| |
Hatun Getir, Bey Doğursun
"Yiğitleri
mürüvvetlû Kocaları taatlü ve hürmetlû
Oğuz"
(Meçhul
bir ozanın sözleri.)
Yazıda,
kızgın güneşin altında, Bekmişli köyüne doğru
bir yol uzanır. Üstü kalın bir toz tabakasıyla kaplı
yol, bor tarlaların, irili ufaklı höyüklerin arasından
geçerek, bozkır boyunca uzar. Sağda solda, çamur
sıvalı kerpiç evler ve maziyi hatırlatan kıl çadırlar
görürsünüz. Bunlar, on iki bin çadırlık
kesafetiyle ta Hazar ötesinden gelip, Barak bozkırına yerleşen
Beğdili Türkmenleri'nin düze yayılmış köyleridir.
Yol
burada, adeta tarih gibidir. Her yolcuya ve her kafileye geçiş
kolaylığı sağlar. Düze yayılmış Türkmen köylerini
birbirine bağladığı gibi, imparatorluk ordusunun Suriye
bozkırına, oradan orta Arabistan'a ve Belih suyu üstünden
İran yaylasına geçişinde önemli bir güzergah
oluşturur. Yazın un gibi ufalanmış toz tabakasıyla kaplı
sathını, kışın kara, yapışkan bir balçık örter.
Yolun üstünde İskan bölüklerinin bakımlı
atlarının toynak izlerini görürsünüz.
Türkmenlerin binit ve yükletleri, Tayy, Milli ve Aneze
araplarının geride bıraktığı çopur izleri de görürsünüz.
Bunlar tarihin izleridir. Atlar ve çelik çemberli
arabalar gürültüyle geçer üstünden.
Kafileler, içi su dolu derin çukurlar ve teker
sıyrıkları bırakır ardında. Etrafta, eski eşyalar, paslı
çiviler, nal parçaları, kösele artıkları
görürsünüz. Hendeklerde eti sıyrılmış,
yunmuş, yıkanmış hayvan iskeletleri... Uzak ufkun berisinde kül
sütunları, daha da ötede Suriye semaları...
Rüzgar
ekin saplarını karıştırır; diken yığınlarını götürüp
dere yataklarına yığar. Puslu gökte akbaba ve karga
sürüleri... Bozkır, iç çeker, inler;
dalgalı, pürüzsüz bayırlarıyla, sapsarı bir deniz
gibi uzar önünüzde. Ayın, Türkmen kılıcı gibi
parladığı aydınlık gecelerde ise, bozkırı canlandıran Türk
ışıklarını görürsünüz.
*
* *
Öğlenin
kara sıcağında, yolun kıyısında, yana yıkılmış atının baş
ucunda bir yolcu beklemektedir. Atın tozlu burun deliklerinden iki
ince kan şeridi sızmaktadır. Toprak, sıcak kanı daha orada
içmektedir. Derviş kılıklı bitkin adam, atın ipeksi
boynunu şefkatle okşarken, yol arkadaşının arka ayaklarıyla
yeri çiziktirişini seyretmektedir. Hayvanın perdelenen göz
aklarına, bir körük gibi inip kalkan göğsüne ve
sonsuza dek kapanan gözlerine bakmaktadır. Saniyeler geçip
gidiyor... Bir iki gerilmeden ve sıcak bayırlara son bir kez
baktıktan sonra da, hayvanın kıyak başı toprağa düşüyor.
Yolcu sessiz ve ağlamaklı... Yol arkadaşına son görevini
yapmak için yerinden doğruluyor, ağır gövdeyi hendeğe
sürüklüyor. Eğeri ve koşum takımlarını sırtlayıp
tekrar yola koyuluyor. Atın ağır cüssesi ise, hendeğin
içinde, ışık kıpırtılarının gerisinde kalakalıyor.
Canı
sıkkın, gönlü kırık ve yolda binitini yitiren adam,
aslında ne bir gezgin, ne de Allah dostu bir ermişti. O, garp
vilayetlerinden, At-Çeken elinden gelip, güneydeki bu
Türkmen bölgesinde, Bekmişli Toraman Bey’i ziyarete
giden eski bir savaşçıydı. Toraman Bey’in silah
arkadaşıydı. Silah arkadaşından da öte kan kardeşiydi
onun. Osmanlının Karaman Eli'ndeki Boz Koyunluları dağıtışından
sonra yollara düşen Köpekli Avşarlarından biriydi. Uzun
süren başkaldırı döneminden sonra dersini almış,
sersemlemiş bir Türk idi. Yüreği geçmiş günlerin
özlemiyle yanıp tutuşan ve yalnız Türklerden müteşekkil
bir ordu kurmak için yollara düşen yüzlerce alp
erenden biriydi. Bekmişli köyüne gidiyordu ve kan kardeşi
Köse Ata oğlu Toraman Bey’i ziyaret edecekti.
Köpekli
Avşarı İlteriş ile Bekmişli Toraman Bey, bundan tam on yıl önce
güneyde Araplara karşı verilen savaşta ağır
yaralanmışlardı. Savaş meydanının kızgın kül, toprak ve
kum tozuntusunun içinde birbirini kaybetmiş, o günden
sonra görüşmeleri mümkün olmamıştı. Her şeyin
sessizliğe ve karanlığa büründüğü o gün,
ne korkunç bir gündü? Köpekli Avşarı İlteriş,
o günü yeniden yaşıyor gibiydi. Araplara gereken dersi
vermelerine rağmen, Osmanlının devşirme paşalarından ağır bir
yenilgi almış, kurt sürüsü gibi geriye çekilerek,
on yıllık bir sükun dönemine girmişlerdi. Bu durum, genç
hakan Osman'ın katledilişine kadar böyle devam etti. Art arda
gelen yenilgilerden gereken dersi almışlardı artık. Türk'ün
yurduna Türk olmayanlar egemen olmuştu. Bu, uzun yıllar devam
edecek bir sürecin de başlangıcıydı.
Devir
değişmiş, devran dönmüştü artık.
Köpekli
Avşarı İlteriş, Beriyye çölünden tarafa dönüp
baktığında yine o kabus dolu günleri hatırladı. Bozkırın
puslu göğünde, sanki hala o sesler yankılanıyordu.
