| |
RÜZGAR ESER, OT BÜKÜLÜR
Keskin tundra soğuklarının, yerini ılık rüzgarlara bıraktığı da
Keskin tundra soğuklarının, yerini ılık rüzgarlara bıraktığı da
Keskin
tundra soğuklarının, yerini ılık rüzgarlara bıraktığı
dağlarda, kar yavaş yavaş erir. Güneye inen Kalibu sürüleri,
su samurları tekrar kendi bölgelerine döner. Güneyin
sık, karanlık ormanlarında ağaçlar, polen yağmurları
için hazırlıklarını yapar. Travertanlardan inen köpüklü
sular Pell nehrine akar. Dere yataklarında buzlar çözülür,
kar suları kavurur atar toprağı. Vadileri sis bürür;
ormanların leylak rengi, uçuk yeşil örtüsünün
ve göğe yükselen çıplak dalların arasına
kıvrılarak sokulur. Sarı başlıklı bir kara tavuk uzaktaki
erkeğine seslenir. Bu sese dağ sıçanları karşılık
verir. Beyaz kır kurdu yavruları için mevsimin ilk avına
çıkar. Irmak boylarında pelikanlar, misk samurları,
balıkçıl ördekler, martılar, kel kartallar, dalgıç
kuşları somon yumurtası arar. Kara ayı bir somon balığını
parçalar, Vapiti sürüleri kaplar çayırları.
Ve bahar geldiğinde Amerika'nın Pasifik sahilleri, ta
Kaliforniya'ya kadar uzanan Dene, Na-dene obaları birden
hareketlenir. Bu bakir topraklarda şenlik ateşleri yakılır,
tabiatın uyanışı şerefine yarışlar düzenlenir.
O yılın
Bahar ayı. Güneşli bir gün, Yürüyen Kum
Çölü'nden bu yana iki atlı yaklaşmaktaydı. Bunlar
Pell Nehri Tatelilerden İdikut ile Mc Kenzie Nehri Na Katcholarından
Barçuk'tu. Rüzgarla yarışan atlar, Yürüyen
Kum Çölü'nün kumlarını savuruyordu etrafa.
Yeleleri rüzgarda savrulan atlara ayrıca çatal boynuzlu
bir antilop sürüsü eşlik ediyor, binlerce çift
toynağın altında yer sarsılıyor, gürültü bütün
Pell Nehri vadisini dolduruyordu.
Bu,
günlerden beri devam eden yarışların belki de en çekişmeli
olanıydı. Bütün yarışlar bitmiş, ama Barçuk ve
İdikut arasındaki çekişme sona ermemişti. Atlar böğür
böğüre yolu kat ederken bazen İdikut, bazen de Barçuk
geçiyordu öne. Yanda kuvvetle akan Pell nehri dik vadiler
arasında uğulduyor, yorulan atların sırtından buhar yükseliyor,
horultuları rüzgara karışıyordu. Her şey; rüzgarın
sesi, suyun şırıltısı, atların horultusu ve antilop sürüsünün
yeri sarsan gümbürtüsü kulakları sağır eden
tek bir sese dönüşüyor, uzaktaki çam
ormanlarında yankılanıyordu. Çakıllı yolda nallar
gıcırdıyordu. Yeşil ormanlar, kayalıklı yamaçlar bir bir
geçilirken, bir toz bulutunun içinde hızla menzile
yaklaşılıyordu.
İdikut,
çakıllı bir dere yatağını da geçtikten sonra,
aniden kemendini sıyırdı. Görüşünü kapatan
toza rağmen, yavru bir geyiğin peşine düştü. Atın
üstünde oldukça rahat görünen bu Dene kızı
geriye dönüp rakibi Barçuk'a son kez baktıktan
sonra, kemendini var gücüyle yavru geyiğe doğru savurdu.
Fakat iri cüsseli bir çift boynuz, yavruyu kurtarmak
istercesine kendini onun önüne attı, sürünün
muvazenesi bozuldu, ortalık karıştı, at tökezledi, binici
yere yuvarlandı. Yavru geyik sürüye karışıp oradan
uzaklaşırken kız, elinde kementle kalakaldı.
Az sonra
tekrar sadık atının üstündeydi İdikut. Barçuk
ise görünürde yoktu. Kız atın çıplak
sağrısına dokunur dokunmaz, at bir ok gibi tekrar yola fırladı.
Barçuk, kanlı başı yanda sallanan bir yavru geyikle
yanından geçti. İdikut ise, henüz işini bitirmiş
değildi. Yine yer sarsılıyor, hayvanlar koşturuyor, iki yarışçı
rüzgara karşı mesafeleri yel gibi alıyorlardı.
Sonra Boynuz
Ormanları’nın içinden geçtiler.
İdikut,
arkada tökezleyen bir geyiğin bağırtısını duyunca atının
dizginini sağa kırdı. Sert bir çayırlıkta sürüye
yetişti, kemendini tekrar salladı, ip uçtu, bir çatal
boynuzun boynunda asılı kaldı. Fakat hayvan boynunu çekip
kurtardı. Bunun üzerine İdikut, sadağından bir ok çıkardı
ve geyiği suların içine yuvarladı. Atından çevik
bir hareketle atlayarak, can çekişmekte olan hayvanın
boğazına bıçağı çaldı. Yükünü
yükledikten sonra da, Barçuk'un peşine düştü.
Yarışçılardan
Dene erkeğinin altında beyaz benekli doru bir at, kızda ise, kısa
bacaklı, kalın boyunlu bir tay vardı. Bu daha çok, uzun
tüylü, iri kafalı Moğol atlarına benziyordu. Adı ise,
Kırık Ok’tu.
Koruluğun
içinden ilk çıkan Kırık Ok oldu. Binicisinin saçları
rüzgarda savruluyor, geyiğin kanlı başı yanda sallanıyor,
at onu geçmek isteyen benekliye diş atıyordu.
Barçuk,
kendini yoldan atmak isteyen atın iri kafasına kamçıyı
indirdi, İdikut bu saldırıyı ustalıkla savuşturdu. Atlar
yarışın son etabına böğür böğüre girdiler,
kalabalığı bir bıçak gibi ikiye yararak bir tümseğin
başında durdular. Sonra dönüp, yüklerini çayırların
üstüne fırlattılar.
İki
yarışçının da ayaklarından kan damlıyordu.
Bu yarıştan
da bir sonuç alınamayınca, kabile reisleri toplanıp, yeni
bir yarış için hazırlanmalarını söylediler. Bu daha
adil bir yarış olacak ve belki de günlerce sürecekti. Adı
ise, Baht Arama Yarışı’ydı.
Her yılın
Gün-Gece Eşitliği Şenlikleri ayrıca, bir çekişmeye
daha sahne olurdu. British Colombia'dan Kuzey Kalifornia'ya kadar,
uçsuz bucaksız toprakları yurt edinmiş on yedi Dene ve
Na-Dene kabilesinin ileri gelenleri Pell Nehri kenarında
toplandıklarında, Mc Kenzie Na Katchoları'ndan Kongur,
Tateliler'in reisi Burkas'ı, daima küçümseyici bir
ifadeyle karşılardı. Burkas, büyük çadırdan
içeri girer, herkesi tek tek selamladıktan sonra rakibi
Kongur'a ayrıca, "Selam sana ey yedi yiğit babası!" diye
hitap ederdi.
Kongur bunun
üzerine başını sallayıp,
- Sana da
selam olsun ey yedi köpek babası! derdi.
Burkas
bozulur, kahrolur ama, üzüntüsünü belli
etmez, şenlikler bitinceye kadar bir daha çadırından dışarı
çıkmazdı.
Çünkü,
Kongur'un yedi erkek evladına karşılık, Burkas'ın sadece yedi
kızı vardı.
Burkas'ın
bu durumuna çok üzülen ortanca kızı İdikut, o yıl
Na-Katcholar'a meydan okumuş, rakibi erkek de olsa, sonuna kadar
onuruyla yarışacağını söylemişti. O, ne olursa olsun bu
yarışı önde bitirecek, babasının yıllardan beri çiğnenen
onurunu kurtaracak ve Tateliler'in kim olduğunu bütün
aleme ispat edecekti. Çünkü, At-sina 'kurt soylu'
tek kabileydi onlar.
Bu son
yarışta da kazanan belli olmayınca, kabile reisleri bir daha araya
girerek, At-sina kızı İdikut ile, Köpek Kaburgaları'ndan (bu
Na-Ktcholar'ın diğer adıydı) Barçuk'u uzun bir yolculuğa
çıkarmaya karar verdiler; gidecekler, kendi bahtlarını
kendileri arayacaklardı. Günler sonra geri geldiklerinde,
beraberlerinde getirdiklerine bakılarak biri yarışmanın galibi
ilan edilecekti.
Evet, bu
gerçekten adil bir yarış olacaktı.
Ertesi gün
At-sina kızı İdi-Kut ile Köpek Kaburgaları'ndan Barçuk,
Yürüyen Kum'un yakınında, yolun ikiye ayrıldığı
noktada dostça ayrıldılar. Uzaklaşırken el salladılar
birbirlerine. Yarışın belki de en zor etabına gelinmişti.
Omuzlarında birer torba, ayaklarında dizlerine varan meşinden
çizmeler, koyun postundan üstlükleri, deri
altlıkları ve uzun tunikleriyle yola düştüler. Ve kum
tepelerinin gerisinde gözden yittiler.
Bilmeyenler
için tuzaklarla dolu bu yollar, Yürüyen Kum Çölü'nü
dolanır. Yolcular kumlara saplanır, soğuk, karanlık, ürperten
geceler geçirirler. Issız yol ve sessizlik bir dev gibi
dikilir önlerine. Korkunç sesler uğuldar kulaklarında.
Gözlerinin önünde, yürüyen ölülerin
silueti canlanır. Yürekler korkuyla donanır. Sonra bir kum
tepeciğinin böğründe mola verilir. Çıkınlar
açılır, kurutulmuş etler yenir. Vahşi hayvanlarla göz
göze gelinir, arkadaş olunur onlarla. Bir geyik sürüsüne
karışıp su aramaya çıkılır bazen. Onlarla konuşulur,
yarenlik edilir. Ve sonunda büyük suyun uğultusu duyulur.
Hayvanlar tekrar içerilere çekilirken, bahtını arayan
yolcu, oraların bekçisi, büyük suyun kadim sakini
yaşlı adamın çadırına doğru yürür.
Ora
sakinlerinin Büyücü diye ad taktıkları adam her
günkü sabah yürüyüşüne çıkmıştı
ki, karşıdan bir atlının bu yana doğru geldiğini gördü.
Çiçek Dağı'nın eteklerinde, söğüt
dalından yapılma asası elinde yürürken soluğunu tutup,
kumları dağıtarak gelen atlıya baktı. Bu belki de büyücünün
uzun zamandan beri rastladığı tek kişiydi. Titreyen bacaklarını
birleştirdi, çapaklı gözlerini kıstı, sabah
rüzgarının altında kurumuş bir dal gibi sallanarak atlının
yanına gelmesini bekledi. Çenesindeki bir tutam seyrek, ak
sakalı ise, rüzgar dağıtıyordu.
