| |
BOZKURT POSTU
Günlerden
beri yollardaydı. Son lokmayı da sindirmiş, kusup çiğneyeceği
bir tek et parçası kalmamıştı kursağında.
Avlandıklarının üstünden neredeyse dört gün
geçmişti. Şimdi aç, susuz ve uyluğundaki derin
yarasıyla, sığınacağı, belki de huzur içinde öleceği
bir yer arıyordu kendine. Bitmek bilmeyen karla örtülü
düzlüklerin ortasında yürürken, yavrularını
parçalayan, dişisini öldüren, kısaca yuvasını
dağıtan diğer kurtlardan alacağı intikamı düşünüyor,
ciğerlerini yakan ayaza rağmen yoluna devam ediyordu. Gökte
güneşin süzülüp, ayın soluk ışıltısıyla
ona yol gösterdiği bu kaçıncı gün, geride
bıraktığı kaçıncı tepe, kaçıncı bayır
bilmiyordu. Tek isteği, geniş bozkırı aşıp yüce dağlara
sığınmaktı.
Durdu,
geride bıraktığı engin bozkıra baktı. Bir kurttan beklenilmeyen
saflıkta, garip sesler çıkararak bir daha dönemeyeceği
kendi yurdunu düşündü. Sonra, kar altındaki
toprağın can suyunu koklayarak yoluna devam etti. Kulaklarını
dikip, çevreyi dinlerken, ön sezilerinin ve eşsiz koku
alma duyusunun kaybolmadığına sevindi. Yaşaması kaçınılmazdı
artık. Yarası ona inanılmaz acılar verse de, içindeki
yaşama dürtüsünün, hâlâ
kıpırdadığına şahit oluyordu. Yapışkan salyalarını gevrek
karın üstüne döke döke alaca karanlığın içine
daldı. Geceyi geçirebileceği bir yer aradı kendine.
Yalnızlık meğer ölümle eş değermiş. Yalnızlığını
ve yalnızlığın bir öncü kurt için ne denli zor
olduğunu düşündü. Ve nihayet, bulduğu ilk sığınağa
doğru ilerledi. Temkinli adımlarla, sağı solu yoklayarak içeriye
sokuldu, toprağın üstüne uzandı. Orada dinlenecek,
yarasını yalayıp iyileştirecek, tekrar yollara düşecekti.
Ve bir öncü kurt olmanın üstünlüğüyle
kendine yeni bir yuva kuracaktı.
Kurt,
derin acılar ve sonu gelmez üzüntüler içinde
çalıların arasındaki sığınağında uyuklarken, birden,
bir tilki sürüsü fırladı dışarıya. Çalıların
hışırtısını, buz tutmuş karın çıtırtısını duydu
kurt. Gözlerini açtı, orada, bir tepenin üstünde
boz tüyleri rüzgarda savrulan tilkileri gördü.
Koca ovanın tek hakimiymiş gibi onları kanlı gözlerle
süzdükten sonra, dertop oldu, havayı kamçılayan
kar tozuntularının buyruğuna bıraktı kendini. Uyudu. Ortalıkta
rüzgarın sesi, kabuk tutmuş karın çıtırtısından
başka bir şey işitilmiyordu. Engellenemeyen bir beyaz-lık
uzanıyordu dört bir yana. Ağaçların buz tutmuş
dalları yasla eğiliyor, gökte duman rengi bulutlar
geziniyordu. Ölgün ve solgun kış güneşi batmak
üzereydi. Yarası ise acı veriyordu ona.
Kurt
orada tam dört gün kaldı. Bazen uyudu, bazen uyandı,
üstündeki yapışkan karları silkeledi. Acısından inledi
ve yarasının kardan buz tutmuş kabuğunu yaladı. Sırt tüylerini
uğuldayan kış rüzgarına verip yine uyudu, sonunda yarasını
iyileştirdi. Kar üstünü örttü. Dört
gün boyunca belli belirsiz karartısıyla orada kalakaldı.
Öncü
kurt, birkaç gün sonra, midesini burkan bir açlık
dürtüsüyle uyandı. Yarasını yokladı, yara artık
acı vermiyordu ona. Buzdan bir heykel gibi doğruldu. Başını yine
dimdik tuttu, üstündeki karları silkeleyip av peşine
düştü.
Uzayıp
giden kar yığınları ve engin bozkır onundu artık.
*
* *
O
gün, hiçbir canlıya rastlamaksızın, gün boyu yol
aldı. Akşam gölgelerinin mavi yazıya düştüğü
saatlerde, uzakta bir karartıya ilişti gözleri. Hızla o yana
koşturdu. Çıplak kavak ağaçlarının berisinde bir
sıra kerpiç evler uzanıyordu. Rüzgarlı tepenin
üstünde, o yandan gelen koyun kokularını soluyup,
karanlığın çökmesini bekledi. Yutkundu, inledi,
sancılı sesler çıkardı, salyalarını döke döke,
tam bir kurt sinsiliğinde evlere doğru sokuldu.
*
* *
Barak'da,
kadim Türkmen bozkırının ortasında, bir kaç evcikten
müteşekkil bir mezrada davar ağılının kapısı gün
doğusuna açılırdı. Orada, Türk nüfusunun
Anadolu'ya akın ettiği günden beri Oğuzlar'ın Bozok koluna
mensup Beğdili aşiretinden küçük bir oymak
yaşardı. Ta Hazar ötesinden gelip, güneşin doğduğu bu
topraklara Oğuz-eli adını vermiş, burayı ikinci yurt
edinmişlerdi. Hiç bir güç ve hiç bir olay
onları bu toprakları terke zorlayamamıştı. Ne Osmanlı'nın
aşırı baskısı, ne Araplar'la sonu gelmez mücadeleler, ne de
acılı Rakka yılları... Onlar güneyde, Türkün
keskin kılıcı olmaya devam etmişlerdi.
