyanın en bahtiyar insanı kabul
edebilirim."
"Cancağızım,
sırdaşım, biricik kardeşim! Senden uzakta olsam da, kalbimin hala
yalnız senin için çarptığını bilmeni istiyorum.
Duydum ki, Türk'ün ata yurdu Altaylar'da bir Rus birliğinin
başındaymışsın. Yani senin olmayan bir ordunun başında, Çar'a
hizmet edermişsin. Bunun bir Türk için ne büyük
utanç kaynağı olduğunun farkında mısın? Söz konusu
olan bu kişi benim kardeşim ha, buna inanamıyorum. Bu ne alçaltıcı
bir durum? Orada olduğunu, sana bu mektubu getiren tüccardan
öğrendim. Bir insanın kendi halkına ihanet etmesinden daha
kötü ne var bu dünyada? Bunu içime
sindiremiyorum. Kardeşimin ihanet içinde olduğunu görmek,
kahrediyor beni. Bu ne büyük bir hayal kırıklığı, ne
kötü bir talih? Oysa ben, uykusuz geçen gecelerimde
hep seni düşündüm. Seninle tekrar bir arada olmanın
hayalini kurdum. Her anımı seni düşünmekle geçirdim.
O dağlara, o toprağa ve o insanlara dikkatle bak kardeşim, sana
mutlaka bir şeyler söyleyeceklerdir. Dağlar, şanlı geçmişini
hatırlatacak sana. Rüzgarlar halkının üç yüz
yıllık çilesini dile getirecek ve belki de seni yıllar
öncesine döndürecekler."
"Ayrıldığımız
günü hatırlıyor musun, bilmem? Hani uzak memleketlerdeki
arayışımız bittikten ve tahsilimizi tamamladıktan sonra tekrar
buluşacağımıza dair söz vermiştik birbirimize. Millete
hizmet yolunda seninle yarışa girecektik. En büyük
hayalimiz ise, ahun olmaktı. Geri kalmışlığı, cahilliği,
modern ilme direnenleri yenecek, bütün dünya
Türklüğünü aydınlık yarınlara taşıyacaktık.
Halkımızı aydınlatacak, insanlara yeni bir ruh aşılayacak, yeni
bir silkinişe imza atacaktık. Ne oldu bize?"
"Söyle,
içinde hiç mi bir şeyler kalmadı o günlerden?
Köyünü, öz vatanını özlemedin mi?
Çocukluğumuzun geçtiği yerleri hatırla bir. Baharın
gelişiyle şenlenen ovaları, omuzumuza astığımız
torbalarımızla, uzak köylere mektebe gittiğimiz günleri
hatırla. O topraklar işte şimdi bizi çağırıyor
kardeşim."
"Altay,
benim biricik kardeşim. Daha uyanmanın zamanı gelmedi mi? Öz
yurdumuz için vuruşmanın tam zamanı şimdi. Orada kimler
kaldı acep? Anamızın ve babamızın mezarı o kıraç sırtta
duruyor mu hala? Rüzgarlar uğulduyor mudur o tepede? O
topraklar bizi çağırıyor kardeşim, bizi kendine çekiyor.
İçinde gezindiğimiz bağları, iri kavunlar yetiştirdiğimiz
tarlaları, evimizi, evin ardındaki kuyuyu, elma bahçesini ve
yolumuzun üstündeki o tilki deliklerini hatırla. Sonra
karşı sırtta suyu bol bir pınar vardı hani. Su, dipten
uğuldayarak çıkardı. Üstü ayna gibi parlar
yemyeşil olurdu. Islak toprakta acı çakır dikenleri, ayrık
otları ve sarı beyaz çiçekleriyle çiğdemler
biterdi. Karnımız acıktığında ise, seninle kömeç
toplardık. Büyük bir ateş yakar, közün içinde
kömeçlerimizi pişirirdik. Akşam olunca da atlarımıza
biner, tarlaların içinden, dere yataklarından sürerdik
hayvanları. Avazımız çıktığınca bağırır, kendimizden
geçerdik. Sonra türküler söylerdik ovalarda,
sesimiz karşı tepelerde yankılanırdı... Ah o günler hiç
çıkmıyor aklımdan."
"İşte
o topraklara şimdi düşman girmiş, bunu biliyor musun? Toprak
bizi vazifeye çağırıyor kardeşim. Gelin artık, diyor."
"Yağmurla
birlikte çayırlar nasıl yeşerirdi, ha söyle bana. Ot
dize varır, balaklarımız ıslanırdı. Babamızın öküz
derisinden diktiği çarıklarımız çamur içinde
kalırdı. Yabanda, ıssız ovanın ortasında, koyunlarımızı
otlatırdık. Birbirimizden hiç ayrılmazdık. Kardeşten de
öte bir sevgimiz vardı. Hani bir gün ayağıma katır
basmıştı da, sen oturup ağlamıştın. Arıların seni daladığı
gün de ben ağlamıştım. O günleri hatırlıyor musun?"
"İkimizin
de ayrı atları vardı. Onları arkın kenarında yayar, sonra
sarnıca suya götürürdük. Senin atın doru,
rahvan, benimki ise kurt kulası idi. Ata binmekten nasıl yara
olurdu oturaklarımız.? Sonra da acır, kaşınırdı. Ya evin az
aşağısındaki badem ağacı?... Gün boyu oyunlar oynardık
gölgesinde hani. Altında iri yılanların gezindiği ağaç.
Korkumuzdan nasıl bir solukta tırmanırdık ağaca? Yorulunca
dalların üstünde uyurduk. O günleri özlüyor
musun bilmem? Oysa benim aklımdan hiç çıkmıyor."
"İsmini
düşün bir, babamın sana verdiği ismi. Bunun bir anlamı
yok mu sence? İsim bahttır, isim insanın yazgıdır derler, bu
doğru. İsimlerimiz bizim için işaretti belki de, bir
parolaydı. Hayat kapımızı açan anahtar, yolumuzu
aydınlatan ışık. Ama biz bunu anlayamadık. Ne dersin, tıpkı
yüce dağ Altay ile ulu göl Aral gibi değil miyiz?
Birbirinizi seveceksiniz ama hiç kavuşmayacaksınız, der
gibi. Kaderimiz tıpkı onlarınkine benziyor. Ben, sevgisini her an
sunmaya hazır Aral, sen, eğilmeyen ve bükülmeyen
Altay..."
"Nasıl
bir şeydir şu kardeş sevgisi, bilebilir misin? Sırrı
çözülebilmiş midir? Hep vermek zorunda olduğumuz,
ama hiç alamadığımız bir sevgidir bu. Hatta karşılığı
olmayan tek sevgi... Tarafları kimdir peki bunun? Can ile canan
mıdır, evlat ile ebeveyn midir, ya da Tanrı ile kul mudur ki,
terazinin iki kefesi de eşit olmasın. O, iki tarafın dengede
olduğu tek sevgidir. Aşktan da üstün bir şeydir o. Bir
içe işleyiş, bir et, bir kandır. Onu izah etmek ise,
imkansızdır.