Yolcu,
rüzgarın dağdan kapıp getirdiği bin bir çeşit
çiçeğin, baş döndürücü kokusuyla
birlikte geldi, adamın yanında durdu. Onu selamladı. Atından
inip, dizginleri atın sağ bukağılığına bağladı, şırıldayarak
akan bir dereden kana kana su içti.
Büyücü
ise, hiç konuşmadı onunla. Çiçek Dağı'nın,
İnci Boncuk Dağı'nın ve dev dalgaların dövdüğü
geniş kumsalın sahibi olarak, beklenmedik anda çıkagelen bu
konuğa biraz soğuk davrandı.
Sonra
yavaşça ayağa kalktı, uzun deri tuniğinin arkasını
silkeledi, asasını yeni gelene uzatarak,
- Kimsin
sen? diye sordu.
- Bir
savaşçı, dedi Barçuk. "Buraların şanı yüce
Köpek Kaburgaları'ndan Barçuk'um ben. Parçalayıcı
kartal anlamına gelir adım. Söyle bana, bir düş mü
bu? Karanlıklar ülkesinde miyim? Yoksa Ay Tanrı'nın katına
mı uçtum?
Kendini bu
şekilde takdim etmesi, yaşlı büyücünün pek
hoşuna gitti. Yüzünü tekrar bulutlara çevirdi.
Asasını genç adamın omzuna dokundurarak,
- Yeryüzünde
ve yaşlı büyücünün ülkesindesin, dedi.
"Korkmana gerek yok. At ile, hareket halindeyken bir bütün
olmak, en çok size yakışır. Bunu, daha uzaktayken anladım.
Siz Köpek Kaburgaları büyük savaşçılarsınız...
Şimdi bana ne istediğini söyle!"
Genç
savaşçı,
- Güç,
zenginlik ve bunların getirdiği iktidar, diye dileklerini tek tek
sıraladı. "Ama önce zenginlik."
-
Avuçlarından akıp, kucağını dolduran, taşıyamayacağın
ağırlıkta bir zenginlik mi istiyorsun, yoksa yüreğini
gururla dolduran ve seni yücelten bir zenginlik mi? Söyle,
hangisini istiyorsun? Bu ikisi birbirinden çok farklı
şeylerdir.
Barçuk,
tereddüt etmeden,
- İlkini
istiyorum, dedi. "Yani avuçlarımı dolduran,
parmaklarımın arasından akan, sırtımda taşıyamayacağım,
geyik derisinden yaptığım süslü çadırımın
alamayacağı kadar büyük bir zenginlik..."
Yaşlı adam
bunun üzerine onu, İnci Boncuk Dağı'na götürdü.
Birlikte dağı tırmanmaya başladılar. Büyücü önden
giderken Barçuk onu takip ediyordu. Bir sıra dik sarp
kayaları aştıktan sonra, dar bir vadiye geldiler. Burası el
değmemiş, gözlerden uzak ve ancak büyücünün
bildiği bir yerdi. Barçuk'un burada gözleri kamaştı.
Manzaranın güzelliği karşısında adeta donakaldı. Her
tarafa, bin bir renkte ışıltılar saçan altınlar,
gümüşler, yakutlar, zümrütler ve incilerle
bezeli büyülü ülkeydi burası. Görenin
gözleri kamaşıyordu.
Barçuk,
torbasının her iki gözünü, giysisinin ceplerini,
hatta çizmelerini bile bu değerli taş ve madenlerle
doldurup, yaşlı büyücüye teşekkür etti ve aynı
gün çekip gitti oradan.
Büyücü
onun arkasından bakakaldı.
Aradan bir
hafta geçmemişti ki, yaşlı adam, kendine ait topraklarda bu
kez bir başkasının ayak izlerine rastladı. Kıyıdaki kumsalda,
Yürüyen Kum'un üstünde, Çiçek
Dağı'ın kenarında, nalsız toynak izleri ve ökçesiz,
narin ayak izleriydi bunlar. Rüzgar, Çiçek
Dağı'ndan bu yana büyücünün alışık olmadığı
kokuları getiriyordu kucağında. Büyücü buna bir
anlam veremedi. Kulağını o yana verip dinlediyse de, Pasifiğin
dev dalgalarının uğultusundan başka bir ses işitmedi. Sonra tam
üç gün etrafı kolaçan etti. Çiçek
Dağı'nı, İnci Boncuk Dağı'nı, sahili, yakındaki koruluğu ve
hatta sahilde kayalıklar arasında sıkışıp kalmış yüzyıllık
gemiyi bile gezdi. Ama bu esrarengiz ziyaretçiye rastlayamadı.
Sonra yine
akşam oldu. Yaşlı adam çadırında uyudu. Sabah gün
doğarken uyandı. Göklerin hakimi Ay Tanrı'ya ilk yakarışını
yaptı ve Çiçek Dağı'na doğru yola çıktı.
Hava
dupduru, gök lacivert, yıldızlar ise göz kırpıyordu o
saatte. Uzakta beyaz köpüklü dalgalarıyla Pasifik
uzanıyordu. Latif bir sabah meltemi esiyor, uzaktan kuş sesleri
duyuluyordu.
Adam tepeye
doğru tırmandı. Şırıldayarak akan bir arkın yanı başından
ilerleyip sulak yamacı geçti, sıkı bahar toprağında açmış
kır çiçeklerinin içinde ayaklarını sürüyerek
pınara doğru yürüdü. Rüzgar burada daha
kuvvetli esiyor, yaşlı adamı geriye itekliyordu. Birden birinin
sesini duyar gibi oldu. Çevreyi dikkatle gözden
geçirirken, az ileride, çiçeklerin toprağı bir
halı gibi örttüğü bir sırtta tuhaf bir iz ilişti
gözüne. Çiçek Dağı'nın en önemli
sihriydi bu. Çiçekler kadın vücudunun altında
eğilir, solardı. Yaşlı büyücü bu sırrı bilmesine
rağmen, böyle bir durumla ilk kez karşılaştığından
telaşlıydı. Bir an ürperdi. O tarafa doğru yürüdü.
Evet yanılmamıştı. Çiçekler hakikaten ezilmiş,
hırpalanmış, solmuştu. Solgun çiçeklerin üstünde
bir kadın izi vardı.
Sonra onu
aramaya başladı. Pınarın başında genç bir kız baygın
vaziyette yatmaktaydı. Adam kızın başını yerden kaldırdı, su
verdi ona.
Kız kendine
geldiğinde, ağlamaya başladı. Yanaklarında ve kirpiklerinin
ucunda hala gecenin nemi vardı.
Adam kıza
acıdı. Kim olduğunu sordu ona. Kız adının İdikut olduğunu ve
bahtını aramak üzere yollara düştüğünü
anlattı.
- Köpek
Kaburgaları'ndan Barçuk adında bir yiğitle yarıştayız.
Babamı, ailemi ve bütün geçmişimi küçümseyen
Köpek Kaburgaları'nı yenmem için yardım et bana!
Yaşlı
büyücü ayağa kalktı, asasını kızın omzuna
dokundurarak,
- Kulağını
yere daya! diye emretti.
- Nereye?
dedi kız, şaşkınlıkla.
Bir tutsak
gibi endişe ve korku doluydu bakışları.
- Nemli
toprağın üstüne, diye tamamladı sözünü
yaşlı adam.
Kız
ihtiyatla öne doğru bir iki adım attı. Dizini yere dayayarak
eğildi. Büyücü uzun asasını üç defa
toprağa vurarak, "Tam buraya..." dedi.
Kız başını
yere eğerken, "Korkuyorum" diye inledi.
-
Korkmamalısın, korkman için hiçbir sebep yok. Kendini
bulacaksın orada... İnsan kendi şeklinden korkar mı?
- Bana ne
yapmam gerektiğini açılıkça söyle!
- Büyülü
Sözler bulacaksın orada, anlam veremediğin sesler duyacaksın.
Yüz yıllar öncesine gidip, atalarını, uzak geçmişini
ve kültürünü bulacaksın... Dediğimi yap ve bana
itaat et!
-
Korkuyorum, diye tekrarladı kız. Ve daha fazla konuşmadı. Adamın
dediğini yaptı, kulağını toprağa kuvvetle bastırdı.
Çiçeklerden bir taç oluştu dağınık
saçlarının etrafında. Beyaz, sarı, pembe kır çiçeklerinin
ortasında nefesini tutup, dipten gelen uğultuyu duymaya çalıştı.
Çok uzaklardan, zamanın ötesinden, arzın
derinliklerinden gelen korkunç bir uğultuyla birden yerinden
sıçradı. Beyaz bir çiçek gibi ağardı kızın
yüzü. Büyülenmiş gibi dizlerinin üstünde
sallandı durdu. Adam onu omuzlarından yakaladı. Kız titredi,
inledi; çeneleri çarpıyor, dişleri takırdıyordu.
Az sonra
derin bir uykudan uyanır gibi, tekrar kendine geldi.
Zamana ve
mekana sözünü geçiren adam tekrar eğilmesini
istedi ondan. Kız ikinci defa eğildi. Bu kez gök gürültüsünü
andıran korkunç bir sarsıntıyla birlikte dipten gelen
sesleri dinledi. Orada bir başka alemi görüyor gibiydi.
Fırtınalar, yürüyen dağlar, yarılan toprak, yaklaşan
dev bir ordu, göç eden insanlık, şimşekler, kayan
yıldızlar, yer yuvarlağına çarpan gök taşlarının
patlayışını duydu. Bütün bedenini bir ürperti
sardı. Boğazında bir şeyler tıkanır gibi oldu. Toprağın derin
katmanlarından ve uzak zaman dilimlerinden gelen, acı çeken
insanların bağırtılarını duyuyordu. Garip bir rüya mı
görüyordu yoksa? Yoksa insanı dehşete sürükleyen
bir kabus muydu bu? Duyduklarına bir anlam veremiyordu kız. Yer
çatırdayarak sarsılıyordu sanki. Binlerce atın dövdüğü
toprağı, dev tekerlekler üstünde yürüyen
arabaları, arabalar üstündeki otağları, dalgalanan dev
sancakları, horultuları, böğürtüleri, gıcırtıları
ve rüzgarın uğultusunu büyülü bir hava içinde
duyuyordu kız.
- Bu bizim
küçük kıyametimizdi, dedi adam kıza eğilerek.
Soğukkanlılıkla,
mütemadiyen titreyen kızın omuzlarına dokundu. Sonra acıyarak
onu bağrına bastırdı. Ve orada onun olağanüstü
güzelliğini fark etti. Kızın bunun farkında olmaması ne
garipti.
Büyücü,
bu güzelliği seyrederken, birazdan onun daha büyük
bir kuvvetle itileceğini düşünerek, kızı tuttu. Fakat
çok geçmeden ikisi birden birkaç metre geriye
fırladı. Kız tekrar yere kapaklandı ve hıçkırarak
ağlamaya başladı.