Rüzgar kulağına, Arapların uğultusunu ve Türklerin göğü
kaplayan naralarını getiriyordu. Kılıç şakırtılarını,
at horultularını, biçilen bilekleri, acıdan tostoparlak
olmuş sönen vücutları, açılıp kapanan kanlı
ağızları, yere sürtünen dirsekleri, kabzayı bırakmayan
parmakları, her şeyi, her şeyi getiriyordu gözlerinin önüne.
Bekmişli
Toraman'ı unutamamıştı. Başının üstüne kaldırılmış
kılıcı tutan adamı ta omzundan vurup biçen arkadaşını
unutması mümkün müydü? Yıllar nasıl da akıp
gitmişti öyle? Karşılaşmaları kim bilir, nasıl keyifli
olacaktı. Yıldızların altında, serin esen garbi yelinin
kucağında yatıp uzanacak, yine eski günleri anacaklardı.
Acaba zaman, arkadaşından neler alıp götürmüştü?
Yolcu, ağır yükün altında zorlanarak yürürken
hep bunları düşünüyordu.
*
* *
Bekmişliler'in
düze yayılmış kerpiç evlerinin arasından geçerken,
bir keçeci dükkanının önünde durdu. Vakit
öğlen sonuydu ve geniş hayatların üstüne kavakların
gölgesi düşmüştü. Hafif bir meltem, ağaçları
sallıyor, yolun ince tozunu kaldırıyordu.
Koşum
takımını ve gümüş kakmalı eğeri bir köşeye
indirip,
-
Bekmişli Köse Ata oğlu Toraman Bey'in evini bileniniz var mı
acep? diye seslendi içerdekilere.
Dürülmüş,
ıslak keçenin gerisinde dört kişi çalışıyordu.
Ustalardan
biri,
-
Düz git kardaşım! dedi. "...Düz git, baş uçtaki
geniş hayatlı ev onunkisi. Evin bitişiğinde de büyük
bir kıl çadır var." Sonra az duraklayıp, "Kimsin
sen efendi?" diye sordu. "Daha evvel gördük mü
seni buralarda?"
Yolcu,
bitkin. Kurumuş dudaklarını yalayıp,
-
Epey uzaklardanım, dedi. Ustanın derine kaçmış, ıslak
gözlerinin içine baktı. Hoş bir serinlik vardı o
gözlerde. "Köpekli Avşarlarını duydunuz mu hiç?"
diye devam etti konuşmasına. "Ta Karaman eyaletinden geliyorum
ben."
-
İyi, ne diyek, doğru git öyleyse! dedi keçeci.
"Kasnağının başında değilse eğer, evinde bulabilirsin.
Beydili köyünde çalışır o... Tanışısın ha?
Ahret suali gibi oldu ama kusura bakma, Araplarla kanlıdır da...
Onun için, ne olur ne olmaz..."
Yolcu,
yükünü sırtlanıp tekrar yola koyuldu. Ustalar
ardından bakakaldılar. Dışarıda, dayanılmaz bir öğle sonu
güneşi ortalığı kasıp kavuruyordu. Yolcu köyün
ucuna doğru yürüdü. Kıl çadır uzaktan
parlıyordu. Sıcağın altında başı boş köpekler geziniyor,
duvar diplerinde davar sürüleri bekleşiyordu. Tozlu yol,
gözlerinin önünde uzayıp gidiyor, bozkırın
ortasında kayboluyordu. Duvarlardan incir dalları sarkıyordu.
Ortalık sessizdi ve alabildiğine sıcaktı.
*
* *
Kapısı
örtük evin yüksek duvarlarının gerisinde bir kadın,
haşlanmış dövmenin üstüne sıcak ayranı boca
ettikten sonra,
-
Susun biraz! diye tersledi çocuklarını. "Biriniz bir
koşu gitsin de şu kapıyı açsın bari. Babanız mı geldi
ne? Bu saatte neyin nesidir bu?... Hayırdır inşallah!."
Dış
kapı bir iki dövüldü, çocuklar oralı bile
olmadı. Son çare kadın, elini önlüğüne
silerek, gidip kendi açtı kapıyı. Karşısına hiç
de beklemediği garip bir adam çıktı.
-
Bekmişli Toraman'ın evi bura mı bacı?
Kadın,
-
Amanın! diyerek, eşarbının ucuyla ağzını örttü.
"Buyur edem. Toraman'ın evi bura ya... nedeceksin kocamı?"
Adam,
iri, ela gözlü, yay kaşlı, boylu poslu bu kadına
bakmayıp, bakışlarını yere dikmişti.
-
Efendin evde mi bacı? Ben, eski bir arkadaşı olurum da...
Kadın
rahatlamıştı.
-
Akşama gelir, dedi. "Buyur, geç otur şöyle!"
Ona avludaki sekiyi gösterdikten sonra işine koyuldu.
Adam,
ürkek adımlarla sekiye doğru yürüdü. Sekide,
kavak yapraklarıyla bezeli minderlerin üstüne geçip,
edeplice oturdu. Başının üstünde kavaklar hışırdıyor,
üstü toz kaplı bir incirin dalları sallanıyordu.
Ortalıkta hemen hemen aynı yaşlarda dört çocuk
koşturuyordu. Hepsi de erkek, hepsinin de güneş yanığı
saçları dipten kırpılmış, esmer yanaklarını ise temren
dalamıştı.
Konuk,
uzun süre oturdu köşesinde. Kadın onunla hiç
ilgilenmiyor, aç mı, tok mu olduğunu bile sormuyordu. Adam,
kendinden geçiyor, uyukluyor, arada bir, çocukların
tiz çığlığıyla kendine geliyordu. Ortalıkta bir
sessizlik, bir sükun... Havada bürümcekler uçuşuyordu.
Kuyunun paslı makarası gıcırdıyor, bulaşık kaplarının üstüne
sinekler konuyordu.
Yol
yorgunu adam dikkatle süzdü etrafını. Bitişikteki kıl
çadırın dağınıklığına ve perişan haline baktı.