"Sevginin
böylesine coşkun yaşandığı bir iklimde, bazen düşmanlıklar
da şiddetli olabiliyor. Nefretin kime kardeşim? Khıyvaya
tepelerinde düşmanı gözetlediğimiz o gün anlamıştım
bunu. Orada konuştuklarımızı hatırlayabiliyor musun? Nedir seni
inkara götüren şey? Milletine karşı bu kinin sebebi
nedir? Bunu vicdanında sorguladın mı? Biz büyüklerin
kaderi hep böyledir. Terk edilmiş olsak da, sevgimizden asla
vazgeçmeyiz. Siz küçüklerin kaderi ise,
uzaklaşmak ve sürekli kaçmaktır."
"Sana
rüyamda gördüklerimden bahsetmek istiyorum biraz da.
Rüyamda yanan dağlar, kuruyan göller, yönünü
değiştiren ulu bir ırmak gördüm. Yanan dağ sendin,
kuruyan göl ben, yatağını değiştiren ırmak ise,
birbirimize veremediğimiz sevgimizdi."
"Evet,
yanılmıyorsam o göl Aral idi. Yani benimle aynı adı taşıyan
Aral. Rüyamda Aral'a dökülen ırmakların kuruduğunu,
bir yabancı elin ırmakların yönünü değiştirdiğini
ve onları çöle sürdüğünü gördüm.
Aral gibi acı çekiyordum ben de. Sanki aynı bedende
bütünleşmiş gibiydik. O bir insan, bense bir göl
olmuştum. Tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi; gölü
besleyen ırmaklar nasıl kuruyup yok oluyorsa, ruhumu besleyen sevgi
ırmaklarının da kesildiğini gördüm orada. O ırmak,
senden bana akan sevgiydi kardeşim, benim geniş havzamı suluyordu.
Sular nasıl coşkun akar ve göle kavuşursa, senin sevgin de
bana akardı bir zamanlar. Şimdi ise göl susuz, bense sevgisiz
kaldım."
"Oysa
senden esen rüzgarlara ne kadar muhtacım şimdi. O rüzgarlar
ki, sularımı kabartır, köpüklendirir, dalgalandırırdı.
Sevgimizin bitmeyen ifadesiydi bunlar. Tıpkı çocukluğumuzda
oynadığımız oyunlar gibi. Sen durgun suyumu hareketlendirir, ben
sana şarkılar söylerdim. Rüzgarların diliyle konuşurduk.
Sen kuru suluğunu benimkiyle ıslatır, ben sularımı seninkiyle
serinletirdim."
"İşte
böyle bir rüyaydı bizim rüyamız."
"Sonra
beni besleyen ırmaklar kurudu. Sularım ta dibe çekildi.
Bünyemde öldürücü urlar oluştu. Kum ve tuz
şeritleriyle kaplandı havzam. Bir yabancı el içilebilir
suyumu zehirledi. Üstümde gezinen gemiler karaya oturdu.
Balıklar öldü. İskeletleri kaldı yalnız kumsallarımda.
Canlılarım yok oldu. Kuşlarım uçtu, Rüzgarlarım
kesildi, insanlar beni terk etti.. Neler oluyordu bize, niçin
acı çekiyorduk? Kuzeyden esen sert rüzgarlarla kumlarım
dört bir yana savruldu. Suyum hep zehir saçar oldu..
Ağaçlar, bütün nebatat ve geniş havzam hep tozla
kaplandı. Bizi dirilmemecesine öldürdüler kardeşim."
"Sonra
göz yaşları içinde ve gecenin karanlığında her
cisme, her varlığa şöyle seslendim:"
"Ey
güneş yeniden doğ, kötülerin gözünü
kör et! Ey rüzgar yeniden es, kuvvetli soluğunla şu
uğursuz havayı dağıt! Ay, yeniden göster yüzünü,
yurdumun gecelerini aydınlat! Yıldızlar, dökülün
üstüme, sizi kucaklamak istiyor sularım. Ufkumu, bahtımı
yeniden aydınlatın! Eskiden olduğu gibi, yeniden bereketlendirip,
yeniden coşturun sularımı."
"Ben
kurumak üzere olan bir gölüm. Adım Aral. Aslında bir
sevgi gölüyüm ben. Beni sonsuza dek öldürdüler.
Uzak diyarlardaki kardeşim Baykal, küçük kardeş
Balkaş, Issık, Zaysan acıyın bana. Suyunuzu esirgemeyin benden!"
"Yatağımdan
ter içinde uyandım."
"Daha
bir şey yazmak istemiyorum sana. Şimdi kollarımı açmış,
seni bekliyorum. Seni Akhal Teke vadisinde bekliyorum. Rus
yayılmacılığına dur demek için, toplara ve mayın
fırlatıcılara ve mitralyöz kurşunlarına karşı göğsümüzü
siper etmek için çağırıyorum seni. Seni Göktepe
kalesinde bekleyeceğim. Ölüme var mısın? Bu uğurda
akıtacak kanın var mı hala? Varsa eğer, kılıcını kuşan ve
bana koş kardeşim."
"Not:
Altay bölgesindeki kuvvetler de dahil olmak üzere, bütün
birliklerin Kafkasya'daki ana karargahta toplanacağını duyduk, bu
doğru mu? Eğer öyleyse ve sen de orada olacaksan, Çekişler'de
bizimleyken Göktepe'de onlarla olacaksın demektir."
"Her
şeye rağmen seni sevmeye ve seni affetmeye hazır olan kardeşin,
Aral."
****
Kasabanın
az uzağındaki bir tepede kurulu hastanenin üst kat odalarından
birinde oturmuş, dışarıyı seyrediyordu. Açık pencereden
nemli bir rüzgar giriyor, terli vücuduna iğne iğne
sokuluyordu. Yağmur damlaları günün son ışıkları
altında parlıyor, rüzgar ağaçları sallıyor, çam
iğnelerinin ucundan sular damlıyordu. Yer, bodur ağaçlar ve
çimenler ıslaktı. Bitkin ve yorgun hissediyordu kendini.
Açtı üstelik. Sabahtan beri bir lokma dahi koymamıştı
ağzına. Ameliyat henüz bitmişti. Hastanın dudak kenarlarını
birleştiren son dikişleri de atmış, kızın burun tabanından
boynuna kadar olan kısmını sargı beziyle sarmış, işi artık
biraz da oluruna bırakmak gerektiğinin bilincinde, odasına
çekilmişti. Yaranın son halini görmek için
aradan iki haftanın geçmesi gerekiyordu. Bunun için de
beklemekten başka yapılacak bir şey yoktu. Konjenital dudak ve
damak yarığı olan hastalar, aslında kimsenin el atmaya cesaret
etmediği vakalar olmasına rağmen, bu, doktor Aral Nurberdi'nin
ikinci ameliyatıydı. Fakat nedense ilk kez bu kadar
heyecanlanıyordu. Ellerine baktı, hâlâ titreyen
ellerine. Parmakları titremeye devam ediyordu. Neydi bunun sebebi?