Adam kızın
bu acıklı haline daha fazla dayanamayınca, ona her şeyi anlatmaya
karar verdi. Bunlar, kimsenin bilmediği, geçmişe ait
sırlardı. Bu kızı kendine manevi mirasçısı olarak
seçecek, yükü ehline vererek bu dünyadan huzur
içinde ayrılacaktı.
- Seni
sevdim, dedi İdikut'un saçlarını şefkatle okşayarak.
"Seni içinde bulunduğun bu acıklı durumdan
kurtaracağım. Sahip olduğum en değerli hazineleri o genç
savaşçıya vermiş olsam da, sen yine de meraklanma. Sana çok
daha değerli şeyler vereceğim. Bu ancak SÖZ olabilir. Çünkü
SÖZ dünyanın bütün hazinelerinden değerlidir.
SÖZ hayatın manasıdır, ruhudur, esasıdır. Göklerin ve
yerin hakiminin sevgilisine ilk hediyesidir. Kutsal kitaplarda bile
bu böyledir. İnsan davranışlarının anahtarıdır... Sana
işte bu ruhtan vereceğim, seni onunla donatacağım."
- Babamı
hakir görülmekten, beni acılarımdan kurtar! diye yalvardı
kız tekrar.
Diz çöktü,
ellerini yüzüne kapayıp, hıçkırarak ağlamaya
başladı.
Yaşlı
adam,
- O halde
beni iyi dinle! dedi. "O genç savaşçıyı erken
savdım. Tam aradığım kişiyi bulduğumu düşünmüştüm
ki, benden istediği şeyleri öğrenince, yanıldığımı
anladım. İstediklerini vererek uzaklaştırdım onu. Ama Işık
Tanrı bana mutlaka birinin geleceğini söyledi. Benden bu
hususta sabırlı olmamı istedi. Emanet mutlaka ehline teslim
edilecekti. SÖZ bütün mücevherlerden üstündür
çünkü. Onu taşıyabilene verecektim. Bu kişi
sensin.
O benden
zenginlik, güç ve iktidar istedi. Eh, bunlar bende
fazlasıyla vardı. Gerekirse sana da verebilirim. Ama hiçbir
zenginlik, insanın kendisi ve geçmişi hakkındaki
bilgilerden daha değerli değildir. Bu ise, Işık Tanrı’nın
kalbime doldurduğu 'SÖZ'dür. Bu kendini tanımak, kendini
bilmektir. Sen işte bütün bu bilgilerle donanmış olarak
gideceksin buradan. Onun için kalbini ve aklını aç,
beni iyi dinle. Ben artık yaşlandım. Gelecek bahara çıkabilir
miyim bilmem. İçim gene de huzurla dolu, Bu dünyadan
görevini tamamlamış biri olarak ayrılacağım. Büyülü
SÖZ artık senin kalbinde yer alacak."
Kız,
- Peki, bana
anlatacağın şey nedir, açıkla bunu! dedi merakla.
Yaşlı
büyücü,
- Bu bir
büyülü SÖZ, dedi ve kıza bildiklerini anlatmaya
başladı:
"Her
şey göğün yarıldığı o günlerde başladı. Aniden
ufkun batısından hızla ve görenleri dehşete düşüren
parlaklıkta bir ışık seli geçti. Gök gece gibi
karardı. Bu, seksen kadem uzunluğunda, on kadem genişliğinde ve
bütün ufku boydan boya kaplayan korkunç bir ateş
kümesiydi. Göğü ve yeri sarsan bir gürültüyle
batıdan güneye doğru akıyordu. Onu takip eden hareketli
kuyruktan gök taşları düşüyordu yere. Yer
yanıyordu. Burası atalarımızın yaşadığı, batıdaki büyük
kıtanın en büyük parçasıydı. Asya'dır burası,
karaların anası... Milletlerin, medeniyetlerin, kültürlerin
çarpıştığı, savaşların, göçlerin yaşandığı,
insanlığın kalbinin attığı yerdi. Atalarımız oraya büyük
Türk İli diyorlardı. Uçsuz bucaksız steplerin, ulu
dağların sayısız ırmakların, göllerin ve çöllerin
bulunduğu ana yurdumuz, kadim yurdumuzdu bizim. Oraların gerçek
sahipleri bizdik. Her şey bize hizmet eder, her şey bizden
sorulurdu. Milletlerin öncüsü, medeniyetlerin
yaratıcısıydık. Savaşların boyun eğdirilemeyen ordusu;
Türklerdik biz. Kendimizi ne adla anarsak analım komşularımız
bize Türk derlerdi. Biz Hun idik, Kök-Türk idik, Avar,
Uygur, Kırgız, Oğuz’duk. Ne yazık ki parçalandık. O
alevli gün sonumuz oldu. Gücümüzü yitirdik.
Çöller, ormanlar, dağlar, geniş otlaklar ve hatta
nehirler bile yanıyor, üstündeki canlılar kavruluyordu.
Tabiat kızıla boyanmıştı. Kızgın ateş ve kum fırtınası
altında çadırlarımız, obalarımız, sürülerimiz
yok oluyordu. Anneler kaybolan çocuklarının ardından
ağlıyor, dört bir yana koşturuyor, köpekler uluyor,
öküzler böğürüyordu. Göklerin sıcak
soluğuydu üstümüze yağan. Dağları eriten, onları
yürüten, toprağı yarıp içini dışına çıkaran,
ırmakların yönünü değiştiren dehşetli bir ateşti.
Bu bizim
küçük kıyametimizdi.
İşte uzak
batıdaki ülkemizi böyle kaybettik.
Sonra
insanlar yere kapandılar. Ay Tanrı'ya yalvardılar. Göz
yaşlarını sel gibi akıtıp, göklerden merhamet dilediler.
Türk İlleri'nin yok olmaması için hep bir ağızdan şu
ağıtı söylediler:
Işık Tanrı
geldi,
Kendi geldi
Işık Tanrı.
Bütün
beyler, kardeşler, kalkın ayağa Işık Tanrı’yı övelim.
Gören
Gün Tanrısı, koruyun siz bizi.
Görünen
Ay Tanrısı, kurtarın siz bizi.
Sonra bir
başka kavimin, dağların ardından yalvaran sesi duyuldu. Onlar ise
şu şekilde yalvarıyorlardı:
Misk gibi
güzel kokulu
Işıl ışıl,
pırıl pırıl
Işık Tanrı
Işık
Tanrı...*
Yok olan
yalnız yurdumuz değildi. Yurdumuz ile birlikte birlik ve
bütünlüğümüzü de yitirdik. Aramıza
nifak tohumları saçıldı. Parçalandık. Birlik ve
dirlik içinde geçen mutlu günlerimiz artık geride
kalmıştı. Oysa biz zengin bir halktık. Aynı dilin değişik
lehçelerini konuşan ve tarihin derinliklerinden gelen eski
bir uygarlığın mirasçılarıydık. Komşularıyla da iyi
geçinen, uzak mazide, Issık Gölü havzasında, Tanrı
dağlarının eteklerinde yaşayan, aynı atadan türeyen bir
millettik. Savaşçı bir kavimdik. Ortak atamızın adı ise
Türk idi. Onun için, buraya ilk geldiğimizde bize Türk
manasına gelen Tuko derlerdi.
Biz o
yıllarda bütün göllerin anası Baykal'ın güney
sahillerinde ve göle hayat veren sayısız ırmakların suladığı
geniş ve bereketli havzalarda yaşardık. Buraya On-Irmak bölgesi
derlerdi. Hiçbir milletin toprakları bizimki kadar verimli
değildi. Baykal gölü hayat kaynağımızdı. Yurdumuzun
adı ise Ötüken idi. Ötüken'i gün doğusundan
ve gün batısından kuşatan Orhun ve Selenga ana ırmaklarının
temiz pak suları beslerdi. Daha buna benzer batıda Yenisey, doğuda
Hulun gölüne hayat veren Kerulen, Onon ve büyük
ticaret yolu Amur nehrine kadar uzanan ana kara Asya'nın en verimli
en güzel bölgeleri bizim yurdumuzun sınırları içindeydi.
Doğuda İç Moğolistan yaylasının devamı olan büyük
Kingan dağları, batıda Altay ve sayısız göllerle çevrilen
yurdumuzu Lena bol sularıyla beslerdi. Angara kuzeydeki geniş
otlakları sulardı. Gobi güneydeki kalkanımız, Balkaş küçük
gölümüzdü. On ırmak boylarında at koştururduk.
Onun içindir ki bize, On-Uygurlar denirdi. Kuzeyde kardeş
Kırgızlar, Merkitler, Naymanlar, doğuda Cürcenler ve Kara-
Kitanlar, hepsi kardeşlerimizdi. Tanrı bize yurtların en güzelini,
göllerin ve nehirlerin en verimlisini, dağların en ulusunu ve
çöllerin en geçilmezini verdiği gibi, geçmiş
medeniyetleri yaratan, milletleri dize getiren bir güç de
vermişti. Destanlar ve efsanelerle büyürdü
çocuklarımız. Biz şanı yüce Türk milletiydik.
Sen işte,
aradan yüzyıllar geçse de, aramıza kıtalar, okyanuslar
girmiş olsa da, bu yüce milletin bir ferdisin. Bu benim değil,
Tanrı'nın sözleridir. Tanrı’nın bana söylettiği
sözlerdir.
Büyük
parlak yıldız, batı ufkumuzdan geçinceye kadar yurdumuzda
mesut yaşadık. Sonra ufkumuz birden karardı. Birbirimize düştük,
parçalandık. Komşularımız bize düşman oldu. Ana
yurdumuz parçalandı, toprak bütünlüğümüz
bozuldu. İki ana kitleye ayrılarak, bir kısmımız kuzeydeki
dağlara çıktık, diğer parçamız güneye indi.
Ve böylece dört yüz yıl sürecek bir ayrılık
yaşadık.
Büyük
Gobi Çölü, zor geçen yıllarımızda ev
sahipliği yaptı bize. Yıllarca bu kurak çölde dağınık,
perişan yaşadık. Koskoca bir millet, cezbeye tutulmuş gibi,
vahalarda başı boş, avare dolaştık. Orada yeni bir nesil meydana
getirecek kadar uzun yıllar kaldık. Çocuklar gözlerini
dünyaya uçsuz bucaksız kum denizinin ortasında
açıyorlardı. Kadınlarımızın doğum sancılarını,
ölenlerin çığlıklarını aç köpekler bile
işitmedi. Cinler, ruhlar ve hayaletler dünyasında yaşıyorduk
adeta. Yıllarca aç susuz yaşadık, Manna denilen bitkinin
meyvesiyle beslendik. Ve bu çileli yıllar bizi insanlıktan
çıkardı.