*
* *
Karanlığın
içinden bir saksağan öttü. Beğdilili yaşlı
Türkmen, yorgun başını sap yastıktan kaldırıp, bir süre
sessizliği dinledi. Ocakta iri kütükler yanıyor, davar
ağılından tuhaf sesler geliyordu. Yine bir kurt sürüsü
mü inmişti düze? Nefesini tutup, küçük
pencereye yaklaştı. Camın buğusunu sildi. Karanlığa bir göz
attıktan sonra, oğlunu uyandırdı. Silahlarını alıp sessizce
dama çıktılar. Orada, tavan penceresinin üstünden,
olacakları seyre koyuldular.
Aşağıda,
davar ağılının içinde iki yağ kandili yalpalanıp
duruyor, koyunların boz sırtlarını, ahırın köhne kapısını,
sağlam kirişleri ve yemlikleri aydınlatıyordu. Baba oğul,
nefeslerini tutmuş, parmakları tetikte bekliyorlardı. Saksağan
ise kavakların zirvesinde hâlâ ötüyordu.
Kapı
önce tırmalanır gibi oldu. Soğuktan ve açlıktan
inleyen bir canavarın sesi duyuldu. Kapı gıcırdıyor, arkadaki
demir sürgü zorlanıyordu. Ve büyük bir
gürültüyle bir kurt girdi içeriye. Koyunlar,
kurdun saldırmasına fırsat vermeden, içgüdüleriyle
onun etrafını hilâl biçiminde kuşattılar. Ağır
başlı kurt oralı bile olmadı. Burnunu dimdik yukarıya kaldırıp
içerdeki havayı kokladı. En ufak bir korku panik havası
yoktu üstünde. Başını her iki yana sallayıp ön
patilerini ileriye uzattı. Bir yay gibi gerindi, korkunç bir
hırlamayla ava saldırmaya hazır vaziyette bekledi. Adamlar onun,
açlıktan çılgına dönmüş yüzünü
ta üst kat pencereden gördüler. Delikanlı dehşetle
irkilerek,
-
Öldürelim şunu baba, diye fısıldadı. "Derisini
yüzer duvara asarız. Silah seslerini duyarlarsa bir daha
gelmezler... Haydi, öldürelim şunu!"
Yaşlı
adam başını her iki yana sallayıp,
-
Hayır evlat, sakın yapma bunu! dedi. "Yalnız bir kurt o.
Yalnız ve kimsesiz... Bir yanlışlık yapmayalım. Bırak yesin
birini. Zaten bir koyundan başka yemez bunlar. Bu, eskilerin börü
dediği cinsten. Bozkurt da derler buna. Daha evvel gelen kara ve
kırmızı kurtlara benzemez. Bunlar kurtların en asilidir, sürüye
asla zarar vermezler. Öldürmek günahtır. Bırak yirmi
beş koyundan birini de o yesin. Yirmi dört koyunu olmakla kara
budun sayılmayız nasıl olsa. Bu, ona sunacağımız daha bir
koyunumuz var demektir. Böyle yapmakla yoksul sayılmayız,
vergimizi de ödemeye devam ederiz, daha ne istersin?... Bırak
karnını doyurup, çekip gitsin. Tabiat kanunudur bu evlat,
elimizden bir şey gelmez."
Bu
kısa konuşmanın ardından, parmaklarını tetikten çekip,
gitmek için hazırlandılar. Kurt, çenesini yere
dayamış, koyunların ortasında ince uzun bir yay gibi hareketsiz
duruyordu. Işıldayan göz bebeklerini döndürüp
duruyor, en semiz koyunu bulup çıkarmaya çalışıyordu.
Sonra bir anda insanı hayrete düşürecek bir çeviklikle
en öndeki koyuna saldırıp, onu boğazından yakaladı. Koyun
daha o anda kurdun altında hareketsiz kaldı. Davar sürüsü
dört bir yana kaçıştı. Av ile avcı baş başaydı
artık.
Yaşlı
adam iç çekip,
-
Haydi gidelim buradan evlat! dedi. "Bekçiye gerek kalmadı
artık. Gel, ocağın başına dönelim biz. Sabah gelir, geride
bıraktıklarına bir göz atarız... Haydi gidelim!"
Genç
adam, yüreğini burkan o korkunç manzaraya rağmen
babasına itaat etti. Sonra, tüfeklerini omuzlayıp evlerine
yollandılar.
*
* *
İçin
için yanan ocağın başında, keçe kilimlerin üstüne
uzanmış, konuşuyorlardı. Ahırdan çıt çıkmıyordu.
Silahlarını duvara dayamış, isli çaydanlıktan yükselen
buhara dikmişlerdi gözlerini. Dışarıda, uçsuz
bucaksız kar yığınlarının gerisinde esrarlı bir karanlık göze
çarpıyordu. Bozkıra dondurucu bir soğuk egemen olmuştu.
Delikanlı
bir ara yirmi dört sayısının anlamını sordu babasına.
Babası, küçük gözlerini kısıp, kar ve güneş
yanığı ensesini kaşıyarak,
-
Peki, dilimin döndüğünce anlatayım sana, dedi.
"Yirmi dört, Oğuzlar'ın uğurlu sayısıdır evlat.
Oğuzlar iki ana koldan, her kol on iki boydan ibarettir. Yekun yirmi
dört boy eder ki, Oğuzlar'ın kutlu sayısını oluşturur bu.
Davar yirmi dörtten aşağı düştü mü, iyiye
yormazlardı bunu. Böyle kimselere kara budun denir ki, fakir ve
düşkün kişi anlamına gelir bu. Bunlardan vergi de
alınmazdı. Oysa bizim hâlâ yirmi beş koyunumuz var.
Bırak birini de o yesin. İşte bunun için engel oldum sana.