Bunu kendisi de bilmiyordu. Meslek hayatı boyunca bir çok
ümitsiz vakaya neşter vurup, bir çok kişiyi hayata
döndürmesine rağmen, bir başka heyecan yaşıyordu bu
gün. Ya iz kalırsa, diye soruyordu durmadan kendine. Üst
dudağı ayıran skatris dokusu geride bir şey bırakacak mıydı
acaba? Flap operasyonu başarılı olacak, ağız, burun ve sinüs
boşlukları birbirinden ayrılacak mıydı?
Belika'ya
günlerce dil dökmüş, yüzünde estetiğini
bozacak en ufak bir iz bırakmayacağına ikna etmişti onu. Telaşı,
korkusu ve heyecanı bundandı. Allah korusun, yara kenarları
fazlaca gerilir, doku biçimsiz bir şekil alırsa, ne yapardı?
Belika'nın yüzüne nasıl bakardı? Bir anda Belika geldi
aklına. Ne güzel, ne alımlı bir kız olacaktı, kim bilir?
Sargılar çözülecek, Belika heyecanlanacak ve
kendini tutamayıp, aynanın karşısına geçecek, orada güzel
yüzüne ilk kez bakacak, sonra ateş gibi yanan yüzünü
doktora çevirecek, onun boynuna sarılacaktı. Tıpkı
romanlarda yazıldığı gibi, bütün acıları son
bulacaktı belki de Belika'nın.
Kızın
yarı baygın gözlerindeki yalvarışı, onun acıyla burkulan
yüzünü, bistürünün çıkardığı
ürpertici sesi ve o iri gözlerden süzülen dolgun
yaşları unutabilir miydi Aral? Hayır, kızın aynada o umutsuz
çehresini bir daha görmek istemiyordu. Buna dayanamazdı.
Attığı dikişler geldi aklına. Evet, meslek hayatı boyunca belki
de en estetik, en muntazam dikişleri atmıştı bu gün. O halde
endişelenecek bir durum yoktu. Huzur içinde hissedebilirdi
kendini.
Üstü
karmakarışık bir masanın başında oturmuş, bekliyordu. Bir
taraftan düşünüyor, bir taraftan rüzgarın
dallarda çıkardığı hışırtıyı dinliyordu. Arada bir
uzaklarda, kardeşi Altay'a gidiyordu aklı. Şimdi nerelerdeydi?
Kimle beraber ve neler yapıyordu acaba? Dağıstanlı tüccar
mektubu götürmüş müydü?
Sonra
bütün bunları unutmak için kağıtları
karıştırmaya başladı. Önünde, yazılmayı bekleyen bir
makale, öyle, açıkta duruyordu. Bir haftadan beri yazmak
isteyip de, bir türlü bitiremediği bu yazıya isteksizce
baktı. Yazılar yer yer çizilmiş, karalanmış, kağıt
örselenmişti. Üstünde kurumuş kan lekeleri vardı
sayfaların. Eline diviti aldı, gözüne çarpan
birkaç cümleyi düzelttikten sonra, tekrar arkasına
yaslandı. Şimdi zamanı değildi bunun.
Sessizdi
ortalık. Gün yavaş yavaş soluyor, güneş karşı
tepelerin gerisinde batıyordu. Ortalıkta yağmur damlalarının
parıltıları vardı. Alt kattan arada bir, hastaların sesi
geliyor, kedilerin çocuk ağlayışını andıran
miyavlamaları duyuluyordu. Kıyıya vuran sert dalgaların sesi
geliyordu uzaktan. Rus garnizonunun ışıkları, sokak lambalarının
sarı, ölgün haleleri, bir de açıklarda demir atmış
birkaç geminin suya vuran ışıkları, net olarak
görülebiliyordu. Şehrin üstüne yavaş yavaş
akşamın esrarlı karanlığı çöküyordu. Ötede
bir sıra dumansı dağlar hala seçilse de, doktor çok
uzaklardaki kendi dağlarını düşündü. Göl,
Ceyhun'un geniş deltası, sonra Karakum sahrası ve onun da ötesinde
Köpet dağları uzanıyordu. Ondan sonrası da Tican nehri, Fars
diyarı... İçinde tarif edilmez bir boşluk, bir burkulma
vardı sanki. Anlam veremediği bu sıkıntı, bütün
varlığını eziyor, yok ediyordu.
Uzun
süre ve hiçbir şey yapmadan bekledi. Bu hüzünlü,
melankolik manzaradan gözlerini ayıramadı bir türlü.
Sonra
tekrar masaya eğildi. Kağıtları karıştırdı. Amasyalı
Minerzade Şerefeddin'in Cerrahiyetül Hariyesi'nden çıkardığı
notlara bir göz attı. Bir kenarda yeni usul cerrahi
teknikleriyle ilgili kitapları sıralanmıştı. Ayrıca bizzat
kendisinin çizdiği şekiller, grafikler, sütür
usulleri ile ilgili şekiller ve üzerinde kısa notların
bulunduğu kağıtlar vardı. Türkistan'ın yetiştirdiği
ahunlara ait el yazmaları, edebi ve siyasi yazılar, mecmualar,
haftalık gazete kupürleri ve karışık kağıtlar duruyordu
masanın üstünde. Daha çok Türkistan
edebiyatının seçkin örnekleriydi bunlar. Furkat'ın ve
Makumi'nin Çağatay edebiyatıyla ilgili divanları,
Devletnazar'a ait bir başka el yazması, daha ilk bakışta dikkat
çekiyordu. Sayfaların arasına ise, küçük
kağıtlar konulmuştu.
Kalktı
kitapları düzeltti. Alttan başka kağıtlar çıkardı.
O gün denediği konjenital dudak ve damak yarığıyla ilgili
bazı şekiller çizilmişti. Bu konunun öncüleri
olan bazı otörlere ait notlar; Velpa'nın denüdasyon ve
sütür teknikleri, 1825 Monnoire'nin prosedeleri ve 1844
Mirault'un ameliyat tarzının şematik resimleri vardı.
Aslında
oldukça sade bir odaydı burası. Duvarlar kireçle
sıvanmıştı. Tahta döşemenin üstünde yıpranmış,
tozlu bir orta halısı, köşede bir komodin, kapı ardında bir
çöp kovası, bir askılık, askılıkta doktorun bozarmış
paltosu ve ameliyat giysileri, kan ve kıymıkla lekeli bir sandalet,
bir paravan, paravanın da arkasında bir hasta yatağı.