Felaketli
yıllarda komşularımız da bizi küçük görmeye
başladı. Biz artık onların gözünde yurdunu kaybeden bir
kavimdik. Bize 'İğdiş Edilmiş Deve' diye ad taktılar. Artık
büyük Asya'nın efendisi değil, steplerinin terk edilmiş
evlatlarıydık. Tarihin bile uyuduğu bir çağ idi bu bizim
için. Kuyruklu yıldız ufkumuzu karartmıştı. Kuzeydekiler
daha sonra doğunun hakim milleti Kitanlara katılırken, biz
Kutchinler, yani, 'Her İki Tarafta Gözcü Bulundurarak
Düşmanlarının Oklarından Sakınanlar' diye bilinen bizler,
on beş kabilelik kesafetimizle Turfan vahalarında aldık soluğu.
Leo-Sea'ya, oradan da Lopnor'a yürüdük. Diğer ana kol
ise, on üç kabileden ibaretti ve Kumul yolunu takip
ettiler. Onlar da Ordos'a, Kuzey Şansi'ye yerleştiler. Bu büyük
parçaya, 'Doğan Güneşin Kavmi' denildi... Parçalanma
böylece tamamlanmış oldu.
Sözlerimi
zihnine kaydet, hayalinde canlandır. Bu, bir milletin en zor
yıllarını anlatan bir destandır. Bu destanı veriyorum sana,
bunlar milletimizin ruhudur. Artık her şey senin avuçlarında.
Bunu kalbine ve beynine nakşet! İnsanlığın başlangıcından
beri akıp gelen, çağları değiştiren ulu bir milletin
buralara savrulan küçük bir parçasısın sen.
Tıpkı bir ırmağın kolu gibi... Bu kolu senin yüreğine
akıtıyorum. Yüreğini geniş tut. Ortak hatıralarımızı
kucaklayacak kadar geniş tut gönlünü. İftihar et,
gurur duy ve mutlu ol! Tanrı Dağları kadar yüce, Ötüken
kadar geniş, Orhun gibi verimli, Baykal'ın suları kadar temiz kal
ve öğütlerimi unutma!
Biz işte bu
ulu bütünün uzaklara savrulmuş bir parçasıyız.
Bu bitmeyecek devamlılığı ruhumuzun derinliklerinde saklıyor,
Türk olmakla gurur duyuyoruz. Uzak geçmişte ayrıldığımız
gibi, uzak gelecekte yine birlikte olacağız onlarla."
İhtiyar
konuşmaktan yorgun düşünce, aniden sustu. Soluk soluğa
kalmıştı. Yorgun bir hali vardı. Yeniden güç
topluyormuş gibi, göğsü kısa aralıklarla inip
kalkıyordu. Bir an sustu, yerinden kalktı, asası elinde yamaca
doğru bir iki adım attıktan sonra, tekrar kıza döndü.
Yeni bir ananeyi anlatmaya başlayacaktı ki, kız,
- Biraz
soluklanın isterseniz, dinlenmiş olursunuz, dedi.
Çiçek
dağından aşağı, yaşlı adamın çadırına doğru
yürüdüler. Kurutulmuş balık ve buffalo eti sundu
adam. Sonra geyik derilerinin üstüne uzanıp yattı.
Gecenin geç saatlerine kadar da uyudu. Uyandığında kızı
karşısında görünce bir çocuk gibi sevindi.
Aydınlanan yüzü kandil ışığının altında bile belli
oluyordu. Kızın kendisini terk etmediğine çok sevindi. Bu
sevimli yaratığı artık can yoldaşı olarak kabul edebilirdi. Kız
bilge adama kendi elleriyle yaptığı balık çorbasından
içirdi. Sonra kandiller birbiri ardına yanıp sönmeye,
kelimeler birbirini takip etmeye başladı. Ve ikisi birden adeta
kanatlanmış gibi, bir zaman tünelinden geçerek yüz
yıllar sonrasına ve bilmedikleri topraklara doğru bir yolculuğa
çıktılar. Yalpalanan yağ kandilinin aydınlığında, geyik
derilerinin ve kurt postlarının üstünde apayrı bir
dünyadaydılar şimdi. Dışarıda süt beyazı bir bahar
gecesi, lacivert bir gök ve ışıltılı yıldızlar vardı.
Hafif bir okyanus meltemi çadırın kapısından içeri
giriyor, kızın ateş gibi yanan alnını serinletiyordu. Dalgalar
kayaları dövüyor, kıyıya vuran köpüklü
suların şırıltıları duyuluyordu. Gece sessiz ve ürkütücüydü.
Kız tanımadığı bir adamın bakımsız çadırında
olmasına rağmen, en ufak bir korku duymuyordu.
Yaşlı
büyücü, o gece sanki canlanmış, dirilmişti. Aceleci
bir tavırla, çadırın içinde bir yuğ ayinindeymiş
gibi bir iki döndü. Kararsız endişeli bekledi,
parmaklarını alnına bastırdı ve deri yığınlarının arasından
eski bir sandık çıkardı. Paslı, oldukça eski ve
aynı zamanda okyanusun yüz yıllık izleri vardı sandığın
üstünde. Onu bir keskiyle gıcırdatarak açtı.
İçindeki yüzyıllık eşyaları kızın önüne
yığdı. Kız şaşkındı. Tahta saplı bir bıçak, ilk
günkü gibi ışıldıyordu kandil ışığının altında.
Sonra bir tahta sadak uzattı sonra kıza. Onun ok koymaya yarayan
bir kap olduğunu söyledi. Yıpranmış bir deri giysi, demir
pullarla bezeli bir çizme, temrenleri paslanmış sekiz on
tane ok ve bir de tahtadan miğfer çıkardı sandıktan. Üstü
pullarla kaplı bir savaş giysisini özenle yerdeki postun
üstüne serdi. Sonra köşesine geçip oturdu.
- Bunları
ancak sana emanet edebilirim, dedi. "Başka da bir şey veremem.
Bu kıymetli eşyaları büyülü sözle
birleştirdiğinde, kendini ispatlayacak, gerçek gücün
kendi avuçlarında olduğunu göreceksin. Fakat sana
söyleyeceklerim bundan ibaret değil. Asıl bundan sonra
anlatacaklarım önemli. Bir mazlum milletin, güçlü
bir düşmanın önünden kaçışını, binlerce
yıllık topraklarını terk edişini ve dolayısıyla tarihin en
hareketli yıllarını da anlatacağım sana. Buralara ilk gelenlerin
hikayesidir bu. Bundan neredeyse sekiz yüz yıl önce bu
bereketli topraklara ayak basanların hikayesi. Kolomb denilen
cellattan da önce... Eski kıtada sarı ırka mensup
denizcilerden kiraladığımız yüz elli, yüz yetmiş kadem
uzunluğunda, dokuz direkli, dev dümenli, çift güverteli,
hatta kamaraları olan bin beş yüz kişilik gemilerle geldik
buralara. Tek bir gayemiz vardı; sığınmak ve bu toprakları yurt
edinmek... Yağmalamak ve başka kavimleri katletmek gibi bir
amacımız asla olmadı. Çünkü biz, o yılların en
medeni toplumuyduk... Gemilere gelince, o gemilerin kalıntılarını
da göstereceğim sana.
Hanlar hanı,
'Keçe Çadırlarda Yaşayan Bütün Kavimlerin
Hanı' Cengiz Han'ın ortaya çıkışıyla, tarihin akışı
birden değişti. Yer kürenin dönüşünü bile
değiştiren bir hakandı o. Ondan önce ve ondan sonra kitleleri
o denli dehşete sürükleyen bir başka hükümdar
da gelmedi yer yüzüne. Sihirli yıldızın ufkun gerisinden
kayıp gitmesinin üstünden neredeyse dört asırlık
bir zaman geçmişti. Kök-Türk uygarlığının izi
silindiği gibi On-Nehir boylarında yaşayan Türk urukları,
özellikle On-Uygurlar'ın da varlığı tarihten silinmek
üzereydi. Kendi yurdumuz Ötüken'in kuzeyinde Kaçan
Karga ve onun ordasını teşkil eden Kel Kafalar'dan ürkmüş
olan Nayman, Kerait, Merkit, Oyrat, Cürcen ve diğer Türk
Tatar boylarının bakiyeleri olarak utanç içinde,
sefil ve düşkün bir vaziyette yaşıyorduk. Moğolların
ve Çinlilerin gözünde vatansız kalmış, iğdiş
edilmiş bir deveydik artık.
Tarihin
kaydetmediği bir çok hadiseyi önce efsaneler ve
destanlar kaydetmiştir. Efsaneleşen olaylar, bir daha halkın ortak
hafızasından silinmezler. Onun için bizi ve bütün
toplumları ayakta tutan gerçek güç, efsane
dediğimiz bu hayal ürünleridir. Çünkü,
ortak bir hafızanın kabul görmüş ürünleridir
bunlar. Milletleri ebedi kılan da budur.
Uygurların
ve Türk soyundan gelen bütün boyların son hanı İnanç
Bilge Han ölüp, yerine geçen oğullarından Bay
Buka, Moğollarla iş birliğine girince, diğer oğlu Buyuruk kendi
topraklarını iki oğlu arasında pay etti. Ordasını ve kendinden
sonra ülkeye hükmedecek iki oğlunu çadırında
ağırladı. Doğu toprakları Gurkan'a, batıdaki toprakları ise,
küçük oğlu Ulu Han'a verdi. Yeni bir yıla
girilmişti ve Mart ayının ılık rüzgarları altında,
yaklaşan Gün-Gece Eşitliği şenliklerinde bir av partisi
yapmaya karar verdi.
Bir gün
önce de beylerine şu konuşmayı yaptı.
- Evlatlarım
ve benin sadık beylerim! Atalarımız Kök-Türkler'den bu
yana, kuyruklu yıldızın geçişi ve en son babam İnanç
Bilge Han'ın ölümünden sonra, belki de en kötü
günlerimizi yaşıyoruz. Ben başbuğunuz Buyuruk Han, Kaçan
Karga ile boğuşmaktan yoruldum artık. Kutsal Ötüken'in
ulu hakanlığını bırakmamın zamanı geldi. Keçe
Çadırlarda Yaşayan Bütün Kavimlerin Ulu Hanı o
artık. Bunu bütün beylerimin huzurunda kabul ediyorum. Ama
ona teslim olmak da kurtaramayacak beni. Cengiz'in içindeki
kin ateşini benden iyi kimse bilemez. İlk fırsatta öldürecek
beni. Öyle sanıyorum ki, önümüzdeki bahara
çıkamam. Öz varlığımdan feragat etsem de, milletime
söyleyecek sözlerim var: Bağımsızlığınızı kimsenin
avuçlarına vermeyin. Tek başına kalıp, dağlara sığınsanız
da, dağlardan sürülüp yurdunuzdan kovulsanız da,
utanç verici bu duruma düşmeyin. Biliyorum ki can vermek
zordur. Lakin, bir anlık acıya katlanmak değil midir bu? Kölelik
ise, top yekun yok olmak, ebediyen ölmek demektir. O bir
ateştir, bütün mevcudiyetinizi küle çeviren
bir ateş... Köle olmaktansa ölmek daha şerefli bir
yoldur. Bağımsızlığı için ölmeyi göze almayan
milletler zaten yok olmuş demektir.