Kuyunun başında uyuklayan buzağının çapaklı gözlerine
sinekler üşüşüyordu. Çocukların üstü
başı kir pas içindeydi. Yanda duvarları is tutmuş bir
ocağın külleri savruluyor, ayak yolundan ağır bir koku
yayılıyordu avluya.
Onca
yiğitlik gösteren bir Türkmen savaşçının evi
böyle mi olmalıydı? Değişen neydi, neydi onları bu hale
koyan? İçi cız etti Köpeklinin. Zaman kim bilir daha
neler alıp götürmüştü arkadaşından? Gözünün
nuru Toraman, bu hale gelecek adam mıydı? Bir bey oğlunun
yaşantısı bu mu olmalıydı? Gözünü budaktan
sakınmayan, ölümün üstüne pervasızca
giden, tek savuruşta Tayy Arabının başını mısır püskülü
gibi kökünden kopartan bir yiğit, nasıl bu hale
gelebilirdi?
Sonra,
onun kabzayı kavrayan çelik gibi parmakları geldi aklına.
Ölüme meydan okuyuşu, genç şeyh oğluyla kumların
üstünde boğuşması, gergin gövdeye palayı yandan
sallayışı ve genç arabın, daha orada büzülen ve
sönen vücudunu düşündü. O adam, işte bu
adamdı. Şu kadın karısı, gelecek vaad etmeyen şu çocuklar
onun çocuklarıydı. Gerçeği apaçık gördü
orada Köpekli. Ah hayat, arkadaşına yapacağını yapmıştı
anlaşılan.
Başını
çevirip, Beriyye çölüne bir kez daha baktı.
Orada kılıçların şakırtısı, yeri döven at
nallarının gümbürtüsü, Arapların kara karga
sürüsü gibi üzerlerine çullanışı ve can
veren bir Türkün acıdan kızgın kumları dişleyişi
geldi aklına. Heder olan Türk gücü orada
parçalanırken, Vezir-i Azam Boşnak Hüsrev Paşa
kuvvetleri önünde tamamen tükenişlerini düşündü.
Gözleri doldu ve 'biz bu hale gelecek savaşçılar
mıydık?' diye mırıldandı.
İbretle
baktı etrafına. Hayal kırıklığını gizlemeye çalıştı.
Sesini çıkarmayıp, olanı biteni seyre koyuldu.
Az
sonra kadın, kuyunun yanındaki incir ağacının altına bir sofra
açtı. Yufka ekmekleri sofra bezinin üstüne yaydı.
Ve bir leğen ayranlı çorbayı ortaya koyup,
-
Haydi, Sait, Nahit, Vahit, Mücahit, gelin yemeğinizi yiyin!
diye seslendi çocuklara. Leğenin içine bir tahta kaşık
bırakıp, çekip gitti.
Çocuklar,
terli suratlarıyla sofranın etrafına bağdaş kurup oturdular.
Yufka ekmekleri dürüm yapıp tek kaşıkla çorbayı
içmeye başladılar. Dördü de halinden memnundu.
Şartlara boyun eğip, yaşayıp gidiyorlardı işte. Tepkisiz ve
gelecek vaad etmekten uzak... Adam, hiç olmazsa birinin
kaşığa el koymasını, diğerlerini oradan uzaklaştırmasını
beklediyse de, bunu hiç birinden göremedi. Duruma isyan
edecek, o yürekliliği gösterecek biri yoktu aralarında.
Kaşık çorbaya batıp çıkıyor, dört sünepe
kendilerine öğretileni yapıyordu.
Köse
Ata oğlu Toraman, mücadele dolu o kaç göç
yıllarından sonra, sıradan bir ailenin kızı olan bu kadınla
evlenmiş, kendine yeni bir dünya kurmuştu. Hiçbir
hususiyeti olmayan kadın, Toraman'ın evine güzelliğinden
başka bir şey getirmemişti. Çocuklarını yetiştirecek ve
gerektiğinde kocasını çekip çevirecek yeteneği de
yoktu. Silik bir hayata mahkum etmişti kocasını. Köse Ata
oğlu Toraman, nahiye merkezinin bir ucundaki dükkanında el
ıstarında kıl kilimler dokuyan basit bir ustaydı şimdi.
Başkalarının beğenisine göre yaşayan ezik ve kişiliksiz
biri...
*
* *
Toraman
Bey, el ıstarını son defa itip bıraktıktan sonra, loş çukurun
kenarına tutunup kendini yukarıya çekti. Bir köşede,
yapağı yığınına gömülmüş Beğdilili yaşlı
hallaca dönüp,
-
Ey, ben gitsem mi emmi? diye seslendi.
Hallaç
çapaklı gözlerini ona çevirip,
-
Niye ki? diye sordu. "Daha gün batmadan mı?"
-
Benim yol uzun emmi. Kollarım koptu valla. Ayaklarıma kara sular
indi. Yola düşsem iyi olacak. Yol uzun, yolcu yorgun. Haydi
bana eyvallah.
Sonra,
üstündeki kırpıntıları silkeledi. Çarığını
giydi, ekmek çıkınını aldı ve gün ışığına
çıktı. Yüzünün terini ve tozunu silip,
tarlalara doğru vurup gitti. Hava kararmaya yakın da evine vardı.
Tahta açıtı kilidin içinde döndürüp,
hayata girdi.
-
Ey, ben geldim!
Karısı,
akşam serinliğinde kuyu suyuyla hayatı suluyordu.
Adamına
sokulup,
-
Çadırda ne zamandır garip bir adam seni bekliyor, diye
fısıldadı. Toraman'ın bir anda içi burkulur gibi oldu.
Oğullarını vurup öldürdüğü Tayy Araplarından
başka kim arayıp sorardı ki onu? Uzaktan, çadırın açık
duran eteklerinin altında yatan adama baktı. İçi cız etti
birden. Ya onlarsa?
Kadını
işkillendirmeyip,
-
Ne zamandan beri bekliyor orada? diye sordu karısına. "Nasıl
bir adam? Araba benziyor mu?"
Kadın,
çalı süpürgesini, hayvan terslerini dağıtmakta
olan tavuklara fırlatıp,
-
Ne bileyim ben, dedi burnundan soluyarak. "Git kendin bak!"