Bunda da bir hikmet var evlat. Gelen kızıl ya da kara kurt olsaydı
tereddüt etmeden öldürürdük. Babam bana bunu
böyle öğretti. Sen de böyle bil Rahmetli öyle
güzel şeyler anlatırdı ki, her sözünde bir hikmet
vardı. Kurdu görünce, hocamız Şükrü Efendi’nin
bize okuttuğu menkıbelerden biri geldi aklıma, dur bir bakayım
hele..."
Adam
yerinden kalktı, tahta sandıktan yıpranmış bir kitap getirip,
cılız fener ışığının altında okumaya başladı:
"Vakti
zamanında, Oğuzlar'ın Bozok koluna mensup Beydili aşiretinden
Barak adında bir yiğit yaşardı" diye başlıyordu hikaye.
"Barak, on sekizinde, yaşıtlarının içinde parmakla
gösterilen, gözü pek bir yiğit idi. Babası boy
beyiydi. Kapılarının girişinde, Tuğrul Bey'in taşıdığı
cinsten bir yayla üç ok asılı dururdu. Asaletin ve
cihangirliğin sembolüydü bu. Ne var ki Barak, bu nişaneyi
kendisinin hak ettiğine hiç inanmazdı. Başkalarının,
hatta yıllar önce kendi soyundan birinin kazandığı bir ödül
olarak kabul ederdi onu. Gizliden gizliye aşağılık duygusuna bile
kapıldığı oluyor, her şeyi kendi alın teriyle, kendi bilek
gücüyle, kendi yiğitliğiyle kazanmak istiyordu. Günlerce
bunun yürek sıkıntısını duydu içinde. Kendini
ispatlayacak bir çıkış yolu ararken, birden aklına o yıl
yapılacak olan bahar oyunları geldi. Zaman kaybetmeyip hemen
babasının huzuruna çıktı. Ondan gerekli izni alıp, al
atını Aral'a doğru sürdü. Ceyhun'u, Ceyhun'un suladığı
mümbit toprakları, kilometrelerce uzanan sazlıkları, dağları,
bayırları aşıp, kuzeyde yarışların yapıldığı meydanlığa
vardı. Bahar yağmurlarını yiyen toprak burada et gibi yumuşaktı.
Barak, dağın eteğinden bu büyüleyici manzarayı
seyrederken, yepyeni bir cennete geldiğini düşündü.
Ovaya serpilmiş binlerce çadır, yükselen duman
sütunları, yemyeşil bayırlar, dorukları karlı dağlar,
dağların eteklerindeki çam korulukları, yaylıma bırakılmış
atlar, sığırlar ve davar sürülerini gördü
orada. Uzak ufkun berisinde Aral'a doğru akan yılkı ve saygaların
göğe savurduğu toz bulutlarını da görüyordu
bulunduğu yerden. Her yıl bu mevsimde bazen Hazar'a, bazen Aral'a
doğru yeri sarsarak, gürültüyle, bir sel gibi akıp
giderlerdi. Barak, büyüleyici güzelliğin coşkusuyla
atını kalabalığa sürdü."
*
* *
Delikanlı,
hikayeye dalan babasına;
-
Sözünü kestim baba, dedi. "Kurda bir göz
atsak mı acep?"
İhtiyar,
tatlı bir rüyadan uyanır gibi,
-
Okumamı kesme evlat! dedi. "Kulağını aç ve beni
dinle!... Hayvanı da rahatsız etme!"
Sonra,
okumaya devam etti:
"...Derken
yarışlar başladı. Yiğitler, güneş yanığı derilerini
örten kıl abaların içinde, bellerine sardıkları türlü
renkte kuşaklarıyla er meydanına çıktıklarında genç
kızların gözü kamaştı. Davarlar kesiliyor, yemekler
pişiriliyor, saba ve çamçakların içinde
kımızlar hazırlanıyordu. Bıldırki yeşil buğdaydan pilavlar
pişiriliyor, sinilerin üstünü nefis tay etleri
süslüyordu. Kadınlar koşturuyor, çocuklar oynuyor,
genç kızlar yiğitlere kımız sunuyordu. Bir Allah'ın kulu
aç bırakılmıyordu orada.
Oğuzların
toyu, haftalarca sürdü. Beydilileri temsilen bir tek Barak
katılmıştı oyunlara. Amacı, şenliklerin en büyük
ödülü olan yayı ve üç oku alıp köyüne
şan ve şerefle dönmekti. Hani derler ya 'Beylik vermeynen,
yiğitlik vuruşmaynan olurmuş.' diye, Barak da yiğitliğini
ispatlamak için bu yolu seçti. O ne yapıp edecek,
güreşlerde ve at yarışlarında birinci gelecekti. İşe dört
elle sarıldı.
Ve
o sabah davullar birbiri ardına vurmaya başladı. Kopuzlar çalıyor,
ak sakallı ozanlar türküler söylüyordu. Oğuz
Eli'nin dört bir yanından gelen yiğitler bir bir er meydanına
çıkıyorlardı. Güreşler, günlerce devam etti.
Yorulanlar, çatlayanlar, hatta ölenler bile oldu. Sabahın
erken saatlerinde güreşe tutuşan iki yiğidin mücadelesi,
bazen gece yarılarına kadar sürüyordu. Yıldızların
altında, çiğ düşmüş otların üstünde
başlayan güreş, bazen sazlarla kaplı Ceyhun kıyılarına
kadar uzanıyordu. Kan omuzlarından süzülüyor,
sırtlarındaki kıl aba derilerini yakıyor, kanayan yaralarıyla at
çullarının üstünde yatıyorlardı. İşte
böylesine zor bir şeydi yiğitlik. Barak, acı kuvveti, sağlam
baldırları, bir demiri andıran pazılarıyla bahar oyunlarında
herkesin hayranlığını kazandı. Yere şöyle sağlam bir
basar, kaşlarını çatar, sımsıkı bastırılmış
dudaklarıyla hasmına yıldırım gibi saldırırdı. Onun
boyunduruğundan, öküz sarmasından kimse kurtulamadı.