Buyuruk Han
bir an sustu, kendisini sükunetle dinleyen beylerine baktı.
Sonra, "Karşınızda Cengiz de olsa teslimiyeti düşünmeyin!"
dedi. "Unutmayın ki, onlar bir ordu, biz ise geçek
anlamda bir halkız. Emsalsiz bir milletiz. Millet; yaşayanlar,
yaşıyor olanlar ve yaşayacaklarla devam eden bir bütündür.
Kuvvetle ve kesintisiz akan bir nehirdir o. Ezelden gelip ebede akan
bir nehir. Binlerce yıllık mazisi ile, boyları, obaları, kadını,
çocuğu, yaşlısı ve genciyle, yerleşik ve göçebe
hayatıyla, kışlakları ve yaylalarıyla bütün insanlığın
kabul ettiği bir milletiz. Bugün gücümüzü
yitirmiş olsak da, yarın güçlenerek tarih sahnesine
yine çıkacağız. Biz yok edilemeyecek bir milletiz... Onlar
ise, yalnız bir ordu. "
Gece oldu ve
beyler çadırlarına çekildiler.
Yukarı
Orhun boylarının en bakımlı tayları, karanlık ormanların
berisinde, bir yamacın üstünde, birazdan başlayacak av
partisi için sabırsızlanıyor, horulduyor, toprağı
deşeleyip dizginlerini çekiştiriyorlardı. Güneşli,
soğuk bir gündü. Geniş otlaklar, kardan peçesini
atmış, yemyeşil uzanıyor, uzakta Orhun'a dökülen
çayların uğultusu duyuluyordu. Bahar güneşi altında
ışıl ışıldı her taraf. Önde bir köpek sürüsü
kaynaşıyordu. Köpekçi başı bir taraftan ipleri zapt
ederken bir taraftan da tazılara hırlayan köpekleri
uzaklaştırmaya çalışıyordu. Gökte avcı şahinler
uçuruluyordu. Av için pek mükemmel bir gündü
kısaca.
Hazırlıkların
tamamlanması için Buyuruk Han bir çeyrek saat daha
beklemek zorunda kaldı. Sonunda herkes yerini aldı. Dizginler
çekildi, üzengiler şıngırdadı ve atlar yayından
boşanan bir ok gibi birden ileriye fırladılar. Köpek
havlamalarından, boru sesinden ve toynak tapırtılarından ortalık
curcunaya döndü. Bu ta İnanç Bilge Han'dan beri
tekrarlanan bir gelenekti. Orhun boylarından Kerulen'e, oradan
Baykal kıyılarına kadar uzanan geniş topraklarda yaşayan
Türkler'in vazgeçemediği eğlencelerdendi. Karşıda
Kara Ormanlar, ufkun önünde bir set gibi uzanıyordu.
Rüzgar esiyor, nemli toprak gümbürdüyor, atların
karın vuruşlarına köpek havlamaları karışıyordu. Beyaz
kürküne sarınmış Buyuruk, iki oğlunun ortasında
ilerliyor, onları ise diğer atlılar takip ediyordu.
Bir solukta
yamacı indiler, tepeleri aştılar, geniş ovaya yayıldılar.
Köpekler ve ince belli tazılar göz açıp kapamayla
koruluğa daldılar. Av kızışmıştı artık. Partiye iştirak
edenler üçe ayrıldı. Çıplak dalların
arasından, el değmemiş kar yığınlarının üstünden
bir yak sürüsü fırladı önlerine. Borular
birbiri ardına ötmeye başladı. Av ve avcılar bir sel gibi
gürüldeyerek koruluklara daldılar.
Sonra pusuya
yatmış bir kurt sürüsü karıştı curcunaya. Kurtlar
neye uğradığını şaşırdılar. Dört bir yana kaçıp
kurtulmaya çalışırken birden, avcılar ve yak sürüsünün
ortasında kaldılar. Devrilmiş ağaç gövdelerinin
altında yavrularını aradılar. Binlerce ayaktan çıkan bir
gümbürtü ormanın derinliklerinde yankılandı.
Şırıldayarak akan suların üzerinden geçtiler. Temiz
pak suları göğe sıçrattılar. Ormanı ve ortadaki
geniş kayraları geride bırakıp, aydınlığa çıktılar ve
bir koşu da orada tutturdular. Şimdi geyikleri kurtlar, kurtları
avcılar, avcıları da başkaları takip ediyordu. Her varlık ve
her can, ilahi kanunun kendine biçtiği görevi yerine
getiriyordu. Dallar hışırdıyor, köpekler havlıyor, kurtlar
uluyor, bir Moğol tümeni de Buyuruk'un ordasını takip
ediyordu.
Orhun
boylarının en tehlikeli yerlerine kadar ilerlediler. Sonra bir
büyük kayra, bodur ağaçlar, uzakta Orhun'un
kahverengi yamaçları, karanlık uçurumları ve buhar
sütunları altında uğuldayan mavi suları ve önlerinde
muazzam bir düzlük...
Yak sürüsü
aniden yön değiştirince, kurtlar kaçamayıp sürünün
ayakları altında kaldı. Atlılar aniden durdu, dizginler çekildi.
Üzengiler birbirine çarptı, felaketi haber veren borular
öttü. Ufkun berisinde hareketsiz duran kara bir bulut
gördüler. Buyuruk, felaketin boyutlarını daha yeni
anlıyordu. Tuzağa düşürülmüştü. Karşıda
bir Moğol tümeni duruyordu. Kaçan Karga'nın, kendisini
yakalamaları için görevlendirdiği ölüm
tümeniydi bu.
Buyuruk
atını zorlukla zapt edip, vakit geçirmeden oğullarını
yanına çağırdı.
- Çöle
doğru yola çıkın! dedi soluk soluğa "Çölde
Sayan dağlarının eteğindeki vahada, göl kenarındaki o
obada buluşacaksınız. Teslim olmak yok!.. Haydi, basın kırbacı!"
Uzakta nemli
topraktan yükselen mavi sisin içinde düşman tümeni
gittikçe belirginleşiyor, Uygurların hanı Buyuruk
dizginleri bir başka tarafa kırıyordu. Gurkan'ın ve Ulu Han'ın
atları ise Orhun'un derin uçurumlarına doğru mesafeleri yel
gibi alıyordu. Kara bir bulutun dağılışı gibi Moğol tümeni
birden çözülmeye başladı. Bir gurup atlı Gurkan
ve Ulu Han'ın peşine düşerken, asıl tümen Buyuruk'u
takip etti. Altlarındaki iri kafalı, kısa bacaklı, geniş karınlı
bozkır taylarıyla Nayman Han'ın sağ cenahına kara bir yılan
gibi sokuldular. Moğol tümeni yaklaşmaktaydı. Hızla dönen
bu burgacın ortasında kalan yak ve kurt sürüleri ne yana
kaçacaklarını şaşırdılar. Gurkan'ın ve Ulu Han'ın en
son gördükleri manzara buydu. Binlerce Moğol kılıcı bir
avuç Uygur'un başının üstünde inip kalkıyor,
kıyametler kopuyordu. Yaşanan tam bir dehşet anıydı. Islıklar
çalan delikli temrenli oklar uçuşuyordu havada. Yok
edilen ise son Nayman ordasıydı.
Ve iki
kardeş daha fazla beklemeyip geçidi hızla döndüler.
Burada
kısmen karla kaplı düzlükler, uzakta dönüp
duran sık koruluklar vardır. Vahşi çalılıklar geçilince,
birden sarp kayalıklarla karşılaşırsınız. Uçurumların
dibinden azgın suların uğuldadığını duyarsınız. Burada Moğol
atlılarının elinden kimse kurtulamamıştır. İki kardeş
başlarına gelecekleri bile bile atlarını uçuruma doğru
sürdüler.
Dar bir
vadinin içinden geçen çakıllı bir yolda Moğol
atlıları onlara yetişti. Ulu Han, sadağındaki son oku at
sinirinden yapılma gergin yayına yerleştirip, tahta eğerin
üstünde geriye döndü. Hareket halindeki atın
üstünde Moğolların bile yapamayacağı bir dönüştü
bu. Çukurların üstünden atlayan, buz kütlelerini
parçalayan Ulu Han'ın dayanıklı atı, mesafeleri bir yel
gibi alıyordu. Ulu Han'ın, atıyla yek vücut olup
ilerleyişinde bütün uzuvları insicam içindeydi.
Yayını sonuna kadar gerdi, en öndeki Moğol atlısının
üstüne bıraktı. Bunu gökten yağmur gibi yağan
ıslıklı Moğol okları takip etti. Ok Moğolun at sidiğinden
berkitilmiş meşin zırhının ortasına saplandı. Adam arkaya
doğru kaykılıp, geriden gelenlerin ayakları altında kaldı. Bunu
fırsat bilen genç Nayman prensleri atlarını bir süre
daha böğür böğüre sürdükten sonra,
bir yol çatında ayrıldılar.
Gurkan
kardeşinin, "Uçurumdan taraf, peşimden gel!"
dediğini duyar gibi olduysa da, rüzgar onun sesini alıp
götürdü, suyun uğultusuna karıştırdı.
Gurkan'ı
yakaladılar.
Rüzgardan
bir çift kanat takmış bir savaşçı, atının ters
dönmüş heybetli cüssesiyle birlikte boşlukta
süzülürken ve kayalara çarpan atın bütün
uzuvları parçalanırken, mavi, köpüklü suların
üstündeyken ne düşünür? Ulu Han'ın o anda
aklından geçen tek şey sevgilisi Ay-Katın idi. Karnında
kendi çocuğunu taşıyan biricik karısı Ay-Katın...
Yaralansa da, bir bacağı parçalanıp kolları kopsa da, genç
adamın aklında o anda ölüm yoktu. Dipte coşkun akan su
onun yatağıydı. Ne de olsa Orhun'un çocuğuydu o. Orhun
merhamete gelir, korurdu onu. Ulu Han, bir Tanrı gibi, kayalara,
suya, içine metal pullar dikilmiş çizmelerine, savaş
başlığına, vücudunu saran zırhına tek tek seslendi. Kartal
gibi yüksekte süzülürken hoş bir rüyada
gibiydi. Atın her parçası sağa sola savrulurken, su onu
sihirli bir yatak gibi kendine çekiyordu. Sonunda suya sertçe
çarptığını, hızla derine gömüldüğünü
hissetti. Kendine geldiğinde ise duyduğu tek şey nefes alamayışı
ve sol kolunda duyduğu korkunç ağrıydı. Buna rağmen kulaç
atmaya devam etti. Sürüklenen buz parçalarına
tutunup gün ışığına çıktı.
Tepede güneş
canlı, parlak ve hayat doluydu.