O
anda sarı bir zarf ilişti gözüne. Hademe o yokken getirip
bırakmış olmalıydı. Zarfın üstündeki yazıyı
dikkatle okudu. Hive'de, haftalık yayınlanan bir gazetenin adresi
yazılıydı zarfın üstünde.
Açtı,
okudu.
"Tıpta
Modern Terapi Metotları, adlı yazınız elimize geçmiş
bulunuyor. Geleneksel kültürümüzün
mahsullerini yani müziği, şiiri, güzel söz söyleme
sanatını, folkloru ve cırcılığı, psikolojide, psikoterapide ve
psikosomatik gelişmelerde nasıl kullanabileceğimizi izah eden bu
yazınız, inanın bizi çok heyecanlandırdı. Cerrahi ilmi
sizin de buyurduğunuz gibi, aynı zamanda bir bedii meşgale değil
midir? Bu düşüncenize bütün kalbimizle iştirak
ettiğimizi bildirmek istiyoruz, efendim. Quarktan söz
etmişsiniz; yani ses titreşimlerinden. Bu titreşimlerin,
hususiyetle canlı organizmaların psikolojik dengesizlikleri üstüne
ne gibi teskin edici ve iyileştirici tesirler bıraktığını
tafsilatıyla açıklıyorsunuz. Gerçi Tıp tarihimiz
bunun örnekleriyle dolu. İbni Sina ve Farabi, bunu bir tedavi
metodu olarak bizzat uygulamışlardır. Bilinen, fakat uygulanmayan
bu metotları yeniden hayata geçirme uğraşınız bizi çok
mütehassıs etti. Ud, ney gibi musiki aletlerinin çıkardığı
sesler ve rast makamı, melankolide ve hüzünde, rehavi
makamı ise, manik depresivlerde yani hiperaktivite tedavilerinde
yepyeni bir çığır açabilir. Hususiyetle
insanlarımızın son yıllarda karşılaştıkları yıkımlar,
savaşlar, istilalar böyle gayretleri lüzumlu kılıyor. Bu
husustaki gayretleriniz, milletimizin sinesinde, kalbi hala ilim için
atanların, ilim sevdalılarının var olduğunu gösterdiği
gibi, kültür tarihimizin de zenginliklerini gözler
önüne seriyor. Bu ümitsiz yıllarda, bu tür ilmi
arayışlar karşısında heyecanlanmamak elde değil. Hülasa,
Türkistan coğrafyasında Ahunluğun hala yaşadığını sizin
gibi münevverler sayesinde öğrenmiş bulunuyoruz. Sizler
ülkemizin ilim elçilerisiniz. Yol göstericisi,
aydınlatıcılarısınız. Ahunluk denilen geleneksel kurumun hiçbir
zaman ölmeyeceğini de ispat eden alimlersiniz."
"Bütün
düşüncem, tarihi, içtimai ve kültürel
birikimlerimizi modern ilimle birleştirip, insanlığın hizmetine
sunmak, diye tarif ettiğiniz bu gayretleriniz sizi ne ulvi bir
mevkiye oturtuyor, bilebiliyor musunuz? İlim muhakkak ki en büyük
rehberimiz. Ve tabii ki, bu bilgilerle mücehhez bir gençlik
yetiştirip, bu gençliği büyük, kadim ve fakat
sindirilmiş milletimizin hizmetine sunmak şerefli bir uğraştır.
Bu yolda hiçbir menfaat gözetmeden bir ahun gibi
çalışmak, ancak sizin gibi insanların harcıdır. Sanat ve
ilimde yeterli seviyeye erişememiş bir millet, medeni ülkeler
safına erişebilir mi? Medeni milletler camiasının bir ferdi
olabilir mi? O halde önce ilmen yücelmek lazım. Eğitim ve
öğretim en büyük meselemiz. Türkistan'ın bütün
medreselerinde modern ilme geçmek, modern eğitim ve öğretim
usullerini uygulamak, dünyevi ilimlerin, zaman geçirmeksizin
medreselerde okunmasını sağlamak, Ceditçiliğimizin de
gereği. İslami aydınlanmanın yanında, ilmi tekamül, Türklük
şuurunun yerleşmesi ve muasırlaşma konularında ülkemizin
bütün medreselerinde konferanslar vermenizi istiyoruz
sizden. Bu husustaki gayretlerinizden dolayı sizi tebrik ediyoruz.
Yazınız için hususi bir sayfa ayırıp,
en kısa zamanda neşredeceğimizi bildirir, saygılarımızı
sunarız."
Doktor
yazıyı okuyup, zarfla birlikte bir tarafa koyduktan sonra,
hatıralarını yazdığı defteri önüne çekti, son
satırları okumaya başladı.
"Bu
arayışlarım devam ederken, geçende zavallı, oldukça
çirkin ve terk edilmiş bir kız getirdiler bana. Kızın adı
Belika idi. Hayattaki tek yakını olan halasını da kaybettikten
sonra, yapayalnız kalmıştı. Babası ise, o çok küçükken,
Khıyvaya tepeleri önündeki savaşta şehit düşmüştü.
Türklük için kanını akıtan bu insan, sanki ilahi
bir seslenişle yetimini bana emanet ettiğini söylüyordu.
Kızın gözlerindeki büyüleyici ışıktan ben o gün
bunları anladım. Babası silah arkadaşımdı demek. Karanlığın
içinden çıkıp, ölüme dolu dizgin at
sürdüğümüz o günü nasıl unutabilirim?
Altay'ın pervasızca kalabalığa dalışını, palasını yandan
savuruşunu ve o gece onu korumak için çırpındığımı
da unutamam. Bu kız o günleri hatırlatmıştı bana. Ve o
kanlı tablonun armağandı. Belika, Altay'ın yokluğunda, kendimi
feda edebileceğim bir insan olarak karşıma çıkmıştı. O
şimdi bütün saflığı ve bütün güzelliğiyle
karşımda duruyordu. Altay'dan sonra hiçbir insana bu kadar
yakınlık duyduğumu hatırlamıyorum. Peki bu yakınlığa bir ad
vermek gerekmez miydi? Bu alakanın sebebi neydi? Neydi onda beni
çeken şey? Bunu bilemiyordum. Ya üç harften
oluşan o tılsımlı kelime? Bunu değil ona söylemek, yalnız
kaldığımda kendime bile itiraf edemiyordum. O şimdilik, benim
karanlık dünyamı aydınlatan biricik ışığımdı."
Yazı
sayfalar boyu devam ediyordu. Doktor sayfaları çeviriyor, ve
en son yazdıklarını okumaya devam ediyor.