Yiğitliğiyle ve her zerresinden kuvvet fışkıran çelik
gibi gövdesiyle o yıl güreşlerin galibi Barak oldu.
Sonra
cirit oyunlarına, arkasından da at yarışlarına geçildi.
Yiğitlere
üç gün atları besleme izni verildi. Yemyeşil
bayırlarda, nazla akan ırmakların kıyısında Oğuz Eli'nin dört
bir yanından gelen bozkır tayları sektirmeye başladı. Göz
alabildiğine uzanan yemyeşil ovalarda binlerce at kara, kır, al,
demir kırı renkleriyle baharda kelebekler gibi kaynaşıp durdular.
Güneşte nalları ışıldıyor, ipeksi derileri parlıyordu.
Gümbürdeyen toprak, bağrını bu sefer onlara açtı.
Ve Barak'ın görkemli al atı, dağların ardından kopup gelen
kanatlı bir kuş gibi birden göründü ortalıkta. Bu
ona babasının armağanıydı. Alnının beyaz akıntısı, rüzgarda
savrulan yelesi, uzun kuyruğu ve incecik bilekleriyle bir ışık
topu gibiydi. Bukağılıkları ise hep toz... Ortalık toz duman.
Zincirler şıngırdıyor, atlar tepiniyor, yarışçılar
heyecan içinde bekliyordu. Nihayet üzenginin üstünde
ayağa kalkmış bir aksakalın, bir oku ikiye bölmesiyle yarış
başladı. Ceyhun boylarından, uçurumların üstünden,
vadilerin içinden, sazlarla kaplı Aral'a uzanan yolda atlar
birden ileriye fırladı. Toprak şen, atlar şen, Oğuz'un yiğitleri
hepsinden şendi o gün. Masmavi göğün üstünde
kuşlar eşlik ediyordu onlara. Ak kanatlı bir kartalın
öncülüğünde, ak köpüklü
dalgaların dövündüğü Aral kıyılarına kadar,
destanlardan çıkıp gelmişler gibi saatlerce at sürdüler.
Kuşlar Hazar'a doğru yön değiştirmeselerdi eğer, derin
sularda alacaklardı soluğu. Öylesine kudurgan, öylesine
kendinden geçmiş olarak.... Çatlayıp ölen, derin
uçurumlara yuvarlanan nice atlar kaldı geride. Altta
gümbürdeyen etli toprak, üste mavi gök, ikisinin
arasında bir at seli... Gökteki kartal sürülerini
dahi kıskandırdılar. Bu cennetten köşede o gün,
yiğitler, bütün hünerlerini gösterdi. Oğuzlar'ın
eli, Türklerin kadim yurdunda yapılan bu yarışları, Barak'ın
kız gibi al tayı kazandı. Ve günler sonra sırtında yay,
kuşağında üç ok, terkisinde ise yolda avladığı bir
geyikle obasına döndü. Uykusuz geçen gecelerin
yorgunluğunu üzerinden atmak için hiç kimseye
görünmeden kendi çadırına çekilip deliksiz
bir uyku çekti.
O
gün adeta bir ölüm sessizliğiyle uyandı yatağından.
Ortalıkta çıt çıkmıyordu. Ne bir öküz
böğürtüsü, ne bir at kişnemesi, ne de bir deve
homurtusu işitiliyordu. Davarı bozkıra süren çobanların
sesi de işitilmiyordu o sabah. Oba köpekleri havlamıyor,
horozları ötmüyor; bir tek, baharın geldiğini müjdeleyen
kuşların sesi duyuluyordu.
Barak,
bakışlarını keçe çadırın nakışlarında
gezdirirken, bu fevkaladeliğin sebebini öğrenmek için
çadırından dışarı çıktı. Oradan geçmekte
olan yaşlı bir kadına sordu. Kadın, erkeklerin olmadığı bir
saatte talan ve çapul işleriyle namlı, bir gurup haydudun
köye geldiğini, davarı, binit ve yükletleri alıp, kuzeye
doğru gittiklerini söyledi ona. Köyün erkeklerinin de
haydutların peşine düştüğünü anlattı.
-
Peki kimsenin canına kıydılar mı ana? diye sordu Barak.
-
Yok, ölen olmadı oğul. Yalnız, neyimiz var neyimiz yok,
hepsini alıp götürdüler.
-
Ne yana gittiler?
-
Irmak boyundan büyük göle doğru gittiler.
Barak
daha fazla beklemeyip, kılıcını kuşandı, yayını aldı,
sadağına ok doldurup, aksi istikamete, Kızılkum çölüne
doğru yola çıktı. Karanlık ormanların içinden,
dağların eteklerindeki dar, kıvrımlı yollardan, bozkıra
dağılmış irili ufaklı obalardan geçip, hep o yana doğru
yürüdü. Az dinlenip, çok at sürdü.
Sonra ormanların seyrekleştiği, otlakların azaldığı bozkıra
vardı. Bozkırın dalgalı bayırlarında daha uzun süre
düşmanların izini sürdü. Geceleri gökte süzülen
ay ve boz yeleli bir kurt yol gösteriyordu ona. Bazen bir geyik,
bazen de bir yılkı sürüsüne rastlıyordu. Ama kurt
hiç kaybolmadı. O gittikçe kurt yürüyor,
durdukça kurt da duruyordu. Hatta bazen ay ışığı altında
uluduğuna şahit oluyordu. Kurt iri yarı, yalnız, bıldırki
tüylerini dökmemişti henüz. Onu büyük bir
obaya getirdikten sonra da gözden yitti.
Barak,
ovaya yayılmış çadırların arasından geçip, atını
köyün tek su kaynağına doğru sürerken, gün
neredeyse dönmek üzereydi. Güneş tepelerin ardına
çekiliyor, köpekler havlıyor, pınarın başına
toplanmış bir gurup kız ise akşam için su alıyorlardı.