Toraman
usta, güneşin solan ışıkları altında kıl çadıra
doğru yürüdü. Orada keçe kilimlerin üstünde
bir adam uyumaktaydı. Tozlu ve yıpranmış topuklarından onun uzun
bir yoldan geldiğini anladı. Kimdi bu acaba? Kalbi hızla atıyordu.
Arap olamazdı. Şu uzun, bukleli ve kumral saçları bir
yerden tanıyacaktı ya, bir türlü çıkartamıyordu.
Yoksa, evet "Ulan bu bizim Köpekli Avşarı İlteriş değil
mi?" diye söylendi kendi kendine. Bir iki adım attı ve
"Evet ya, İlteriş bu!" diye haykırdı. Arkadaşının
minderden taşmış çizmelerine kuvvetli bir tekme indirdi.
Bir
anda sarmaş dolaş oldular. Birbirinin yüzüne bakıp, göz
yaşlarını tutamadılar. Kendine gelen Bekmişli,
-
Vay efendim vay! dedi heyecanla. "Hangi rüzgar attı seni
buralara?"
-Valla,
Bekmişlili yiğit bir arkadaşım vardı onu görmeye geldim.
Onu görmeye ve kafasını çelmeye... Halin vaktin yerinde
mi, merak ettim. Gözümün nuru, nasılsın? Tayylar,
Anezeler, Şammarlar, ararlar mı seni hala? Yoksa iz sürmekten
bıktılar mı?
Toraman,
elini her iki yana açıp,
-
İyiyim şükür, diye iç çekti. "Bir
sıkıntım yok. Araplara gelince, onlar arasınlar beni daha.
Vazgeçeceklerini sanmıyorum. Şeyhin yeni bir erkek evladı
oluncaya kadar sürer bu iş. Sonra, acıları dinse bile, ele
geçirdiklerinde gene öldürmek isterler. Evlat acısı
bu, kolay mı? Yüreğini dağlar insanın. Hala ah çekermiş
şeyh. Beriye'den gelen son haberler böyle. Lakin, beni
bulmaları imkansız. Aradıkları kişinin gün boyu bir çukurun
içinde el ıstarında çul dokuduğunu nerden
bilsinler?... Ee, beni boş ver, sen nasılsın? Evin-barkın var mı?
Çoluk-çocuk... Ne gezersin buralarda?"
Geçip
bir minderin üstüne oturdular.
-
Benimki bir umut yolculuğu dostum, diye başladı söze Köpekli.
"Buradan geçiyordum, sen geldin aklıma. Yolda atımı
kaybedince, gidip bizim Bekmişli'den bir at alayım dedim. Memleketi
karış karış geziyoruz senin anlayacağın. En son Antep kadısının
emrinde kırk gün çalıştım. Şimdi daha da doğuya
gidiyorum. Benim gibi yüzlerce gönüllü, dağ taş
demeden yollara düştük gördüğün gibi.
Tıpkı eski alp-erenler gibi... (Köpekli hoş, aydınlık bir
gülüşle güldü burada.) Genç Osman
Han'ımızın sağlığında yapamadığını yapmaya, onun büyük
ülküsünü gerçekleştirmeye çalışıyoruz.
Yalnız Türkler’den müteşekkil bir ordunun tohumlarını
atıyoruz. Yeni ve bizim olan bir ordu. Bize hizmet eden ve
bünyesinde dönmeleri barındırmayan... Bu bir kutlu
yolculuk mudur bilmem ama, gerekirse ta Türkistan'a kadar
gideceğiz. Şimdi Erzurum taraflarına, oradan da Çepniler'in
yurduna uğrayacağım. Buna bir silkiniş hareketi de diyebilirsin.
Milletimizin üstündeki kasveti, aymazlığı, vurdum
duymazlığı ve umutsuzluğu dağıtıp, küllenmek üzere
olan asli cevherimizi ortaya çıkaracak bir hareket... Bunun
için her şeyi yapmaya hazırız.
Hotin'deki
ihaneti hatırlıyorsun değil mi? O yetti bize, dersimizi aldık. Bu
şer ittifakını bozmamız gerekiyor artık. Türk yurdunu yine
Türkler yönetsin istiyoruz. Madem ki biz kurduk bu devleti,
onu yaşatacak olan da biziz. Hoca Ömer Efendi'yi duymuştun
değil mi? Hani o şehit hakanımızı yetiştiren, onu bir bıçak
gibi keskinleştiren büyük insanı... Feyiz aldığımız
kişi o hala. Bütün Türk yurdunu yeniden tarayıp,
bütün Türkler’i bir millet, bütün
Türkler’i bir ordu yapacağız. İçimizdeki pislikleri,
hainleri, menfaat odaklarını, Türk düşmanlarını
temizleyeceğiz. Enderun denen imtiyazlı sınıf; sadrazamlar,
paşalar, toprak ağaları, beylerbeyleri hepsi, hepsi terk edecek bu
ülkeyi. Kısacası, Türkün yurduna yine Türkler
hakim olacak.
Bak
kardeşim, sen beni ölümden kurtardın. Hayatımı sana
borçluyum. Öyle olmasa bile kan kardeşiz seninle. Seni
de bu sele katıp götürmek isterdim ya, görüyorum
ki durumun buna müsait değil. Sen burada kalmalısın. Burada
kalıp, hayırlı evlatlar yetiştirmelisin. Çünkü
onlar geleceğimiz." Köpekli Avşarı, arkadaşının
dizine elini dostça koyup, iyice sokuldu ona. "Şimdi
beni iyi dinle!" dedi. "Affına sığınarak sana şunu
söylemek isterim ki, bu kadından ve bu çocuklardan sana
hayır gelmez. Kendine soylu bir kadın bul. Soylu biriyle evlenip,
hatunlar ve beyler yetiştirmelisin sen. 'Hatun getir ki, bey
doğursun' demiş atalarımız. Gördüğüm kadarıyla,
kendine güzel bir hatun almışsın ama ne çare, seni
kalkındırmaktan, seni ihya etmekten uzak. Çocuklar desen
öyle, hiç birinin faydası yoktur sana. Sen düşman
sahibisin. Tayy Araplarının inadını bilirsin. Sakın zayıf
yanını verme onlara. Bu kadını boşa. Ya da gücün
yetiyorsa yeni bir kadın bul kendine. Varsın çirkin olsun,
ama soylu bir haneden olsun. Mümkünse bol kardeşli yerden
olsun. Sen de bilirsin ki, tarlayı daşlı, kızı gardaşlı yerden
alacaksın. Ama ondan da öte iyi bir kişi kızı seç
kendine.