"Müellifin
şimdi kendine has o anlatış biçimini, bedeni hazları
anlatırkenki ustalığını düşünüyorum. Her satır
ve her paragraf beni derinden etkiliyor. Sonra başımı kaldırıp
tekrar Aral'a bakıyorum. Bazı kitaplar böyledir, bitmesini
istemezsiniz. Her satırını ve her cümlesini tekrar tekrar
okumak istersiniz. Bir tek bu eserini seviyorum Devletnazar'ın.
Ondaki hüznü, duygusallığı başka eserinde görmek
mümkün değildir. Evet, bu benim baş ucu kitabım oldu.
Ona dokunuşun ve duyuşun müellifi demek geliyor içimden.
Her şey o kadar yalın, fakat bir o kadar da etkileyici."
Sonra
şu cümleleri yazıyor defterin sonuna:
"Bir
Ağustos akşamının puslu karanlığı çöküyor
şehrin üstüne. Denizin üstünde adeta uyuyor
gemiler. Hareketsiz ve ışıl ışıl. Bir yaz akşamında, huzursuz
ruhumla, yalnız bir geceye hazırlanıyorum. Aral sırtları sessiz.
Sahilden gelip geçenlerin seslerini duyuyorum neredeyse.
Penceremin önüne arada bir kuşlar konuyor, ben onlara
küçük ekmek parçaları atıyorum. Sonra
tekrar kitabın ilk sayfasına takılıyor gözlerim, okuyorum:
İsteksiz ama defalarca okuyorum. Bu bölüm beni öylesine
etkiliyor ki, defalarca okumak geliyor içimden. Boş koridorda
birinin ayak sesini duyuyorum. Artık gitmeliyim. Gün yavaş
yavaş dönüyor. Uzakta bir tankerin demir alışını
seyrediyorum. Kıyıda küçük tekneler, aksi
istikamete doğru gidiyorlar. Uzaktan motorların seslerini
duyuyorum. Kuşlar aniden havalanıyor ve karanlık gökte
kayboluyorlar."
"Ameliyat
başarılı olacak mı acaba? Bu gün bu tekniği ilk kez
kullandım. Belki de Türk hekimleri arasında bunu ilk kullanan
benim. Olsun, Belika her şeye değer. O benim biricik sırdaşım,
arkadaşım, kim bilir belki de..."
"Gitmeliyim
artık. Onu son bir defa kontrol etmeliyim. Dokuyu zorlamamasını,
yara kenarlarını emmemesini, hatta öksürme, aksırma gibi
refleks hareketlere dikkat etmesini söylemeliyim ona."
Defteri
kapadı, odadan çıktı.
Hastanenin
dar, basık koridorunda tek başına yürüdü,
Belika'nın yattığı odaya bir göz attı. Kız yatağının
içinde mışıl mışıl uyuyordu. Uyandırmaya kıyamadı.
Dışarıya çıktı. Karanlıkta rıhtıma kadar başı önde,
dalgın, düşünceli yürüdü.
Az
sonra, aydınlık taş döşeli bir yola saptı. Burası iki
tarafında sıra sıra hava gazı lambalarının sıralandığı
şehrin en işlek caddesiydi. Hala gelip geçenler vardı
sokaktan. Dükkanlar yeni kapanmıştı. Tek tük atlı
askerler geçiyor, nalları ıslak taşların üstünde
takırdıyor, sokak satıcıları yavaş yavaş tezgahlarını
topluyordu. Gaz lambalarının sarı haleleri altında toplanmış,
ayak üstü konuşanlara askerler son uyarılarını
yapıyordu. Aral döndü baktı onlara. Sonra sokak
lambacısının peşine düşüp, evine doğru yürüdü.
Paltosu omuzunda, kalabalığın arasından geçti. Yağmur gün
boyu yağmıştı anlaşılan. Az aydınlatılmış sokaklar, ıslak
kaldırımlar, Aral'ın kıyıya vuran dalgaları ve bezgin, yorgun
insanlar. Her şey bir hüznü yansıtıyordu o akşam.
Doktor ümitsiz duygular içindeydi. Küçük
dalgaların şırıltısını dinleyerek, yorgun, bedbin, omuzları
düşük, bekarhanenin yolunu tuttu.
Sular
kıyıdaki yosun tutmuş kayalara çarpıyordu. Gece, koyu
sularının üstüne sabırla örtmüştü
peçesini. Yoğun sis, daha uzakları görmeyi
engelliyordu. Aral durdu, yine uzaklara, o sis bulutunun gerisindeki
dağlara baktı. Ceyhun'un yorgun akan sularını, Karakum çölünü
ve onun da gerisindeki uçsuz bucaksız yurdunu düşündü.
Nasıl da sindirilmişlerdi öyle? Ruslar acep Hazar'ın ötesine
geçmişler midir? Ellili, atmışlı şimdi de yetmişli
yıllar... Bunun sonu gelmeyecek miydi? Bu oburluk ve bu gözü
dönmüşlük daha ne kadar sürecekti? Milletinin
çektiği sonu gelmez çileleri düşündü.
Seyhun'un üst havzaları Aral boyları, uçsuz bucaksız
Kazak bozkırları, Manas'ın yurdu ve Altaylar, şimdi bütün
topraklar onlarındı. 1552’den beri büyük Rus
yürüyüşünün belki de son durağıydı
burası. Büyük Türk diyarına demirden bir kelepçe
vurmanın üç yüz yıllık hikayesi...
"Yurdum
benim, ana yurdum, ata yurdum! Çocukluğumun geçtiği
bozkırlar... Atlarımızı hürce koşturduğumuz, serin
gecelerinde yıldızların altında korkusuzca yattığımız,
göğünde turnaların, kazların nazla süzüldüğü
yurdum. Irmaklarında yıkandığımız, kıyılarında koşturduğumuz
merhametli yurdum. Şimdi sıra sende demek. Salyasını saçarak
gelen düşman, şimdi seni kirletecek. Dünyada bir eşi
dahi olmayan kadınlarının iffeti kirlenecek, yaşamaya doymayan
yavruların yetim kalacak, yiğitlerin savaş meydanlarını
dolduracak. Ah bu prangaları kırabilecek miyiz?"
"Beni
sen büyüttün. Suyumu, ekmeğimi sen verdin. Suyu bol
ırmaklarında serinledim. Dağların bana büyüklüğü,
ululuğu, yüceliği öğretti. Nefes için hava,
çatlamış dudaklarıma içilebilir su verdin. Hayat
verdin, güneş verdin, ay ve sayısız yıldızlar verdin.
Benden istediğin nedir, söyle bana. Şu değersiz can mı? O
can sana kurban olsun. Kanım sena helal olsun. Bekle beni, bütün
mevcudiyetimle geliyorum. Ölmek için, kanımı akıtmak
için ve gerektiğinde can almak için geliyorum."
"Yurdumun
sokakları, evleri, sindirilmiş insanları, işte karşımda. Aşkım
yoktur benim. İdeallerimdir aşkım. Başka aşk da istemiyorum.