Kendilerine doğru gelen yabancıyı görünce yana
çekildiler. Barak'ın al atı, kulaklarını kısıp, suya
doğru yürüdü.
Bütün
kızlar atının üstünde pek heybetli görünen bu
yiğidi seyre koyuldular. Kendi aralarında fısıldaşıp kaçamak
bakışlar fırlattılar ona.
Delikanlı,
genç kızları selamladıktan sonra,
-
Hayırlı akşamlar hanımlar, diye seslendi uzaktan. "Atıma ve
özüme sunacağınız bir kova suyunuz var mı acep?”
Atından
inmeyip, hayvanların su içtiği bir yalağa doğru ilerledi.
Hayvan daha orda buz gibi sudan kana kana içti.
-
Bir kova su da bana verir misiniz?... Siz güzel kız, örgülü
saçlı olan, elindeki kovayı uzatır mısın bana?
-
Adım Goncan, dedi kız. "Üç oklardan, Çavındır
boyundanım. Babam da buranın en saygın kişisidir."
-
Memnun oldum. Ben de Bozoklar'dan Beydili boyundan Barak'ım...
Gözleri hep gökçe, kirpikleri uzun mu olur siz
Çavındırlıların?
-
Ne sandın ya? Oğuzlar'ın içinde bir taneyiz biz. Ya siz
neyde ün yapmışsınız, söyle bize!
-
Bizde yiğit ve savaşçı çok olur, dedi Barak.
Goncan
suyu uzattı, Barak susuzluğunu giderinceye kadar içti. Boş
kovayı kıza uzatıp, teşekkür etti.
Kız,
-
Nerden gelip, nereye gidersin? diye sordu bu sefer.
Barak,
-
Ceyhun'un öte yanından kalkıp, Kızılkum'a giderim... diye
cevap verdi. "...Davar, binit, yükletlerle geçip
giden oldu mu köyünüzün içinden?"
-
Dün büyük bir sürü geçmişti buradan,
dedi kızın biri. "Yoksa sizin davarınız mıydı ?"
-
Evet bizimdi. Aç gözlülükle alıp götürdüler
onca hayvanımızı.
-
Peki sen nereye gidiyorsun?
-
Haydutların elinden malımızı kurtarmaya gidiyorum....
Kızlar
bunun üzerine kendilerini tutamayıp gülmeye, hatta
cilveleşmeye başladılar. Birbirinin yüzüne bakıp,
koyuverdiler makaraları. Goncan ise, delikanlının karşısında,
dudaklarını bükmüş, onun çatık yüzüne
küçümseyici bir edayla bakıyordu. Gonca gibi
kırmızı, tatlı dudaklarını istifamla aşağıya bükerek,
-
Vay, dedi. "Peki, tek başına mı yapacaksın bunca işi?”
Genç
Barak, kızların küçümseyici bakışları ve
iğneleyici sözlerinden alındı ve dizginleri sertçe
kırıp hızla uzaklaştı oradan. Kızların onu küçük
gören tavırları bir yana, Çavındırlı güzel
Goncan'ın dudak büküşünü hiç
unutmayacak, ondan bir gün mutlaka intikamını alacaktı.
Ve
kızlar arkasından bakakaldılar.
Güneş
tepelerin gerisinde batıncaya kadar hep kızı düşündü
Barak. Kurt uzaktan yine göründü, yol gösterdi
ona. Onu haydutların kamp yaptığı yere kadar götürdükten
sonra da bir daha görünmedi. Kim bilir ne zaman çıkacaktı
karşısına?
Barak,
yüksek bir tepenin başından ovaya yayılmış atları, bağırıp
çağıran insanları, tozlu kızıllığın içinde
koşuşturan koyunları, develeri ve sağrıları güneşte
parlayan atları seyredip, uzun süre dinlendi orada. Kamp
ateşlerinin aydınlığında kımıldayıp duran, naralar atan,
kımran içip sızan haydutları seyretti. Dinlendi, al atını
doyurdu ve kısa aralıklarla kestirdi. Karanlığın en kesif olduğu
saatte ise çalıntı malların bulunduğu dere yatağına
doğru bir kurt gibi süzüldü. Ayın fersiz ışığı
altında uyuyan haydut sürüsünün yanından geçip,
malları önüne katarak oradan uzaklaştı. Hiç
dinlenmeden Çavındır köyüne doğru sürdü
hayvanları. Sabaha doğru kuşların bile uğramadığı bir vadide
mola verdi. Haydutlar çok uzaklarda kalmış, Çavındır
köyüne de yaklaşmıştı artık. Öğle üzeri,
güneş tam tepedeyken, pınara doğru sürdü davarı.
Köyün genç kızları yine pınarın başındaydı.
Sürü,
suyun etrafını tutarken, delikanlı kızların hayran bakışları
altında atından indi, suya yaklaştı. Gözleri güzel
Goncan'ı arıyordu.
Kız,
arkadaşlarının arasından sıyrılıp,
-
Kutlarım seni yiğidim, sözünün eriymişsin, dedi.
Onu
takdir edişinin ifadesi olarak bu defa, dudaklarını ısırıyordu.
Barak
yüzünü yıkayıp, ensesini kuruladıktan sonra,
-
Gönlünü ferah tut güzelim, diye seslendi.
"Yakında yine geleceğim buraya. Seni alıp, götüreceğim...
Şimdilik Tanrı'ya emanet ol!"
Sürüyü
önüne katıp, oradan uzaklaştı.
Ne
var ki, yolda hep onu düşündü. Onun, gül goncası
dudaklarını büküşünü, sonra kanatırcasına
ısırışını hiç unutmadı. Kara sevdaya tutulmuş gibi
gidip, çadırına kapandı ve hiç kimseyle konuşmadı.”