Evet
kardeşim, seni kalpten seven biri olarak, söyleyeceklerim
bundan ibaret. Sen buna layıksın çünkü. Durumun
bunu gerektiriyor. Bana gelince belki bir daha görüşemeyiz.
Belki de bu uğurda ölürüm. Ama hiç olmazsa
bizden sonra gelenler iyi yetişmeli.
Bekmişli,
arkadaşının bu tahkir edici sözleri karşısında gerçeği
olduğu gibi kabul etti. Her şeyi gönül rahatlığıyla ve
uysallıkla kabullendi. Köpekli Avşarı ise, ertesi gün,
Bekmişli Toraman Bey’in yüreğinde derin izler ve içi
kor dolu çukurlar bırakarak, ondan ödünç bir
at alıp, çekip gitti.
Toraman,
bunun üzerine, köyün öbür ucunda kendine
yeni bir ev açtı. Kara Şıhlı Türkmenlerinden sakat ve
oldukça çirkin bir kız alıp, yeni bir hayat kurdu
kendine.
Ve
büyük Türk yurdunun üstünden koskoca bir on
yıl daha geçti.
*
* *
Çocuk
iç çekerek,
-
Anacığım babam nerede? diye sordu. Yanık tenli, kurt bakışlıydı.
İş göremez sakat anasının eli, kolu, ayağı, babacığının
da göz bebeğiydi.
Anne,
üç günlük bir gizleyişten sonra, üzüntü
ve acıyla yatağından doğrulup, ağlamaya başladı.
Kenarı
püsküllü yazmasının ucuyla gözyaşlarını
silip,
-
Babanı kaçırdılar evladım, dedi.
-
Babamı kimler kaçırdı ana?
-
Kindarlığıyla nam salmış Araplar evladım.
-
Ama neden, nereye kaçırdılar babamı, söyle bana?
Ana,
çocuğu kendine çekip, bağrına bastı. Karşılıklı
ağlaştılar.
-
Çöle kaçırdılar yavrucuğum, dedi. "Çölde
baban. Fakat yaşın daha çok küçük, bunu
idrak edecek yaşta değilsin."
-
O halde düşmanlarımızın adını söyle bana?
-
Pekala, madem kim olduklarını öğrenmek istiyorsun, o halde
dinle beni: Aneze, Tayy, Milli aşiretleri ve hatta Şammarlar.
Hepsi, hepsi de düşmanımızdır bizim. Yirmi yıldır devam
eden, küllenmeyen bir kin bu. Bitmek bilmeyen bir savaşın
gereği... Ama sen gene de düşünme! Ona ancak Allah yardım
edebilir. Elimizden bir şey gelmez yavrucuğum. Ağabeylerinin
elinden de bir şey gelmez. Haydi git sen, taydaşlarınla oyun oyna
ve beni yalnız bırak!
Fakat
çocuk, oyuna değil ağabeylerine koştu. Tozlu yolu bir
solukta aşıp, üvey annesinin evine girdi. Dört delikanlı,
bir zerdali ağacının altında oturmuş yemeklerini yiyorlardı.
Küçük kardeşlerini sofraya davet ettilerse de, o
gelmeyip, sekinin üstünde bekledi.
Terli
yanakları alev alev yanıyordu hala.
-
Ağalarım, babamız nerede?
-
Babamız mı? diye cevap verdi delikanlılardan en büyüğü.
"Onu kaçırdılar ama bizim elimizden bir şey gelmez."
Delikanlılar,
küçük kardeşlerinin kin dolu bakışlarına
aldırmayıp, yemeklerini yemeye devam ettiler, hatta kendi
aralarında şakalaştılar. Çocuk, ağabeylerinin bu kayıtsız
ve vefasız tavırlarına daha fazla dayanamayıp, hızla oradan
uzaklaştı. Silah olarak, bir tek babasının el ıstarında
kullandığı keskin bıçağı alıp, hiç kimseye haber
vermeden çöle doğru yola çıktı.
*
* *
Osmanlı
memleketinde zamanın 1640'lı yılları sürdüğü
çağlarda, orta Arabistan'dan Kuzey Suriye bozkırlarına
kadar uzanan geniş topraklarda yaşayan Tayy, Aneze ve Milli Arap
aşiretleri, dönme Osmanlı paşalarının da yardımıyla,
Türkmenlerin yurt edindikleri Güney Anadolu topraklarına
kadar ilerleme fırsatı buldular. Bu, bir yerde, Osmanlı'nın büyük
iskan politikasının iflası anlamına geliyordu. Uygulamanın
gayesi bu değildi aslında. İskan politikaları temelde, güneydeki
Türkmen boylarının da yardımıyla, başı bozuk Bedevileri
yola getirme amacı taşıyordu. Araplar, kendilerini çöl
sıcağına mahkum etmek isteyen Osmanlıdan bunun intikamını fena
aldılar. Tez zamanda, Türk olmayan diğer unsurlarla iş
birliğine giderek, Türk unsurunun acı çekmesine ve
hatta kırdırılmasına kadar götürdüler işi. Bunun
sonucu olarak Türkmenler, iki ateş arasında kaldı. Bir
tarafta kendi kurdukları devlet, diğer tarafta istilacı ve yağmacı
Araplar vardı artık. Arapların durdurulması mümkün
olmuyordu bir türlü. Onlar durdurulamadığı gibi,
Türkmenler, adeta köklerinden sökülüp,
kızgın çöl güneşinin altına sürülmek
zorunda kaldılar. Bu, Türk unsurunun yok edilmesi anlamına
geliyordu. Bundan cesaret alan Araplar, etki alanlarını bu kez
Güney Anadolu Torosları'na, oradan Klikya'ya kadar
genişlettiler. Geniş steplerin aslanı onlardı artık. Fırka-i
Islahiyeciler de çekilince, bir avuç Türkmen,
ülkenin bekçiliği adına, kalabalık Arap kabileleriyle
baş başa kaldı.