Aşkım vatanımdır. Araldır, Altaydır. Balkaştır, Baykal ve
bütün Türkistandır. Sevgimi senden başka kimlere
verebilirim ki."
Sokaklar
boş, ıssız ve karanlık. Aral kıyılarından esen serin rüzgar,
doktorun ateş gibi yanan alnını serinletiyor. Pencerelerden
bahçelere sarı ışıklar düşüyor. Yerler çamur.
Uzaktan hala dalgaların sesi duyuluyor. Aral Nurberdi Bey, ara
sokaklardan ilerliyor. Cebindeki silahı yokluyor. Eli kaputunun sağ
cebinde. Sıcak kabza avucunun içinde. Su dolu çukurların
üstünden atlıyor. Kaldırımlardan gelip geçenlerin
ayak seslerini dinliyor. Eve epey yol var daha. Şu açık
sahayı da geçince artık korkulacak bir şey yok.
Bu
gün de pusuya yatmışlar mıdır acep? Gözlerini kısarak
karanlığa bakıyor. Parmağı tetikte, o yandan gelen sesleri
duymaya çalışıyor. Vücudu alev gibi yanıyor. Karşı
sokakta bir gürültü, bir mekanizma sesi, bir çelik
şakırtısı duyuyor. Çıkmaz bir sokağın içinde üç
beş kişi Ruslar olmalı bunlar. Avuçları ter içinde,
hareketsiz bekliyor orada. Buğulanan gözlüğünü
çıkarıyor, siliyor tekrar takıyor. Kalbi göğsünden
fırlayacakmış gibi atıyor. Yüreğinin üstünde bir
sıcaklık. Karanlığı seçinceye kadar orada bekliyor.
Birinin
aniden, duvara dayalı su fıçılarının üstüne
sıçradığını görüyor. Adam çevik bir
hareketle dama tırmanıyor. Aşağıda dört kişi daha var.
Onlar duvar dibinde kaynaşırken Aral tetiği çekiyor.
Patlama yırtıp geçiyor karanlığı. Ortalığı bir
cayırtıdır kaplıyor. Mermilerin çıkardığı keskin ışık
çizgileri karanlığı deliyor, doktorun bulunduğu kerpiç
duvarın kenarından iri parçalar koparıyor. Doktor bilerek
tek tek ateş etmeye devam ediyor. Damda birinin aniden iki büklüm
olduğunu, sendelediğini ve muvazenesini yitirip büyük bir
gürültüyle fıçıların üstüne
yuvarlandığını görüyor. Bu şaşkınlığı fırsat
bilerek çıkmaz sokağa ateş etmeye devam ediyor.
Dört
tabancadan çıkan kurşunlar karanlığı delerek üzerine
yağıyor Aral'ın. Ortalık birden hareketleniyor. Mermiler duvardan
parçalar kopartırken o, bir başka sokağı dolanıyor. O
köşeden ateş etmeye devam ediyor. İçinde korkudan eser
yok. Ruhunu bir öldürme arzusu kaplıyor. Hiçbir şey
umurunda değil artık. Çalışmak, mücadele etmek ve
uzak illerde konferanslar vermek. Şimdi savaşmak zamanı. Köpet
dağlarına gidip, ölme zamanı. Kurt bakışlı savaşçılarla
Rus'a ölüm olup yağmak zamanı.
Damın
arkasını dolandı. Adamlar çıkmaz sokağın içindeydiler
hâlâ. Patlamalar akşam karanlığını yararken o bir
damın başına çıktı. Sürünerek gidip, bir kerpiç
bacanın arkasına saklandı. Ve oradan bastı kurşunu. Ruslar
çıkmaz sokağın içinde sıkışıp kaldılar. Üçü
hemen oradan uzaklaşırken, iki kişi yerde can veriyordu.
Aral
aşağıya indi. Karanlığın içinde yığılıp kalan iki
adamı aradı. Birden bir merminin paltosunu sıyırarak geçtiğini
fark etti. Biri yerde feci şekilde can veri- yordu. Adamın
göğsündeki bir delikten kanın yavaş yavaş sızdığını
gördü Aral. Orada sırtını duvara vermiş bir başka
adamla göz göze geldi. Adam sol elinde tuttuğu tabancasını
Aral'a doğrultup, ateş etmek üzereyken, Aral kalan kurşunları
adamın göğsüne boşaltıp oradan uzaklaştı.
Artık
hastaneye dönebilirdi. Belika'yı daha fazla bekletmemeliydi.
Onu uyandırmalı, yol hazırlığını yapmalı ve şehri alelacele
terk etmeliydiler.
1869.
Kızılsu. Hazar'ın doğusundaki kireçli tepelerinin üstüne
uzanmış, düşmanı gözetliyorlardı. Yerde, rüzgarın
Karakum sahrasından sürüp getirdiği kurumuş, sert
dikenler vardı. Ortalık sessizdi. Sahilde çıkarma
gemilerinden boşalan askerlerin koşuşturmaları, komut sesleri ve
boğuk haykırışları duyuluyordu. Tepede esen uğultulu rüzgar,
iki adamın konuşmalarını, kıyıyı döven sert dalgaların
sesine karıştırıyordu. Hive'de, ayrılmalarının üstünden
tam iki buçuk yıl geçmiş, kader onları yine bu
çıplak tepenin üstünde buluşturmuştu. Küçük
kardeş sessiz sakin, düşmanı gözetlerken, büyüğünün
gözlerinde kavuşmanın şen ışıltıları vardı.
Aral,
göz altlarına tutunan çamuru silerek,
-
Demek öyle ha?... dedi kardeşine. "Hala orada, o evde ve o
kızla birliktesin?... Hive'de durumlar nasıl?"
Altay,
dürbünü indirmeden,
-
Kötü, dedi. "Hem de çok kötü. Daha
kötü olacağını sanmıyorum. Halk sindirilmiş. Elinden
bir şey gelmiyor. Yol gösteren de olmayınca bir yığından,
hatta bir sürüden farkları kalmamış. Öyle
tepkisizler ki..."
-
Ya öyle mi? dedi Aral, bakışlarını yerdeki ak topraktan,
küçük, keskin taşlardan ve midye kabuklarından
ayırmayarak, "Peki kızdan ne haber?"
-
Katya'dan mı?...
-
Ne bileyim ben. Katya mıydı adı, Katherina mıydı, ondan söz
ediyorum.
Altay
dürbününü indirdi. Dudakları belli belirsiz
titriyordu. Yutkundu. Ağabeyi, yüzüne dikkatle bakıyor,
lafı hep oraya getirmek, yarasına basmak istiyordu. Bunun
farkındaydı Altay.
-
Sarılmış bir tütün olsaydı tüttürürdük
şurada, diye alakasız bir laf etti önce. Sonra derin bir iç
geçirdi. "Ondan maalesef vazgeçemiyorum Aral."
dedi. "Kurtulmam imkansız. O ruhumun ilacı sanki. Hayatıma
mana katan tek varlık. İnanmayacaksın ama, bu hususta elimden bir
şey gelmiyor."