*
* *
“Ertesi
gün Beğdililer, Barak için büyük bir eğlence
düzenlediler. Üç gün boyunca davullar vuruldu,
kopuzlar çalındı, kımızlar su gibi içildi, davarın
kurtarılması şerefine, tam üç gün eğlenildi.
Herkes gönlünce eğlenmesine rağmen, Barak bir türlü
çadırından dışarı çıkmıyordu. Arkadaşları
gidip, durumu öğrenince, Beğdililerin beyi Karakan'ın yüzü
birden ışıldadı. Hemen emir verdi; Çavındırlılar'a
gidilecek, kız babasından istenecekti.”
Ertesi
gün neredeyse bütün Beydili aşireti Kızılkum
dolaylarındaki Çavındır köyüne doğru yola çıktı.
Develere yüklenmiş yurt keçeleri, süksük
sopaları, yükler, çuvallar arasında kadınlı erkekli
yüzlerce kişi Ceyhun boylarına doğru güle oynaya,
konaklaya göçe, at sırtında veya arabalarda yola
döküldüler. Rengarenk kıyafetler içinde takıp
takıştırmış Beydili kadınları ve kır çiçekleriyle
süslü başlıklarıyla genç kızlar, yeşil
ovalarda, masmavi göğün altında baharın güzelliğine
güzellikler kattılar. Oğuz boyunun tüm zenginliğini
sergiliyorlardı o gün. Uzayıp giden tepelerde, engin
bayırlarda, korulukların içindeki dolambaçlı
yollarda hep onlar vardı. Atlar kişniyor, öküzler
böğürüyor, çift hörgüçlü
develer homurdanıyor, dağı taşı tutmuş davar sürülerinin
etrafında gençler sürücülükteki
hünerlerini sergiliyorlardı. Şımarık taylar koşturuyordu
etrafta. Teker yarıklarıyla, nal izleriyle bezeli yollar bırakarak,
geceleri konaklayıp, gündüzleri yol alarak Ana ırmak
kıyılarına aktılar. En önde ise düğün alayı...
Çavındır
köyüne yaklaştıklarında elçilerini gönderdiler.
Elçiler karşılayıcılarla çıkıp gelince de, keçe
yurtlarını oraya kurdular. En önde boy beyi, uzun bir
konvoyla köye girdi.
Aynı
gün kız evine gidildi. Hoş beş edildi. Tanışıldı,
eskilerden, günlük yaşantılardan hatta dünyanın
dört bir yanına göç eden soydaşlardan bahsedildi.
Sonunda maksatlar açıklanıp, kız, babasından istendi.
Babası,
kızını, gönül rızasıyla verdi Beydili oymağına.
-
Bu bizim için bir onurdur, dedi adam. "Birbirini görüp
beğenmişler madem, bize de işi kolaylaştırmak düşer. Fena
mı, kızım kahramanlığıyla nam salmış Beğdililer'in en yiğit
kişisine hatun olacak, verdim gitti...”
Manda
derisinden yapılma davullar daha orda vurmaya başladı. Toy
hazırlıkları yapıldı. Taylar, develer, koyunlar kesildi. Tam
yedi gün sürdü şenlikler. Toya yirmi dört boyun
yirmi dört beyi de davet edildi. Kısaca, yiğit Barak'la güzel
Goncan'ın toyları pek anlı şanlı oldu. Şenlikler bitip, beyler
yurtlarına çekilince de Beydililer gelinlerini alıp, kendi
topraklarına döndüler.
Şanlı
şöhretli bir toy da orada yapıldı. Gerdek için, bir
çam koruluğunun kenarına geniş bir yurt hazırlandı.
Kadınlar, çadıra el değmemiş keçeler ve kıl
kilimler serip, kabartılmış bir yün yatak hazırladılar.
Deve tüyünden, etrafı meşin, ağır bir de kapı yapıp,
gelinle damadı içeriye aldılar. El etek çekilince de,
karı koca baş başa kaldı.
İlk
gecenin ayrıntıları bir yana, yiğit Barak'a bir haller oldu o
akşam. Ne konuşuyor, ne yiyip içiyor, karısının yüzüne
bile bakmıyordu. Geç saatte ise, gelini gerdek yatağında
bıraktı ve kendisi kıl kilimlerin üstünde kıvrılıp
yattı.
Goncan,
ilk gün hoşgörüyle karşıladı bu hakareti;
yiğidinin yorgunluğuna ve toyluğuna verdi. Her şeyi sineye çekip,
hürmette kusur etmeden, bir sonraki geceyi bekledi.
Fakat
oğlan ikinci gün de aynı hareketi yaptı. Yemek yiyip
konuştularsa da, birbirlerine yine el sürmediler. Ovaya
yayılmış avılın yukarı yamacındaki görkemli gerdek
çadırında pek soğuk rüzgarlar esiyordu her gece.
Beydililer'in bundan haberi olmuyor, her şeyin yolunda gittiğini
sanıyor, gönüllerini ferah tutuyorlardı.
Fakat
gönlünü ferah tutamayan biri vardı ki, o da, güzel
Goncan'dı. Günler geçiyor, haftalar geçiyor, ama
o hâlâ baba evinden geldiği gibiydi. Yatağa adımını
atmış değildi kocası. Nakışlı yastıklar her gece kızın göz
yaşlarıyla ıslanıyordu.
İlk
günler geçip gittikten sonra Goncan, bir gün
kocasına durumu açtı.
-
El öpmeye bizim ele gitmeyecek miyiz? dedi.
-
Neden olmasın, yarından tezi yok yol hazırlığına başla!
Kız
kendini tutamayıp,
-
Ama bizimkilere ne söylerim ben? diye ağlamaya başladı.
Barak,
bu soruyu duymazlıktan gelerek savuşturdu, cevap vermenin zamanı
olmadığını düşünerek, sesini çıkarmadı,
kendini işine verdi.