Sol kolunu
kullanamayan Ulu Han, bir dal parçasına tutunarak kendini
suyun akışına bıraktı ve göğsünü güneşe
açıp, köpüklü dalgaların arasında kayboldu.
****
Son Nayman
prensi Ulu Han, kendi obasına geldiğinde Nayman ve Uygur klanları
göç için son hazırlıklarını yapıyorlardı.
Değirmi çadırlar sökülüyor, öküz
arabaları, develer yükleniyor, atlar koşuluyor, yolculuk için
birbiri ardına davarlar kesiliyordu. Göç kafileleri
toprak yollarda kapkara bir sicim gibi uzanıyordu. Atların
kişnemesi, köpeklerin uluması hazin bir görüntü
katıyordu manzaraya. Ana yurt artık ebediyen terk ediliyordu.
Baykal'a dökülen ırmaklar, yılkı sürülerinin
kıyısından su içtiği göller, ormanlar, geniş
otlaklar yeni sahiplerine bırakılıyordu.
Çolak
Ulu Han, babasından kalan han çadırlarına son kez baktı ve
Ay Katın'ı bulmak için yollara düştü. Artık
kimse onu tanımıyordu. Uzayıp giden kafilelerden her gördüğüne
Ay Katın'ı soruyordu. Dehşet içinde ilerleyen insanlar
birbirini tanımıyorlardı bile. Çolak Ulu Han, bu
kargaşalıkta karısını ararken, geride bıraktığı babasını
ve Moğollar'ın eline düşen ağabeyini düşünmeden
edemiyordu. İkisinden de doğru dürüst bir haber
alamamıştı. Bitkin haldeydi. Kardeşiyle son geceki konuşmalarını
hatırlamaya çalıştı.
O gece,
babasının düşüncelerine katılmayan Gurkan, Başbuğ
gibi düşünenleri hayalcilikle suçluyor, yer yüzünün
gerçek hakimleri olan Kel Kafalar'a tabi olmak gerektiğini
söylüyordu. İki kardeş gün ağarıncaya kadar
konuşmuşlardı. Gurkan, Moğollar'ın karşısında uzun yıllar
hiç kimsenin tutunamayacağını ve Sarıdeniz’den Akdeniz'e
kadar olan toprakların onların eline geçeceğini iddia
ediyordu.
- Devir
değişti artık, demişti ona. "Gerçekçi
olmalıyız. Atam İnanç Bilge Han'ın ölümünden
beri inatla savaşan ve bizi yok olmakla karşı karşıya bırakan
babamız Buyuruk'a artık sesimizi yükseltmenin zamanı geldi.
Onu ikna etmeliyiz. Bu kör inatla biz daha nereye kadar
gidebiliriz? Sonumuz olmaz mı bu? Artık fikrimizi söyleyecek
yaşa geldik kardeşim. Beyler bunu yapmıyorsa, biz yapmalıyız.
Zaman aleyhimize işliyor. Altaylar'ın ve On Irmak boylarının Türk
dilli ve Türk soylu bütün halkları bu konfederasyona
dahil olmalı, zaferlerden hakkımıza düşeni almalıyız.
Gerektiğinde büyük Türk kesafeti içinde
eritmeliyiz onları. Aksi takdirde sonuç bizim için
hüsran olur. Yer yüzünden tamamen silinmek de var bu
işin sonunda. Kaçan Karga'ya teslim olmalıyız, hatta
huzuruna çıkıp, ona niyetimizi açıklamalıyız. Bana
bu hususta destek olmalısın kardeşim!"
Ulu Han,
buna şiddetle karşı çıkarak,
- Bu şerefli
bir yol değil, deyip, kestirip atmıştı. "Eğer andacım,
karındaşım olmasaydın, senin kafanı uçururdum. Tam aksine
bu şekilde düşünmek milletimizin yer yüzünden
silinmesi anlamına gelir. Burada konuştuklarımızı hiç
olmamış farz ediyorum."
-Aksini
düşünmek de aynı anlama gelmiyor mu?
- Ama onurlu
bir yok oluştur bu... Milletimizin şerefli geçmişini nasıl
göz ardı ederiz? Atalarımız Hunlar ve onları takip eden
Kök-Türkler milli benliklerini ve egemenliklerini koruyarak
yıllarca Asya'nın tek ve tartışmasız hakimi olmadılar mı? Bu
hatıralara saygısızlık etmemi nasıl istersin benden?... Yok
olmamak için başka milletler ne yapıyorlarsa, biz de
aynısını yapacağız. Son sözüm budur. Ben babamın ve
atalarımın yolundayım.
Sonra
ortalığa bir sessizlik çökmüş ve gece bu şekilde
sona ermişti.
Ulu Han,
göçün ilk haftası tamamlanmasına rağmen
Ay-Katın'dan hala bir haber alamamıştı. Dağ taş insanlarla
doluydu. Uygurlar, Naymanlar, Merkitler, Altaylar'ın kadim halkları
on ırmak boylarından güneye doğru akıyorlardı. Buyuruk'un
ölüm haberi duyulmuştu artık. Kadınlar birbiri ardına
ağıt yakıyor, insanlar panik halinde kaçıyorlardı.
Ulu Han,
babasının öldürüldüğü haberini yolda
almıştı. Tuhaf duygular içindeydi. Sol kolu, yırtılmış
yeninin içinde, acılarına aldırmaksızın günlerce
aradı Ay Katın'ı. Doğumun yaklaşmış olması onu daha da
korkutuyor, genç karısının başına geleceklerden endişe
ediyordu. Şimdi neredeydi acaba? Hanın kendi klanı dağıldığına
göre, kime sığınmış olabilirdi? Yoksa bir köşede ölüp
kalmış mıydı? Ulu Han tuhaf duygular içinde sürüp
gitti atını.
Yolda, Altay
Naymanları'ndan bir gurup arabacıya sordu onu. Genç adam,
kim olduğunu mümkün olduğunca gizlemeye çalışıyordu.
Bu sakat halini kimse görsün istemiyordu.
Arabacılardan
koyun postuna sarılmış biri,
- Geride
öküz arabalarından birinde gebe bir kadın olduğunu
duymuştum, dedi. "Bir hendeğin içinde yatarken
bulmuşlar onu."
Ulu Han,
dizginleri kırıp gitmek üzereydi ki, birden durdu.
Arabacıların kendi aralarında konuştukları dikkatini çekti.
- Baba
yüreği buna dayanamadı, dedi içlerine en yaşlı olanı.
Diğerleri sükunet içinde onu dinliyorlardı. "Fakat,
Beyaz Kakım Kürkü Giymiş Adamı öldürmek onlara
değil, düşmanlarına nasip oldu. Dört öldürücü
okla göğsünün orta yerinden vurulmuş olarak
bulmuşlar onu. Yiğit Buyuruk, Kel Kafalar'ın saldıracaklarını
anlayınca hemen çocuklarına haber vermiş, evlatları için
kendini feda etmiş. Kel Kafalar Gurkan'ı yakalamışlar ama, Ulu
Handan hiç haber yok."
- Kel
Kafalarla iş birliği yapmanın sonu bu işte, diye yanı başındaki
destekledi onu. O da, elindeki etten dilimler keserek etrafındakilere
dağıtıyordu. Bıçağıyla kesip, bir dilim de Ulu Han'a
uzattı. Derine kaçmış, ıslak gözleriyle sıcacık
gülümsedi yabancının yüzüne. "Şu
terkindeki atı bana satar mısın arkadaş?" diye sordu. "Bir
göl kenarında Kel Kafalar'dan uzakta yaşamak ne güzel
olurdu. Haydi, gel anlaşalım." Ulu Han'ın kendisiyle
ilgilenmediğini anlayınca da, bastı kırbacı. "Deh kör
şeytan, Anamız Gobi bizi bekler, deh!"
Ulu Han
etini yiyip bitirdikten sonra,
- Buyuruk
Han'ın yakınlarını göreniniz var mı acep? diye sordu
oradakilere. "Kadınları, kızları, gelinleri..."
Arabacılar
rastlamadıklarını söylediler.
Ulu Han
arabacılara veda edip uzaklaştı oradan.
Onu, nihayet
göç katarlarının en önünde yürüyen
bir çadırın içinde buldu.
Ay Katın,
kendinden geçmiş halde, geniş bir yatağın içinde
yatmaktaydı. Yaşlı bir kadın üstüne eğilmiş alnında
biriken teri siliyor, bir başka kadın da ağzına su damlatıyordu.
Ulu Han
içeriye girip, onu terli alnından öptü. Siyah posta
sarılı bedenini kucakladı. Güzeller güzeli Ay-Katın ne
hale gelmişti öyle? Acılar içinde kıvranıyor,
durmadan Ulu Han'ı ve dağılan ordasını sayıklıyordu.
Kadınlar
onun daha fazla yaşayamayacağını söylediler.
- Yola
dayanamaz. Bırak burada kalsın. Doğurduktan sonra gelip alırsın.
Onu bir hendeğin içinde sancılar içinde kıvranırken
bulduk Şunca zaman oldu ki, hala kendine gelemedi. Belki de gününden
önce doğurur."
Ulu Han,
karısının bu haline daha fazla dayanamayıp, dışarı çıktı.
Dalgın, düşünceli, uzun süre takip etti kafileyi.
Bir yol ayrımında olduğu belliydi. Ne yapmalıydı, neye karar
vermeliydi? Ulu Tanrı niye yardım etmiyordu ona? Kel Kafalar'dan
uzaklaşıp, sükun içinde birkaç ay geçirmek
için neler vermezdi oysa? Onu burada bırakıp gitmeye bir
türlü gönlü razı olmuyordu. Canından çok
sevdiği kadını nasıl bırakabilirdi? Üstelik doğacak olan
çocuğuyla...
Sabırla
bekledi. Arada bir çadıra girip yanağını okşadı. Onu
dünyada her şeyden çok sevdiğini fısıldadı kulağına.
Baş ucunda uykusuz geceler geçirdi ve sonunda Ay-Katın
iyileşti.
Geniş
düzlükler, tepeleri aşan yollar kamp ateşleriyle
aydınlanıyor, kesif karanlığın ortasında binlerce ışık yanıp
sönüyordu. Altaylar’ın özü bir parçalanmış
Türk kavimleri, bozkırların yeni efendileri Moğollar'ın
önünden batıya doğru gidiyorlardı. Gecenin dinginliğinde
her ses net olarak duyuluyor, kafilelerin uğultusu karşı tepelerde
yankılanıyordu. Kurtlar uluyor, yabani sığır sürüleri
gürültüyle geçiyordu açıklardan. İçler
acısı bu manzara tarih öncesi çağları hatırlatıyordu.
Ulu Han'ın bu manzara karşısında kini daha da kabarıyor, sol
kolundaki ağrıya rağmen atları sürüyordu. Asya
bozkırları daha böyle hareketli günler geçirmemişti.