*
* *
Tayy
Araplarının kara çadırları, yaylımı bol bir yamaca
sırtını vermiş, üç günden beri Anezeliler'i
beklemekteydi. Tayy şeyhi Ammar, bundan tam yirmi yıl önce
oğlunu savaş meydanında öldüren Türkmeni nihayet
yakalamış, içini yakan intikam ateşini söndürme
fırsatı bulmuştu. Bu onun, belki de en mutlu günüydü.
Şimdi sıra, kanlısı olan Türkmene verilecek cezaya gelmişti.
Bu ceza, soylu şeyhin şanına yakışır biçimde olmalıydı
ki, yıllar geçse de hafızalardan silinmemeliydi. Onun için,
kutlamaları gerekiyordu bunu. Türkmenin, deve derisine sarılı
bedeni kızgın çöl güneşinin altında kuruyup
sertleşirken, bütün kabile, diğer Araplarla birlikte
şenlikler düzenleyip eğlenmeliydiler. İntikamını ancak
böyle alacağını düşünüyordu şeyh. Ona göre
bu mutlu günü dostlarıyla paylaşmalıydı. Gözleri
sürekli uzakları gözlüyor, Anezelerin, Muvelilerin,
Şammarlarıın ve Milli Arapların bir an evvel çıkıp
gelmesini bekliyordu. Kanlısının, karşısında acı çekmesi
keyif verici bir şeydi. Gözü, deve derisine sarılarak
kızgın güneşin altına atılmış olan bu çirkin
yığındaydı sürekli. Mevsim yazdı ve güneş her şeyi
eritip yok edecek kadar sıcaktı. Kuru, hışırtılı otların ve
kum yığınlarının üstünden alevler yükseliyor, çöl
boz bulanık bir deniz gibi uzanıyordu gözlerinin önünde.
Tayylar'ın
gün görmüş yaşlı şeyhi, rüzgarlı sırttaki
çadırında uyandığında, gözü yine kızgın kumun
üstündeki bu deri toparlağına ilişti. Kömür
karası yağlı gözlerini aralayıp, güneşin altında
gittikçe kuruyan bu deriye ve onu rahatsız eden çocuklara
baktı. Adam; su, su! diye inliyordu durmadan. Sıcak bir rüzgar
esiyordu çadırlara doğru. Uzakta başı boş develer, çıplak
sırtları güneşte parlayan bakımlı atlar vardı. Kavurucu
bir sıcak, görüş mesafesine giren her şeyi eritip yok
ediyordu. Şeyhin görkemli çadırının etekleri
toplanmıştı. Adam yağlı gövdesini acı verinceye kadar
gerdi, mafsallarını çıtlattı, gözlerinden yaş
gelinceye kadar esnedi. Sonra kara ayaklarını ovdu. Yine uzaklara
baktı. Ne gelen vardı, ne giden...
Fakat
birden yaylıma bırakılmış develerin gerisinden birinin
yaklaşmakta olduğunu gördü. Alazlanan sıcak dalgalarının
ortasında kıpırdayan bir siyah lekeydi bu. Çölde
kaybolmuş bir yolcu da olabilirdi. Yayaydı üstelik. Son bir
gayretle adımlarını atıyor, çadırlara doğru
yaklaşıyordu. Böyle yerlerin kuşluk sıcağı dayanılmaz
olur. Göz alıcı ışık huzmeleri çadırın
deliklerinden süzülüyor, yatakların ve kıymetli
eşyayla dolu metal sandıkların üstünü
aydınlatıyordu.
Şeyh,
çıplak göğsünü çadırı sarsan çöl
rüzgarına verdi. Terli alnını bir bezle silip, birbiri ardına
sıralanan kum tepeciklerine baktı. İçini çekti.
-
Ah, bu ne büyük talihsizlik? dedi içinden. "Bu
gidişle Türkmeni nasıl öldürdüğümü
dostlarıma gösteremeyeceğim."
Genç
karısını çağırdı, ıslak bezlerle vücudunu
sildirdi. Hoş bir serinlik yayıldı bedenine. Yemeğinin
hazırlanmasını istedi. Kadın dışarıya çıktı.
Ve
dışarıda aniden kulağını sağır eden bir çığlık
duydu şeyh. Feryat, figan... Kadının dışarıya çıkmasıyla,
içeriye girmesi bir oldu. Minik yavrusu, içi su dolu
bir deve suluğuna baş aşağı düşmüştü. Onun yana
kaymış, ıslak, kıvırcık saçlı başını ve boğumlu
bacaklarını gördü kadın. Kendini yatakların üstüne
atarak uzun süre çırpındı. Yüzünü
tırmalamaya başladı. Şeyhin daha o anda başından kaynar sular
döküldü. Kadına sert bir tekme indirip, dışarıya
fırladı. Ve kapının önünde on yaşlarında yabancı bir
çocukla karşılaştı. Çocuk, şeyhin biricik bebeğini
suluğun içinden çekip çıkarmış, onu çadıra
doğru getiriyordu. Kurt bakışlı, çirkince bir çocuktu
ve hiç konuşmuyordu. Bu az önce bu yana doğru gelen
yolcu olmalıydı.
Çocuk,
bebeğin morarmış bedenini babasına uzattıktan sonra, gidip bir
tarafa oturdu. Gözünü derinin içindeki adama
dikti.
Toraman'ın
en küçük oğlu Kurtbek idi bu.
Sonra
olaylar hızla gelişti. Çocuk ölmemişti. Son anda
yetişen bu garip çocuk kurtarmıştı onu. Şeyh gelip, onu
yanaklarından öptü. Çadırına davet etti ve önüne
mükellef bir sofra açtırdı. Şeyhin genç
karısının gözlerinin içi parlıyor, kurtarıcısı
olan bu garip çocuğu durmadan öpüyor, minnet ve
şükran duygularıyla bakıyordu ona. Çocuğa bir anda
kanı kaynadı, kalbi ısındı.
Ve
Kurtbek'i bakıcı olarak aldılar yanlarına.