Kız,
-
Ama biz daha karı koca olmadık ki, diye dert yandı kocasına. "Bir
derdin varsa anlat! N'olursun acı çektirme bana!"
dediyse de, Barak'dan bir cevap alamadı.
Ve
son gece de, diğer geceler gibi geçip gitti."
* * *
"Çavındır
köyüne vardıklarında kız biraz açılır, yüreğini
sıkıştıran dertlerden biraz sıyrılır gibi olduysa da, anası,
ondaki durgunluğu hemen fark etti. Taze evliler, kız evi tarafından
muhabbetle karşılandı. Yemekler yenildi, kımızlar içildi,
evlilerin şerefine kopuzlar çalınıp, oyunlar oynandı.
Gelini, kız arkadaşları, o gece adeta kanatlandırıp uçurdular,
bağırlarına bastılar.
Bir
hafta sonra Barak, karısını baba evine bırakıp, kimseye haber
vermeden köyden ayrıldı. Onun kaybolması Çavındırlılar'ı
telaşlandırdı. Genç adam, sırra kadem basmış, kuş olup
uçmuştu sanki. Ne yapıp ettilerse, onun izine
rastlayamadılar, sonunda ondan tamamen ümidi kestiler.
Barak
ise, Çavındır köyünde kaldığı o gece rüyasında
gördüğü ak sakallı ihtiyarın buyruğuna uyup, çöle
doğru yola çıkmıştı. Rüyasında, gökten
geldiğine inandığı bir nidayla uyandığında, ak sakalları
yerde sürünen bir adamla karşılaşmıştı. Adam mübarek
elini onun omzuna koyarak,
-
Genç yaşta, öleceğin günü ve ölüm
sebebini bilerek öleceksin! demiş, sonra, gencin göz
yaşlarına ve yalvarıp yakarmalarına dayanamayıp, "Gök
tanrı, bulunduğun yerden çıkmanı, içindekinden
kurtulmanı emrediyor sana," demişti.
-
Peki, madem öyle, içimdekini söyle bana! söyle
ki, kurtulayım.
-
Herkeste var olan, fakat sana yakışmayan o insanî korku...
-
Nasıl içimden atarım bunu?... N'olursun yol göster
bana!
-
Çöle git ve o zor hayata katlan!
O
günden sonra, Barak'ı, bir daha gören olmadı o yörede.
Çöl gecelerinin dondurucu soğuğu altında günlerce
yol yürüdü. Yamçısını üstüne çekip
uyudu. Bütün emeli ruhunun derinliklerinde var olan o
insani korkuyu yenmek, köye tertemiz bir ruhla dönmekti.
Çölde dolaştığı altı hafta boyunca atı ona yoldaş,
kurtlar ise yol göstericisi oldu. Bu süre zarfında çöldeki
bütün yırtıcı hayvanlarla karşılaştı. En ufak bir
yara almadan, tek tek hakladı onları. Kurtlarla beraber, Aral'a
kadar gündüz avlandı, gece dinlendi. Hülyalı
bakışlarını engin düzlüklerde gezdirerek çölü
baştan başa kat etti. Vurduğu hayvanların etiyle beslendi.
Saygaların ve yılkıların sütünü içti.
Dinlendi, ay ışığı altında uyudu. Kurt ve çakal
ulumalarıyla inleyen çöl gecelerine tek başına
katlandı. Ruhunu ezen, acizleştiren, düşkün insanlar
sınıfına sokan ve hatta onu alçaltan korkaklık illetinden
kurtulup, çelikleşmiş bir iradeyle, gökten gelen yeni
bir nida üzerine, avıla döndü.
Güzel
Goncan'a kalbini açabilirdi artık.
Fakat
talihsiz adam, Çavındır köyüne varır varmaz yeni
bir felaketle karşılaştı. Görülmemiş büyüklükte
bir kurt, oranın tek hayat kaynağı olan suyun başını tutup,
kimseyi yaklaştırmadığı gibi, her gün semizinden bir de
koyun ayırıyormuş kendine. Köy susuzluktan kırılıyor,
çocuklar ölüyor, hayvanlar telef oluyormuş. Köyün
erkeklerinin elinden de bir şey gelmiyormuş.
Çavındır
köyünde bu zorlukların hüküm sürdüğü
günlerde, bir başka köşede erkeğinden tamamen umudunu
kesen Goncan, anasına;
-
Ana ben daha kızım, dedi. "Evden nasıl gittiysem öyleyim."
Neye
uğradığını şaşıran kadın,
-
Vah benim bahtsız kızım, vah benim kara yazgılı kızım! diye
dövünmeye başladı.
Sonunda
dayanamayıp, durumu erine açtı:
-
Bu genç adamın bize çektirdiği nedir Tanrı aşkına?
Kimsenin yüzüne bakamaz olduk. Kızımız kan ağlıyor,
çadırdan da çıkmıyor. Ah benim bahtsız kızım,
kadın olmanın faziletine erişememiş kızım!... Ah, ben
ağlamayayım da, kimler ağlasın!...
Bey,
bunun üzerine adeta kükreyerek,
-Kadın
olamamak da ne demek hanım?! diye bağırdı.
-Ah
bey, adam erkeklik vazifesini yerine getirememiş. Kızımız el
sürülmemiş bir taze hâlâ. Bu da yetmemiş
gibi, bir de terk etti bizi. N'olursun bey, kurtar bizi bu azaptan,
bir sır gibi ortadan kaybolan bu adamdan çek kurtar kızımızı!
Bize bir yol göster!
Yaşlı
adam, düşündü, taşındı, keçelerin üstünde
gidip geldi, ter alnından sicim gibi aktı ve sonunda,
-Tez,
Kara Mirza denen o adamı çağırın bana! diye inletti
ortalığı.