Aral
da iç çekti kardeşi gibi. Bitmiş olduğunu sandığı
sevdanın devam ettiğini öğrenince, üzüntüsünü
gizleyemedi. Ta uzaklara baktı. Uzun bir sessizlikten sonra,
-
İnanamıyorum, dedi. "Bu nasıl olabilir? Sen ve bir Rus kızı,
bunu düşünemiyorum bile. Birazdan bize saldıracak olan şu
düşmana mensup bir kız... Oysa, Türkmen güzelliğinin
üstüne bir başka güzellik var mı bu dünyada?
Sen tutmuş, eş olarak bir Rus kızını seçmişsin kendine.
Delilik bu, hatta saçmalık. Üstelik bunu yapan benim
kardeşim. Yazık..."
Altay,
ağabeyi Aral'ın konuşmalarını dinlemiyormuş gibi, uzak ufukları
seyrediyor, Katya'yı düşünüyordu. Ağabeyinin
sözleri, diken gibi yüreğine batıyor, onu acıyla
kıvrandırıyordu.
-
Onu tanıdıktan sonra hiçbir şeye kendimi veremiyorum, dedi.
"Benim kaderim de böyleymiş, ne yapalım? Ruhumu kendi
avuçlarında tutan kuvvetli bir varlıktır o. N'olursun
ayıplama beni. Kader bunun böyle olmasını istemiş. Elimizden
de bir şey gelmez."
-
Tam da düşündüğüm gibi. Biz öyle tutkulu
insanlarız ki, bu tutkumuz çoğu zaman başımıza telafisi
mümkün olmayan işler açıyor. Mikrop vücudumuzu
yok edip eritse de, vazgeçmiyoruz bundan. Bu kız da seni
bitirmiş anlaşılan. Eskiler mankurt derlermiş böyle
kişilere. Şimdi de benim kardeşim mankurt olmuş. Bu kör bir
esaret, hatta bütün mevcudiyetini küle çeviren
bir ateştir. Bunun farkında mısın bilmem? Ama mutlaka bu
mahkumiyetten kurtulman gerekiyor kardeşim. Yoksa..."
-
Yoksa ne?
Aral'ın
gözlerinin içine ilk defa baktı Altay.
-
Gerisini düşünmek bile istemiyorum. Belki senin için
pek manasız ama, benim için ölümle eş değer bir
şey bu. Kısaca, seni kaybetmek istemiyorum.
-
Tuhaf, ben de tam tersini düşünüyordum. Softalık,
hatta bağnazca bir düşünce olarak yorumluyordum bunu.
Sağlıklı, genç bir erkeğin, güzel bir kızla beraber
olmasında ne kötülük var? İşte karşındayım. Her
parçamla, her halimle ben hala eski Altayım. Beni niçin
değişmiş görmek istiyorsun? Değişmedim ki, buradayım.
Hiçbir zaman da değişmeyeceğim. Ayrıca, bunu, bu günkü
baskında fazlasıyla ispat edeceğim. Şaşıyorum sana doğrusu.
Sonra durdu, acı bir tebessümle, "Ee, senden ne haber?"
dedi. "Buhara'dan sonra tahsiline devam edecek misin?"
-
İstanbul'a gitmeyi düşünüyorum, dedi Aral. "Orada
tıp tahsili yapmak istiyorum."
Altay,
aralarındaki soğukluğu dağıtmak istermiş gibi, kardeşini
kucaklayıp,
-
Peki, senin kızlarla aran nasıl? diye sordu.
-
Kızlara ayıracak zamanım olmadı hiç.
-
Ya demek öyle?... Biliyor musun, ben de senin gibi uzaklara
gitmeyi düşünüyorum.
Aral'ın
yüzü birden aydınlandı.
-
Öyle mi, dedi. "O halde benimle İstanbul'a gel!"
-
Olmaz, Katya'yı bırakamam. Petersburg'da, İmparatorluk Askeri
Akademisine girmeyi düşünüyorum. Katya'ya bu hususta
söz verdim."
Aral,
yeis içinde,
-
İnanamıyorum, dedi. "İnanamıyorum. Bunu nasıl
düşünebilirsin? Sen ha, bir Rus subayı olmak... Şu anda
yurdumuzu işgal edenlerin içinde bir işgal subayı... Hani
söz vermiştik birbirimize, unuttun mu? Ahun olacak ve ülkemizin
en ücra köşelerine kadar gidip, halka hizmet edecektik."
-
Bilemiyorum, çok çaresiz hissediyorum kendimi. Ruhumda
sanki fırtınalar kopuyor. Ondan vazgeçmem imkansız. Ona
karşı koyacak gücüm yok. Petersburg'a gideceğim ve o
askeri akademiye yazılacağım. Ne pahasına olursa olsun yapacağım
bunu. Bir Rus subayı olarak yetişsem de, yapacağım bunu. Aral,
bütün bunlar için üzülmeni istemiyorum.
Buna ben de dayanamam. Sana şunu söylemeliyim ki, sevgin hep
içimde olacak. Onu Katya'nınkiyle birlikte kalbimin en mutena
köşesinde saklayacağım. Unutma bunu!
-
Aman Allah'ım, bu ne korkunç bir şey? Yani, dört yıl
sonra seni kendi milletine kurşun sıkarken göreceğiz, öyle
mi? Bu kız seni bitirmiş aslanım, yok etmiş. Hatta zehirlemiş.
Evet evet, kanına girmiş bu kız senin.
-
Onun hakkında böyle düşünmeni istemiyorum. Hatta bu
konuyu kapatsak iyi olur. Birbirimizin kalbini kırmayalım. Sözün
kısası, iyi bir okulda, seviyeli bir eğitim görmek istiyorum,
o kadar. Bunda hiçbir kötülük görmüyorum
ve senin de bu şekilde düşünmeni istiyorum. Ayrıca
endişelenmene gerek yok.
Aral
diretti. Ağabey olarak ağırlığını, ikna kabiliyetini kullanmak
istedi.
Hatta,
-
Anlaşılır gibi değil, deyip, sert toprağı yumrukladı. "Seni
yalnız bırakmamalıydım. Senin adın Altay unutma. Bu isimleri
babamız boş yere vermedi bize. Her şeyini inkar etsen bile, seni
bir düşman olarak görmeye devam edecek onlar. İnsanın
kendi değerlerini ebediyen inkar etmesi mümkün değildir.
Hele benim tanıdığım Altay, bunu hiç yapamaz. Of neyse, bu
gün pek lüzumsuz şeyler konuştuk seninle... Sayıyor
musun, kaç top oldu?
-
On altı, dedi Altay.