Toraman
Bey, kemiklerini mengene gibi sıkan derinin içinde nefes
alamıyordu. Buradan kurtulması imkansızdı artık. Dört
yetişkin oğlundan hala bir haber yoktu. Küçük oğlu
Kurtbek'in ise, onu kurtarmasına imkan yoktu. Onu saran deriyle
birlikte kendi derisinin de kuruduğunu, kemiklerinin ezildiğini,
susuzluktan çatlamak üzere olduğunu hissediyordu.
'Ölümüm
yaklaştı artık' diye geçirdi içinden.
Kurtbek,
hanımının sözünden hiç çıkmadı. Derinin
içindeki adama dönüp bakmıyordu bile. Bir dediğini
iki etmiyor, ona emredilenleri eksiksiz yerine getiriyordu. Çocuğa
göz kulak oluyor, onu serin yerlerde oynatıyor, uykusu gelince
de, ayaklarında sallayarak uyutuyordu.
Kendi
akranı olan Arap çocuklarıyla muhatap olmuyordu.
Planı,
babası Toraman Bey’e karşılık, çocuğu kaçırmaktı.
Küçük şeyhi kendi obasına kaçıracak,
bıçağı gırtlağına dayayıp, babasını kurtaracaktı.
Bunu yapması hiç de zor olmayacaktı. Ah, şu Anezeler biraz
daha geciksin, başka bir şey istemiyordu.
İlk
gün çadırın etrafından ayrılmadı. Gölge bir yer
bulup, çocuğu orada avuttu. Yemeğini yedirip suyunu içirdi,
uykusu gelince de serin bir hasırın üstünde uyuttu onu.
Ayaklarının üstünde sallayıp, yüzüne konan
sinekleri uzaklaştırdı.
Hanım,
yeni bakıcıdan oldukça memnundu. Ona kendi evladı gibi
bakıyor, karnını doyuruyor, bir dediğini iki etmiyordu.
Kurtbek,
çocuğu gezdirmek bahanesiyle, her geçen gün biraz
daha uzağa götürüyordu. Planını sabırla uyguluyor,
akşam olunca yavruyu getirip annesine teslim ediyordu.
Fakat,
artık dayanamıyordu. Meydandan geçerken babasının
inlemesini duymuştu. Hemen kararını verdi; çocuğu o gün
kaçıracaktı. Çocukla birlikte yanına su ve yiyecek
alıp, yola düştü. Gün boyu durmaksızın yol aldı.
Bazen dinlendi bazen koştu, sabah gün doğmaya yakın kendi
obasına vardı.
Araplar
telaş içinde koşturuyor, Tayy aşiretinin düze yayılmış
çadırlarının üstünden yine feryatlar
yükseliyordu. Şeyh, deri toparlağının yanından geçerken,
birden, can çekişmekte olan Türkmenin
-
Aferin oğlum! dediğini duydu.
İşte
o anda şeyh, yavrusunu kaçıranın kanlısının oğlu
olduğunu anladı. Adamı derinin içinden çıkarıp su
verdiler, karnını doyurdular. Yıkayıp pakladıktan sonra da hemen
yola koyuldular.
Bütün
gece yol aldılar. Çöl yolları, yüzlerce Arap
atının sert toynakları altında gümbürdedi. Sabaha doğru
Toraman'ın kapısına dayandılar.
Zincirler
şıngırdıyordu dışarıda. Atlar horulduyor, köpekler
havlıyordu. Kapı açılınca, dokuz yaşlarında bir Türkmen
çocuğu göründü dışarıda. Kucağındaki
bebeğin boğazına bir bıçak dayamıştı.
Uzaktan
seslendi;
-
Babama karşılık yavrunuz.! Sakın yaklaşmayın, gözümü
kırpmadan öldürürüm onu!... Salın babamı
gelsin!
Şeyh
düşündü, elinden hiçbir şey gelmeyeceğini
anladı. Terkisindeki atın sağrısına kamçıyı indirdi.
At, binicisini hızla uzaklaştırdı oradan ve duvarların gerisinde
kayboldular.
Araplar,
kendi çocuklarını az ötede bir çukurun içinde
buldular. Onu sarıp sarmaladıktan sonra da yola çıktılar.
Uzak
ufkun gerisinde gün yavaş yavaş doğarken, Arapların
uzaklaştığını gören Toraman Bey, oğlu Kurtbek'i alnının
çatından öptü.
*
* *
Yüz
yılın sonunda, takvimlerin 1699'u gösterdiği bir yaz günü,
Beğdili Türkmen köyünün konuk kabul odasında,
kıl kilimlerin üstünde, Rakka'ya gidecek yiğitlere bir
aksakal öğüt veriyordu. O anlatıyor, kireç çarpılı
duvarlara yaslanmış delikanlılar dikkatle dinliyorlardı. Ağzından
bal damlıyordu ihtiyarın. Çoğalmaktan, çok olmanın
faziletinden bahsediyordu. Tarihin sayfalarını çevirir gibi,
"O
yılın kışı pek sert geçti." diye devam etti
konuşmasına. "Geniş otlaklar kar yığınlarının altında
kaldı. Akın akın gelen Oğuz kümeleri Fırat'dan başlayarak,
ta Selçuklu topraklarına kadar geniş bölgeye
yayıldılar. Bu bölge, onların hayat tarzına uygundu ve
yerli nüfus şaşılacak kadar azdı. Onun içindir ki,
atalarımız bu topraklarda kısa zamanda kök saldılar. Taşkın
bir ırmak gibi aktılar dört bir yana. Akıncı birlikleri,
yayaları, muazzam savaş güçleriyle, sivil halk kümeleri
ve sonu gelmez binit ve yükletleriyle Anadolu'yu dört bir
yandan kuşatıp, el değmemiş bu ıssız toprakları bir anda
şenlendirdiler. Otlakları develer, yaylaları davar sürüleri
kapladı. Şehirlere zanaatkarlar akın etti. Yüzyıllardır boş
kalmış, bakımsız tarlalara ekin ekip, mahsul kaldırdılar. Dağa
taşa Türk damgasını vurdular. Anadolu'nun engin göğü,
Türk okunun ve kargısının keskin ıslığıyla tanışıyordu
ilk kez. Çelik çemberli arabalar yollarda derin
çukurlar açıyordu. Yaylalar Türk çadırı,
denizler Türk salıyla tanışıyordu.