Tarih yeniden yazılıyordu sanki. Milletlerin harman olduğu bir
çağdı bu. Ticaret yolları, kritik madde kaynakları el
değiştiriyor, dinler, kültürler, ırklar siliniyor,
yepyeni bir çağa giriliyordu. Aynı durum kuzeyde de
yaşanıyordu. İnanç Bilge Han'ın ölümünden
bu yana ve Cengiz'in, Moğol boylarını birleştirdiği bin ikiyiz
beş kurultayında, 'Beyaz Çadırlarda Oturan Bütün
Boyların Ulu Hanı' unvanını almasının ardından, dünyada
yeni bir sistem kuruluyordu. Bu yüzyıl yepyeni milletlerin
tarih sahnesine çıktığı, bir çoklarının da
gökteki yıldızlar gibi kayıp gittiği bir yüzyıl oldu.
Çağın savaş teknolojisine sahip Moğollar'ın istediği
şeydi bu.
Aradan
günler geçti. Geceler ve gündüzler birbirini
kovaladı. Sonra akşam oldu, gök yüzünü bulutlar
kapladı. Ay bulutların gerisinde süzülüp, çölün
kuzeyine koyu gölgelerin düştüğü bir saatte,
Çolak Ulu Han karısını yedek atına bindirip çöle
doğru yola çıktı. Kalabalıklar yavaş yavaş geride
kalıyordu. Dinlenmeden çölün derinliğine doğru at
sürdüler. Göç kafileleri bitmek bilmiyordu.
Uçsuz bucaksız steplerde hep onlar vardı. Ulu Han, batıya
giden yollar boyunca nereye baksa, Keraitler'i, Uygurlar'ı,
Naymanlar'ı, Merkitler'i, Tatarlar'ı görüyordu. Büyük
otlaklar, stepler, bir bir geride kalıyordu. Yol boyları, hendekler
cesetlerle doluydu. Eti sıyrılmış hayvan iskeletleri, yollara
terkedilmiş eşyalar, söndürülmüş kamp
ateşleri, at deve ve sığır tersleri, araba parçaları,
kaçışın geride bıraktığı izlerdi.
Ulu Han,
çölü tam on yedi günde aştı.
Gobi
Çölü'nün batısında Gurvan Sayhan dağları ve
Moğol Altaylar'ı uzanır. Beride Hungayn dağ silsilesinin,
geyiklerin kıyısından su içtiği göllerin ve
etrafındaki yeşillikte kervanların konakladığı bir yer vardır.
Koca çölde, belki de hayatın nabzının attığı tek
yerdir burası. Göçmen kuşlar burada mola verir.
Kervanlar burada konaklar. Hayvanlar burada dinlenir. Çöl
gecelerinde, kamp ateşinin aydınlığında türkülerin
söylendiği bu vahada, Ulu Han'ın süt anası ve onun geniş
ailesi otururdu.
Ulu Han,
gebe karısı ile birlikte her zorluğu göze alıp günlerce
yol gitti. Ay Katın artık iyileşmiş, birkaç günlük
mesafeyle kafilelerin önüne geçmişlerdi. Genç
adam karısını süt anasına teslim edecek, sonra özü
bir Türk boylarının başına geçip, onları
teşkilatlandıracak, Kansu vahalarında, Ordos'da, Kuzey Şansi'de,
Loo-Sea çölünde yeni bir birlik oluşturarak,
yepyeni bir başlangıç yapacaktı.
Bu onun alın
yazısıydı.
Ulu Han ile
Ay-Katın, kuzeyden güney batıya doğru yürüyen on
binlerin önünde, geniş otlakların bulunduğu bir yere
vardılar. Bahar güneşinin altında yemyeşil bir deniz
uzanıyordu adeta önlerinde. Yolun zor tarafını kısmen geride
bırakmışlardı. Arada bir, kısa sürelerle mola veriyorlar,
hayvanları dinlendirip bir şeyler yedikten sonra, tekrar yola
koyuluyorlardı. Ulu Han bir ara, bakışlarını kuzey ufkuna dikip,
o yandan gelen sesleri dinlemeye çalıştı. Yaklaşan Moğol
ordularının uğultusuydu bunlar. Saklanacak küçük
bir çalı yığını dahi yoktu ortalıkta. Bahar güneşinin
altında yemyeşil bir deniz uzanıyordu. Uzakta çıplak
sırtlar ve üstünde küçük koruluklar göze
çarpıyordu.
Rüzgarın
saçıp dağıttığı bu çayırlıkları tam üç
günde aştılar. Sonra kurak bölgeler, arkasından yine
çöl... Burası taşlı bayırlar ve öbek öbek
diken yığınlarıyla kaplıydı. Atlar burada zorlanıyor, keskin
taşlar toynaklarını yırtıyor, sendeleyerek düşecek gibi
oluyorlardı. Sonra taşlar ufaldı, yollar silindi ve ortalığa
çölün korku uyandıran, esrarlı sesleri hakim oldu.
Gobi aşılmaz bir sarı deniz gibi uzuyordu önlerinde. Ve bin
bir çeşit rengin dans ettiği büyüleyici bir
manzaraya döndü ortalık. Etraf, birbiri ardına devam eden
kum tepeleriyle kaplıydı. Rüzgarın sesi bile başkaydı
burada. Bir devin soluk alışı gibi, çok uzaktan ve dipten
gelen bir uğultu ve cinlerin, hayaletlerin, insanın kanını
donduran sesi duyuluyordu az ötede. Cinlerin, hayaletlerin dans
ettiği, korkular deniziydi burası. Bu sesler bazen bir koyunun
meleyişine, bazen bir yak yavrusunun ağlayışına, bazen de bir
çocuk sesine benziyordu. Güneş gökte süzülürken,
ruhlara tarif edilmez sıkıntılar veriyor, yolcular her şeye
rağmen ilerlemeye devam ediyordu. Yollar yürümekle
bitmiyordu. Yönler karışıyor, zaman duruyor, dimağlar
bulanıklaşıyordu.
Çöllerin
anası Gobi idi burası.
Gebe bir
kadın ve yaralı bir erkekten oluşan küçük kervan,
günlerce, yılanların hep bir ağızdan çıngıraklı
şarkılar söylediği bu düzlüklerde yol aldılar.
Gündüzleri bir kum tepesinin gölgesinde dinlenip,
geceleri ay ışığı altında ilerlediler. Ama yolculuğun sonuna
doğru Ay-Katın birden fenalaştı. Artık dayanacak gücü
kalmamıştı. Gününden önce doğuracaktı çocuğu.
Genç adam çaresizlik içinde sağa sola
koşturuyor, su bulurum ümidiyle küçük
kervandan uzaklaşıyor, sonra tekrar dönüp geliyordu.
Tepede güneş, eriyen bir maden kütlesi gibi her şeyi
eritip yok ediyordu. O gün beklenmedik bir saatte, sabaha doğru
Ay-Katın'ın sancıları birden arttı. Ulu Han deveyi çöktürüp,
kadını bir at çulunun üstüne yatırdı. Ay-Katın,
sık gelen sancılarla sarsılıyor, ayaklarıyla kumları deşeliyor,
çığlıklar koparıyordu. Ulu Han çaresizlik
içindeydi. Ay-Katın'ın ıkınmasına yardım etti. Kadının
kanla lekelenmiş bacaklarının arasından yavaş yavaş küçük
bir canlının geldiğini gördü. Sonra kadının vücudu
gevşedi, çocuk at çulunun üstüne yuvarlandı.
Ulu Han onu ayaklarından tutup yukarıya kaldırdı. Bir iki sarstı,
çölün sessizliği birden tiz bir çocuk
sesiyle bozuldu. Derin bir nefes alan adam, onu kirli bir beze
sardıktan sonra, anasının kucağına verdi.
Bir gün
sonra, göl kenarındaki küçük vahada oldukça
geniş, değirmi bir çadırın içinde ev sahibi yaşlı
adamla Ulu Han, karşılıklı sohbet ederken, yeni doğum yapmış
kadın, geyik derileri arasındaki loğusa yatağında yatmaktaydı.
Ulu Han ve karısı ev sahipleri tarafından muhabbetle
karşılandılar. Başlarına gelen felaketi günlerce
konuştular. Dağılan Türk illeri, bir daha gelmeyecek mesut
günler ve Buyuruk Han için göz yaşları döktüler.
Gobi
üstünden güneye inen yollar boyunca kafileler
ilerliyordu. Loo Sha çölleri Akan Kum boyları yollarda
terk edilmiş eşyalarla, cesetler, kuma saplanmış arabalar, koşum
takımları, at çulları, hayvan iskeletleriyle ve dağılmış
mezarlarla dolup taşıyordu. Ortalığı birden büyük
insan kitlesinin uğultusu doldurdu. Bağırış çağırışlar,
koşuşturmalar ve Moğol orduları önünde ilerleyen bir
insan seli...
Ev
sahipleri, konuklarına geniş çadırda ayrı bir bölme
hazırladılar. Ulu Han ve Ay-Katın yorgunluklarını üzerlerinden
atmak için hemen istirahata çekildiler. Süt anne,
at etinden ve deve sütünden yiyecekler ve tandır ekmeğiyle
besledi onları. Ay-Katın, geceleri rahat bir yatakta kocasının
yanında uyuyor, çocuğunu şefkatle kucaklıyordu. Arada bir
çocuklarını alıp göle doğru uzanıyor, gökten
kuzeye doğru giden kaz sürülerini seyrediyorlardı.
Orada sükun
içinde güzel günler geçirdiler. Kızları
hayatlarına bir güneş gibi doğmuş, bir çok acıyı
unutturmuştu onlara. Genç çift belki de ilk kez bu
kadar yakınlaşıyor, sevgilerini ve ilgilerini yalnız ve yalnız
birbirlerine sunuyorlardı. Ulu Han, sevgi denen büyülü
duygunun insan hayatındaki yerini yeni yeni anlıyordu.
Bu rüya
uzun sürmedi. Bir sabah, uykudan korkunç bir uğultuyla
uyandılar. Uzakta koyu siyah bir çizgi halinde beliren, sonra
gittikçe büyüyen, bütün bir kuzey ufkunu
kaplayan korkunç bir kalabalık bu yana doğru geliyordu.
Tepeleri aşıp taşkın bir sel gibi üzerlerinden geçtiler.
Kalabalık çılgınca göle doğru koşturdu. Kuşlar
uçtu, ceylanlar ürktü, gölün suyu bulandı,
her yer batağa döndü.
İlk kafile
aynı günün akşamı, serinlik çökerken, çölün
kızıllaşan ufkunda gözden yitti.
İlk
kafileyi başka kafileler, onları da diğerleri takip etti. Göçün
ardı arkası kesilmiyordu. Gölün kenarında hayat her
geçen gün zorlaşıyordu. Ulu Han karısını ve biricik
kızını yaşlı koruyucularına bırakıp, uzak vahalarda avlanmak
zorunda kaldı. Altında yine dayanıklı, dinlenmiş sadık Moğol
atı, terkisinde bir başka yedek at, yayı, oku ve sadağıyla yak
sürülerinin peşine düştü. Bir süre daha
Kel Kafalarla karşılaşmak istemiyordu. Kadını güçlenecek,
çocuğu büyüyecek, onları da alıp tekrar kendi
halkının arasına karışacaktı.