-
Yaklaşık iki bin kişiler. Şu yanaşan altıncı gemi. Gitsek mi
artık?
Aral,
seyrek, kara sakallarına yapışan dikenleri sıyırıp, ayağa
kalktı. Aşağıda bekleyen atların horultularını, kuru dikenleri
kemirişlerini, yeri döven ayak seslerini duyuyordu. Gün
kararmak üzereydi. Bir saatten beri tepenin başındaydılar.
Rüzgarın savurduğu kumlar kayalara çarpıyor, yüzlerini
kamçılıyordu. Arkada uçsuz bucaksız bozkır,
önlerinde ise Hazar'ın karanlık suları uzanıyordu. İkisi de
endişeli ve gergindiler. İki yabancı gibi, bakışlarını sürekli
kaçırıyorlardı birbirinden. Altay'ın dirseklerinde ve
dizlerinde sıyrıklar vardı. Usul usul kanıyor, fakat oralı bile
olmuyordu. Yerdeki keskin, küçük taşlara
dirseklerini dayamış, bekliyordu hala. Dürbünü
gözlerine götürdü, ama bir şey göremedi.
Aral, döndü baktı ona. Karanlıkta kardeşinin
yabancılaşmış sert çehresini dikkatle gözden geçirdi.
Nasıl da değişmişti? Rüzgar, denizden taraf tuz ve yosun
kokularını getiriyordu içerlere. Birbiri ardına gemiler
yanaşıyor, tahta iskelelerin üstünden top arabaları ve
rampalar indiriliyordu. Erzak ve mühimmat yüklü
arabaların bekletildiği kıyıda hummalı bir çalışma
vardı. Bir başka köşede deve ve katır kervanları, çuvallar,
yükler, malzeme sandıkları göze çarpıyordu.
Altay, kıyıda kaynaşan düşman filosunun üstünde
dürbününü son bir kez gezdirdikten sonra, ayağa
kalktı. Üstünü başını silkeledi. Tekerlek
gıcırtılarını, piyadelerin, süvari bölüklerinin
ve bataryalar etrafında koşuşturanların sesini duydu.
Altay,
parmağıyla topları işaret ederek,
-
Bunlar anamızı ağlatır bizim, dedi. "Dumanımızı
attırırlar valla. Kullanmalarına fırsat vermemeliyiz."
-
Şunlar Dragun değil mi Allah aşkına? Püf, amma kalabalıklar.
En azından beş yüz kişi varlar?
-
Şu kenarda bekleşenler de, Kuban ve Terek atlıları. Asıl onlara
dikkat etmek lazım.
-
Dört süvari bölüğü saydım, dedi Aral.
"Piyade ne kadar sence."
-
İki tabur kadar var.
-
Haydi, vakit kaybetmeyip gidelim artık.
Tepeden
aşağı indiler.
Göğüslerine,
adeta dökme demirden bir ateş oturmuş, nefes almalarını
engelliyordu. Bir ara Aral, kardeşini dirseğinden tutup, kendine
doğru çekti ve doyasıya öptü.
Altay
şaşkınlıkla, onun karanlıkta ışıldayan, ıslak gözlerinin
içine bakarak,
-
Bu niye ha? dedi.
-
Hakkını helal et kardeşim! Kendine mukayyet olmanı istiyorum.
Meydanlarda seni kollamaktan bıktım artık. Bırak biraz da ben
savaşayım gönlümce. Deli gibi dalma içlerine.
Gözüm hep üstünde olacak bilesin! Seni kaybetmek
istemiyorum. Ha bak, o Rus kızının seni değiştirip
değiştirmediğini de göreceğiz. Aşk insanın cesaretini
kırar derler ya.
Altay,
yine o acı tebessümüyle,
-
Kimse değiştiremez beni, dedi. "Katya bile..."
-
Yine söylüyorum, seni kaybetmek istemiyorum. Ne savaşta,
ne de o kızın kollarında...
-
Seninki, boş, yersiz bir düşünce. Bu sabah işlerini
bitiririz, görürsün. Beni bilirsin, savaşta hiç
bir şeyi gözüm görmez.
-
Peki, sen gene de kendine dikkat et! Ancak şu toplar, mayın
fırlatıcılar yok mu, korkutuyor beni.
-
Kaygılanma, nasıl olsa yarın hepsi bizim olacak. Baskın
basanındır.
Karşılıklı
gülüştüler. Fakat, acıydı gülüşleri.
Zaman, sanki, eski sıcaklığı alıp götürmüştü.
Gök
simsiyah uzanıyordu üstlerinde. Uzakta, Hazar'ın silik ufkunda
son bir kızıllık göze çarpıyordu sadece. Göğün
uzak derinliğinde tek tük yıldızlar parlayıp sönüyordu.
Baskın için bulunmaz bir geceydi.
Atlarına
atladılar. İkisinin de bedenini yakıcı bir sıcaklık
kaplayıvermişti şimdi. Önlerinde engelsiz, ulu bozkır...
Bastılar kırbacı. Atlar hendeklerin üstünden aştı.
Gemlenmiş ağızlardan karanlığa köpükler uçuştu.
Kuru, soğuk çöl rüzgarı suratlarını kamçıladı.
Yer, ayaklarının altında gümbürdedi. Atların karın
vuruşları, toprağın çizgi çizgi geriye kayışı ve
ter kokusu daha da coşturdu onları. Tıpkı eski günlerde
olduğu gibi... Kamçılar havada şakladı. Çatal
kabzalı Asya tüfekleri sırtlarını dövdü. Dehşetli
bir savaşma arzusuyla engelleri aşıp karanlığa doğru at
sürdüler. Yüreklerinde bir kor, solukları ateş
gibiydi ikisinin de. Ölüm şimdi vız geliyordu onlara.
Evet savaşmak zamanıydı şimdi, ölmek ve öldürmek
zamanı...
Çeyrek
saat sonra, karargahtaydılar.
Vadiye dolu dizgin girdiler.
Orada
onları Birleşik Türkmen Kuvvetleri Komutanı Berdi Murat Han
bekliyordu.
Etrafları
birden sarıldı.
Atlar
soluk soluğa kalmış, horulduyorlardı. Ayakların altında kum
hışır hışır... Ortalığı bir heyecan dalgası kapladı.
Karanlığın ortasında palalar ışıldıyordu. Kuma uzanmış
savaşçılar da gelip, çadırın önüne
toplandılar.
Berdi
Murat Han çadırından çıktı. Orada ayak üstü
bir süre konuştular.
Kumların
üstünde yakılan ateşlerin kızıl alevleri titreşiyordu.
Boğucu bir hava vardı vadinin içinde; Ateşler söndürülünce,
ortalığı kesif bir karanlık sardı. Gök sıkıntılı; puslu
ve karanlıktı. Az ötede dinlenmiş atların bekletildiği kara
yığın, zor seçiliyordu.
|