Biz,
Beğdililer ise, on iki bin çadırla geldik buralara. Yüksek
Kral dağlarından pek sert rüzgarlar esiyordu o yıllarda. Bu
bir kasırgaydı adeta. Bu kasırga, o güne dek kendi mecrasında
akan Türk nehirlerinin yönünü değiştirdi. Büyük
nehirler ırmaklara, ırmaklar ise küçük çaylara
ayrıldı. Kızgın çöl sıcağında eriyenler, karlı
dağlarda kaskatı kesilip, donanlar oldu o yolculukta. Ana koldan
ayrılmayanlar ise, Baykal'ın gümüş rengi sularının
üstünden Lop gölüne, Issık'dan Zaysan'a,
Balkaş'dan Aral'a, Hazar kıyılarından bu güneş ülkesine
aktılar. Anadolu Türk nüfusunu hasretle, doyumsuzca emdi.
Tıpkı nehirleri emen denizler gibi. Denize yaklaşan nehirler nasıl
deltalara ayrılırsa, biz de çeşitli kollara ayrılarak
girdik bu topraklara. En büyük ve en değerli kol ise
bizdik evlatlarım. Eski yaşantımıza uygun bu bozkırı yurt
edindik. Anadolu'nun doğuya açılan en büyük
kapısıydı çünkü burası. Buralara Oğuz-eli adını
verdik. Çoğaldık. Atalarımızın öğütlerini
unutmadık. Hiçbir kadını kocasız, hiçbir kocayı
kadınsız, hiçbir aileyi çocuksuz bırakmadığımız
gibi, hiçbir yiğidi kardeşsiz bırakmadık. Bu sayede
büyüdük, cihanın gördüğü en büyük
ve en adil imparatorluğu kurduk. Öyle ki, Allah yeryüzünü
sanki bizim için yaratmıştı. Dünyaya yön verdik.
Uluslara yol gösterdik. Azmışları yola getirdik. Millet
olmanın ne olduğunu gösterdik onlara. Dünya nimetlerini
hakça üleşmeyi öğrettik. Yüksek seciyeli
Türkün kim olduğunu gösterdik bütün
dünyaya. Barbarlara medeniyeti öğrettik. Dünyanın
dizginlerini kendi elimizde tuttuk. Yönetmenin, savaşmanın,
sevk ve idare etmenin ne olduğunu gösterdik. İnsanlığın
öğretmeni olduk. Dünyanın tepesine keskin Türk
kılıcını astık. Bu kılıç, her şeyde mihenk taşı
oldu. Krallar, prensler, derebeyler atadık. Kısaca büyük
Türk çağını yarattık.
Sonra
evlatlarım, kötü günler başladı. Temiz bünyemizi
kendi ellerimizle kirlettik. İmparatorluğun kartallarını yok
etmek için ellerinden geleni yaptılar. Bizi bölüp
parçaladılar. Kanımızı kirlettiler. Frenk tohumları
ektiler bünyemize. Devletimizin kalbini ve beynini lağım
fareleri gibi kemirdiler.
Şimdi
ise, yine leş kargaları dolaşıyor üstümüzde. Bizi
kızgın çöl güneşine mahkum etmek için
ellerinden geleni yapıyorlar. Üstelik bunu kendi devletimize
yaptırıyorlar. Baş kaldıranlara da Celali diye ad takıyorlar.
Bundan neredeyse iki asır önce Şahkulu ayaklanmasını bir
Kızılbaş ayaklanması diye yutturdular bize. Arkasından Baba
Zennun isyanı... Bütün bunlar aslında Türkün,
devleti ele geçiren gayri Türk unsurlara karşı bir
isyanıydı. Bir Türk ihtilali de diyebiliriz buna. Kadim Türk
yurdunda Kürşat'ın baş kaldırışı gibi. Baba Zennun,
Dulkadiroğulları’ndan bir Türkmen beyi olmaktan öte
neydi? Ya Ferhat Paşa denilen bir Türk düşmanı
tarafından oğullarıyla birlikte öldürülen
Şehsuvaroğlu Ali Bey'e ne demeli? At Çekenler’den
Karayazıcı ve kardeşleri yol kesici veya çapulcu muydu?
Hayır evlatlarım, onlar da Bozoklu Türkmen kardeşlerinizdi
sizin. Devleti ele geçiren Enderun iktidarının son marifeti
ise, bu asrın başında yaşı küçük ama kendi
büyük dirayetli hakanımız Osman'ı katledişiydi. Bu
hakikatleri bilerek gitmenizi ve tez zamanda gelip, tekrar kendi
topraklarınıza sahip çıkmanızı istiyorum.
Son
söz; aslınızı, ırkınızı unutmayın. Temiz kişi kızları
seçin kendinize. Çoğalın! Çoğalın ve
bereketlenin! Tıpkı atalarımızın dediği gibi,
Üç
yüz altmış altı alp ava çıksa
Kanlı
geyik üzerine kavga kopsa
Kardaşlı
yiğitler kalkar kapar olur
Kardaşsız
miskin yiğit ensesine yumruk dokunsa
Ağlayarak
dört bir yanına bakar olur
Ala
gözden kanlı yaşın döker olur.
Çoğalın,
bol kardaşlı evler kurun. Çünkü Türk
töremekten gelir. Töremek ise Türkün vazgeçilmez
töresidir.
Şu
da uygun gider bu söze. Yiğidin birini bir grup şaki aralarına
almış dövüyorlar. Onlar vurdukça yiğit, 'ah
arkam!'diyormuş. Buna bir anlam veremeyen adamlar, hayıflanıp daha
da acımasızca vurmaya başlamışlar. Fakat yiğit her seferinde
'ah arkam, ah arkam!' diye acı göz yaşları dökerek
ağlıyormuş. Daha fazla dayanamayıp sormuşlar: "Biz senin
hep önüne vurduğumuz halde, sen niye 'ah arkam!' diyorsun
ey rezil! Yiğit ağzından bir |