O sabah,
günler sürecek bir yolculuğa çıktı. Ay-Katın,
minik bebeğe sarılmış uyuyordu. Onlarla vedalaşmadan yurttan
ayrıldı.
Fakat dönüp
geldiğinde, dehşet verici bir manzarayla karşılaştı. Uzakta
kendi çadırları yanıyordu. Atlar koşturuyor, arabalar
yanıyor, karşılaşan iki ordu var gücüyle çarpışıyordu.
Büyük bir kıyım yaşanıyordu gölün kıyısında.
Ulu Han
kılıcını çekip Nayman ve Uygur saflarının arasına
daldı. Yanı başında yüzlerce insan can veriyor, sıcak kum,
Türk ve Moğol kanını hırsla içiyordu. Hayvanlar
kişniyor, kadınlar kaçıyor, kitleler halinde insanlar Moğol
kılıçları altında can veriyorlardı. Dünyanın
sonuydu sanki bu. Ulu Han, batağın içinden çıkmaya
çalışan atının üstünde, önünde
kaynaşan tahta miğferlere kılıcını her çalışında
yerin yarıldığını hissediyor, çamurlar içinde can
vermekte olanların üstünden atlayarak Naymanlar'ı ve
onların müttefiklerini galeyana getirmeye çalışıyordu
ölümüne çarpıştı kalabalığın ortasında.
Gölün kıyıya vuran suları, köpüklü
dalgaları kıpkızıl kana boyandı. Batağın içindeki
insanlar tanınmaz halde çan çekişiyorlardı. Ve
orada, Nayman ve Uygurlardan son fert yere düşünceye kadar
çarpışmaya devam etti. Çok geçmeden de Moğol
atlarının tepinen nalları altında kendinden geçti.
O son gün,
Naymanlar'ın, Uygurlar'ın ve onlarla birlikte hareket eden bütün
Türk uruklarının son hanı, Çolak Ulu Han için,
her şeyin sonunun geldiği gündü. Yok oluşun, bitişin,
tükenişin, kayboluşun, belki de tarih sahnesinden silinişin
günüydü o gün. Büyük Göbi çölünün
Gurvan Sayran Dağları eteklerindeki vahalarında, çamurlar
içinde yatan cesetler gösteriyordu ki, on nehir boyundaki
mutlu yıllar artık sona ermişti. Onlar için bir devir
kapanıyor, yepyeni bir devir açılıyordu. Koskoca bir
tarihin, kültürün ve medeniyetin izlerinin silindiği
gündü o gün.
Ulu Han,
kurumuş batağın içinde günler sonra kendine
geldiğinde, dehşet dolu bu tükenişi ta yüreğinde
hissetti. Ve bir köşeye çekilip, yok olan milleti için
göz yaşı döktü. Cesetlerin arasından sendeleyerek
gidip bir tarafa oturdu. Kesif bir insan eti kokusu doldurmuştu
ortalığı. Göl havzasında sazlar hışırdıyor, leş yiyici
kuşlar bir konup bir havalanıyorlardı. Yerde derin çukurlar
açılmıştı. Su kıyıya çarpıp duruyor, pembe
köpüğüyle çukurları dolduruyordu. Tanınmaz
vaziyetteydi her şey. Çamura batmış çizmeler,
atların parçalanmış cesetleri, palalar, Moğollar'ın ıslık
çalan, delikli okları, tahta başlıklar, pullarla kaplı
zırhlar, yine yüzlerce savaşçının tanınmaz
cesetleri, kül olmuş çadırlar, yan yatmış arabalar
her şey bir ölüm tarlasını andırıyordu. Bir Moğol,
haykırırcasına göğe dikilmiş bakışları, camsı gözleri,
dudaklarını ısırmış kanlı dişleriyle, Ulu Han'ın az ötesinde
yatıyordu.
Birbirini
yok eden iki kardeş milletin kalıntılarıydı bunlar.
Ulu Han, bu
hazin manzaranın etkisinden sıyrılıp, saatler sonra kendi
ailesini hatırlayabildi.
Hatıraları
kirlenmiş, inançları sarsılmış, yaralı bir insan olarak
yerinden doğrulup o yana doğru yürüdü. Ay- Katın'dan
geriye bir işaret, bir iz arıyordu. Fakat enkazın ortasında yaşlı
karı kocanın yanmış cesetlerinden başka bir şey göremedi.
Kuzeye doğru yeni yollar açılmıştı. Bu yollar, Moğol
tümenlerinin kumda bıraktığı izlerdi. Ay-Katın, artık
ebediyen gitmişti. Bebeğiyle birlikte, belki de Umuma Mahsus
Kadınlar güruhunun içinde kuzeye doğru gidiyordu.
Ulu Han, bu
hazin manzaranın ortasında tam üç gün geçirdi.
Susuzluktan çatlayacak gibiydi. Kah tepelere tırmanıp, kah
göç yollarına doğru koşturdu. Bazen aç gözlü
kuşları kovalayarak hıncını onlardan çıkardı. Cesetler
arasında su kırbaları aradı, yapraklara tutunan çiy
damlalarını yaladı, ölmedi, hayatta kalmayı başardı. Sonra
bütün bu acıları onlara yaşatan, Keçe Çadırlarda
Yaşayanların Büyük Hanı'na lanetler yağdırdı.
Ve kurt
ulumasını andıran sesiyle sevdiği kadının ardından şu ağıtı
yaktı:
Yavuklumu
düşünüp dertleniyorum.
Dertlendikçe
kaşı güzelim,
Kavuşmayı
özlüyorum.
Kendi
sevgilimi düşünürüm ben.
Düşünürüm,
düşünürüm de...
Kendi
sevgilimi öpmek isterim.
Kaçıp
gitsem, güzel sevgilim,
Gene de
gidemem ki, merhametlim.
Sokulayım
desem sana, yavrucuğum
Gene de
sokulamam ki ben.
Misk gibi
güzel kokulum.
Işık
tanrılar sayesinde
Huyu
güzelimle birleşip ayrılıyorum.
Kudretli
meleklerin kudreti sayesinde
Kara gözlümü
düşünüp ağlıyorum. **
Çolak
Ulu Han'ın sevgi üzerine söylediği son sözlerdi
bunlar.
Ertesi gün
sabah vakti, acı hatıralarını geçmişe gömerek,
kimsenin tek başına göze alamadığı zorlu bir yolculuğa
çıktı. Loo-Sha (Yürüyen Kum) çölüne
doğru zamanın içinde kayboldu.
O artık,
düşmanlarının taktığı yeni isimle İğdiş Edilmiş Deve,
kendi ordasının ise Çolak Ulu Han'ıydı.
Uygur,
Nayman ve diğer Türk uruklarının çölde yenilip
dağılmasının ardından, milletlerin Moğol potasında eritilmesi
süreci başlatıldı. Bu süreç, iktidar
mücadelelerini de beraberinde getirdi. Büyük ve
kozmopolit Moğol İmparatorluğu bünyesindeki Moğollarla
Nayman'lar arasında kıyasıya bir mücadele sürüyordu.
Bay Buka'nın Çakır Maut savaşında yenilmesi ve kendi
rızasıyla Cengiz'in generalleri arasında katılması, Moğol
ordasındaki Naymanlar için, yeni ve taze bir kuvvetti.
Naymanlar şimdi Cengiz Han'a karşı daha da güçlüydüler.
Bu beraberlik ileride Kuzey Çin'in güçlü
devletlerinden Cürcenler'in yok edilmesinde kendini
gösterecekti. Naymanlar’ın iç bünyedeki
huzursuzluğu ve Kökçü'nün Moğol
aristokrasisini ele geçirme teşebbüsü, Cengiz'i
yeni çareler aramağa yöneltti. Cengiz, Moğol ordası
içinde Beyaz Kakım Kürkünü giyme imtiyazını
elinde bulunduran Kökçü'nün bu sinsi
başkaldırısını bir gece içinde halletti. Moğol
bahadırları han çadırının içinde onun belini
kırdılar ve cesedini duman deliğinden kaçırdılar. Orada
toplananlara da, Moğol ordasında karışıklık çıkardığından,
göğün onu yanına aldığını söylediler.
Sıra
artık Naymanlar'a gelmişti.
Kuzeyde
bütün bu karışıklıklar sürerken biz yine çölde
bıraktıklarımıza dönelim:
Geceydi,
soğuk bir rüzgar esiyordu ve önde muzaffer ordunun kum
tepelerinde yankılanan korkunç uğultusu duyuluyordu. Geceyi
bölen at horultuları, büyük Moğol çadırlarını
taşıyan öküz arabalarının kumda çıkardığı
sesler, tahta eğerlerin gıcırtısı, kamçı, boru sesleri
ve geride savaş esirleri... Çölün vahşi hayvanları
kalabalığı sürüler halinde sinsice takip ediyor ve
yaralıları tek tek avlayarak, karanlığın içine
sürüklüyorlardı. O hazin yolculukta pek çok
insan vahşi hayvanlara yem oldu.
Bu,
ulu bir milletin diz çöktürülüşü
gibiydi.
Ay-Katın,
kucağında küçük bebeğiyle, süslü bir
Moğol çadırının içindeydi. Bir kerevetin üstüne
yatırılmıştı. Sol memesindeki yara kanıyor; bebek, annesinin
sütünü çoktan çekmiş memesini emmeye
çalışıyordu. Baş ucuna diz çökmüş bir
Moğol kadını ise, bir taraftan yarayı sarıyor, diğer taraftan
kadının ağzına süt damlatıyordu.
Yıllar
su gibi geçti. Yurdunu kaybedip güneye inenler, Turfan
vahalarında ve Hsi-Hsia'nın baş kenti Chung-hsing'de yepyeni bir
hayata başladılar. Burada kısmen huzurlu bir hayat sürdülerse
de, Kuzey Çin'de savaşların ardı arkası kesilmiyordu.
Cengiz Han, son olarak Cürcenlere saldırdı. Chang-tu birkaç
gün içinde kanlı bir şekilde fethedildi. Yüzlerce
Cürcen Köyü'nün üstünden Moğol ordusu
bir fil sürüsü gibi geçti. Moğol savaşçıları,
Chang-tu'nun surları önünde yığılan cesetleri rampa
olarak kullandılar. Şehir fethedildi ve binlerce genç kadın
esir olmamak için kendilerini surlardan aşağı bıraktılar.
Savaş,
kargaşa, ölüm hüküm sürüyordu her
yerde. Cengiz Han ise, dünya fatihi olma yolunda hızla
ilerliyordu.
Cengiz
Han'a göre güç ve iktidar sa- hibi olmanın yolu,
taviz vermeden sürekli sınırları genişletmekten geçiyordu.
Ulusların köleleştirilmesi ve Moğol potasında eritilmesi,
askerlerin moralini yüksel |