Kara
Mirza, köyde yıllardan beri Goncan'ın belalısı olmuş,
Çavındırlılar'ın en zengini ve en yiğit kişisiydi.
Goncan şimdi onunla evlenecekti. Haber tez zamanda duyuldu. Düğün
hazırlıkları başladı. Kurttan dolayı da düğün
çarçabuk yapıldı. Düğünün son günüydü
ve gerdek gecesi gelip çatmıştı.
Aynı
gün Barak, terkisindeki geyik derileri ve kaplan postlarıyla
köye girdi. Her şeyden habersiz, Çavındırlılar'ın
bulunduğu meclise doğru ilerledi. Atını bağlayıp oradakileri
selamladı. Onun ortaya çıkışı Çavındırlılar'ı
telaşlandırdıysa da, Goncan'dan kimse söz etmedi. Bir tek
kurttan söz ettiler. Böylece bir taşla iki kuş vuracak,
hem kurttan hem de şereflerini ayaklar altına alan bu adamdan
kurtulmuş olacaklardı.
Barak,
bunun üzerine atına atladı, dizginleri suya doğru kırdı ve
oradakilere seslendi:
-Ağalar,
beni tam burada bekleyin! dedi. "Ardımdan kimse gelmesin!
Kurdun postunu yarın burada, siz Çavındırlılar'a armağan
edeceğim."
“Atını
topukladı, karanlığın içinde kayboldu."
*
* *
"O
gün gökte ay yoktu. Karanlık semada bulutlar geziniyor,
yıldızlar görünmüyordu. Uzakta, dağın eteklerinde
Çavındır boyunun birbirine yaslanmış üylerinin
karanlık siluetleri görünüyordu. Avıl derin bir
sessizliğe gömülmüş, günlerden beri üzerlerine
çöken bu uğursuzluğun dağılmasını bekliyordu.
Renksiz, heyecansız ve şenliksiz geçen düğünden
sonra, çadırda, Goncan ve ona koca olmanın heyecanıyla
yanıp tutuşan Kara Mirza'dan başka kimse kalmamıştı. Goncan,
Barak'ı bir türlü unutamıyor, yüz üstü
bırakılmanın acısını hâlâ yüreğinde
taşıyordu. Genç kadın, aşağılanmış ve aldatılmış
bir kadın olarak görüyordu kendini. Bu da yetmiyormuş
gibi, onca güzelliğiyle bu kara, çirkin ve küstah
adama kadın olmağa hazırlanıyordu. Dünyada güzelliğini
sunacağı bir tek bu mu kalmıştı? Günlerden beri yersiz
ziyafetleriyle, erkekliğe sığmayan övünmeleriyle ve
herkesi küçümseyen tavırlarıyla, şimdi nasıl da
çirkin görünüyordu gözüne? İğneleyici
sözleri hep Barak içindi. Onun yiğitliğini küçümsüyor,
"Benim acı kuvvetim karşısında değil Barak, Oğuz Eli'nin
hiçbir yiğidi tutunamaz." diye meydan okuyordu. Çavındır
obasında Barak'ın mertliğini anlatanlara kin kusuyor, düğünden
sonra kurdu da öldüreceğini söylüyordu.
Barak
bir gelsin, Allah ya ona verecekti ya da kendine...”
*
* *
"Yüksek
dağın eteklerinde hafif bir meltem esiyor, sallanan ağaçların
belli belirsiz hışırtısı duyuluyordu. Goncan son hazırlıklarını
yapıyor, loş karanlığın ortasında, keçe kilimlerin
üstüne diz çökmüş, kocasının manda
derisinden yapılma nalçalı çizmelerini çıkarıyordu.
Ay bulutların gerisinde süzülüyor, dağların arka
yamaçlarına koyu gölgeler düşüyordu. Çıt
çıkmıyordu ortalıkta. Kara Mirza, derin derin soluyor,
sıcak nefesini kızın ensesine üflüyordu.
Adam,
sabırsız gözlerle kızı süzdükten sonra, ayağını
hızla çekip,
-
Eh tamam artık, gerisini yaparım ben, dedi. "Git hazırlan
sen! Soyun, süslen ve yatağıma gel! Seni burada bekleyeceğim."
Goncan,
her şeye boyun eğip, tam gidecekti ki,
Kara
Mirza,
-
Çekil ordan! diye bağırdı.
Neye
uğradığını şaşıran kız yana çekildi, Kara Mirza
elindeki çizmeyi fırlattığı gibi, çamçağın
dibinde gezinen iki dağ sıçanını tek vuruşta öldürdü.
Kız
korkudan ve üzüntüden sinip kaldı bir köşede.
Kara
Mirza, yatağın üstünde, ellerini çırparak bir
taraftan gülüyor, bir taraftan da,
-
İşte, diyordu. "...İşte bak, yiğitlik diye buna denir. Kim
yapabilir bunu? Bir atışta iki sıçanı kim öldürebilir?
Beğdililer'den böyle babayiğit çıkar mı? O pek
övdüğün Barak bile yapamaz bunu. Haydi getir bakalım
çınıları. Yok yok, torsuğu getir. İçeceğim bugün.
Kımran içip kendimden geçeceğim."
Goncan,
utanç içinde adamın dediklerini yaptı. Ona bir çını
kımran getirdi ve sonra sıçanları atmak üzere dışarı
çıktı. Derin bir nefes alıp, ağlamaya başladı.
-
Tanrım! diye yalvarıyordu durmadan. "Tanrım ben ne yaptım?
Yiğitliğini ve mertliğini bütün Oğuz Eli'nin bildiği
insanı bırakıp bu iğrenç adama nasıl geldim ben? Onca
yiğitlik karşısında bile övünmeyen birine karşılık,
iki kör sıçanı öldürmeyi marifet sayan bu
densize nasıl kandım! Bu kötülüğü ona nasıl
yaptım? Beni affet Tanrım!"
|