| |
Tarbagatay AY, Altay GÜNEŞ İdi
Tarbagatay AY, Altay GÜNEŞ İdi
O
yazın sonunda, henüz tatil bitmeden, şehrin boğucu havasından
kaçıp köye sığındım. Kendimi mutsuz ve yalnız
hissettiğim bu günlerde meydana gelen bir olay, beni derinden
sarstığı gibi, bana yepyeni, aydınlık bir dünyanın da
kapılarını açtı. Bütün hayatımı değiştiren,
Devletkan Ata denilen kişiyi işte o gün tanıdım.
Kusursuzluk, inanç, sadakat, mücadele adına her şeyi
ondan öğrendim. Bu benim için bir bahtiyarlık olsa da,
onu hayattayken tanımamış olmak talihsizlikti. Günahsız, bir
o kadar da bedbaht olan bu arabacının hayatı hakikaten bizim gibi
zavallı ve inançsız insanlar için örneklerle
doluydu.
Bizim
köy, Orta Anadolu bozkırının tam ortasında, Niğde'nin
Ulukışla kazasına bağlı, dört bir yanı çorak
arazilerle çevrili fakir bir köydür.
Haydarpaşa-Bağdat demir yolu hemen yanı başından geçer.
Tren, İstanbul'dan hareket eder, önce Adapazarı'nı, sonra
bulanık sularını salkım söğütlerin gölgelediği
Sakarya nehrini geçip, Orta Anadolu bozkırına dalar.
Eskişehir'e, oradan Ankara'nın bakımlı peronlarına girer. Orada
bir saat kadar bekler. Ve birden demir yolu barakalarının
kenarından, taş yapıları sarsarak, düz emsalsiz ovaların
içine girer. Tren burada geniş yaylar çizerek, sanki
hiç hareket etmiyormuş izlenimi verir. Kış mevsiminde bu
ovalar pek korkutucu olur. Karla örtülü ipeksi
tepelerin eteklerinde kurt sürüleri eşlik eder ona. Kavak
koruluklarının gölgelediği köyleri ve Niğde'nin taş
evlerini geride bırakarak, aniden bir yarmanın içinden
çıkar. Öğretmenlik yaptığım köy işte
buradadır.
O
gün akşam güneşinin batmakta olduğu saatlerde işimi
bitirmiş, duvar dibinde çayımı yudumlarken, gözlerim
uzayıp giden toprak yola dalıp gitmişti. Ortalık sessiz, yol
tenhaydı. Tarlalarda hiçbir hayat belirtisi görünmüyordu.
Uzakta, biçilmiş tarlaların içinden, sürüler
yaklaşıyordu bu yana. Arada, asfalt yoldan gelip geçen
kamyonların, traktörlerin uğultusunu duyuyordum.
Sonra
demir yolunun üstünden tek tek sürüler geçmeye
başladı. Çobanlar sürülerini telaşla hattın öbür
tarafına sürdüler. Yolun üstü sarı bir toz
tabakasıyla kaplandı. Son sürü bizim köyün
sokaklarında kaybolurken, ortalık tekrar sessizliğe büründü.
Birazdan,
uzaktan bir araba göründü. Boş meyve sandıklarını
taşıyan tek beygirli bir arabaydı bu. Atın, arabanın ve
sürücünün karanlık siluetini, geriden bir tay
takip ediyordu. Araba hiç acele etmeden yokuşu tırmanıp
dere yatağına indi, bir süre görünmedi. O anda,
uzaktaki kayalık tepenin gerisinden bir trenin kara dumanını
savurarak hızla bu yana yaklaşmakta olduğunu fark ettim. Araba
hala görünürlerde yoktu. Ortalıkta tatlı bir
aydınlık. Biçilmiş buğday tarlalarının üstünden
kargalar havalandı, ortalık birden hareketlendi. Ben telaşla,
arabayı görmek için ayağa kalktım. O anda tren,
korkunç bir hızla yarmanın içinden çıktı.
Araba geçide yaklaştı, yorgun at yolu geçti, binici
yerinden kıpırdamadı, arkadaki tay ürktü. Lokomotif
şakırtılar kopartarak arabaya çarptı. Ve tren, enkaza
dönen arabayı en az elli metre kadar sürükledikten
sonra, durdu. Atın parçalanan vücudu sağa sola savruldu
ve sürücü feci şekilde can verdi. Her şey bütün
dehşetiyle gözlerimin önünde cereyan ederken, ben şok
halinde kaza yerine koştum. Tren durmuş, alaca karanlıkta istim
koyveriyor, kampanası vuruyordu. Tay ise, etrafa saçılan
enkazın ortasında annesini arıyor, gözlerinden sicim gibi
yaşlar döküyordu.
Bu
olay beni fena halde sarstı. Ne yapacağımı, nasıl davranacağımı
bilemiyordum. Şeftren, görevliler, yolcular yolun kıyısında
toplandılar. Kazayı duyan köylülerden de gelenler oldu.
Birkaç ihtiyar, arabacıyı tanımaya çalışıyordu.
Kendi aralarında usul usul konuştuktan sonra, şeftrene yaklaşıp,
ona ayak üstü bir şeyler anlattılar. Şeftren bunun
üzerine elindeki sabit kalemle seyir defterine şu notu düştü:
"Yönetimim
altındaki 756 sayılı Toros Ekspresi, Niğde'nin Ulukışla
ilçesine bağlı (...) köyü yakınındaki hemzemin
geçitte, üstünde binicisinin de bulunduğu bir at
arabasına çarpmıştır. Bu asla bir makinist hatası
değildir. Köylülerden alınan bilgilere dayanarak, ölen
sürücü üç kilometre uzaklıktaki Altay
köyü sakinlerinden Devletkan Ata adında bir arabacıdır.
Köylü ve hayvanı parçalanarak ölmüş,
araba kullanılmaz hale gelmiştir. Sürücüye ait olan
bir tay ise yaşıyor. Arz olunur... İsim, İmza."
Güneş
tozlu tepelerin ardında batarken, lokomotifin önü
temizlendi ve ekspres tekrar yola koyuldu. Makinist, ölenin
anısına saygıdan mı, yoksa tamamen alışkanlıktan mı bilinmez,
düdüğünü uzun uzun öttürüp, çekip
gitti. Ortalık hazin bir sessizliğe büründü.
****
Aradan
bir hafta geçmişti, bir sabah vakti, Kazak göçmenlerinin
oturduğu Altay köyüne doğru yola çıktım. Geniş,
biçilmiş ekin tarlaları uzanıyordu dört bir yanda.
Sabah güneşinin altında, otların üstünde çiğ
taneleri parlıyordu. Biçilmiş ekin saplarının arasından
kuşlar havalanıyor, bozkır insana hüzün veriyordu. İçim
tuhaf duygularla kaplı bir süre yürüdüm.
İki
kilometre yol gittikten sonra, Altay köyünün yeşil
zirvelerini, tek sıra beyaz badanalı, bahçeli evlerini ve
yeşilliklerin arasından yükselen güdük minareli
camisini görebildim. Oraya gidip köyün yaşlılarıyla
konuşmak istiyordum.
Cami
duvarının dibinde pinekleyen bir gurup ihtiyara sordum onu. Bana,
onun artık burada oturmadığını, köyün aşağı
yamacındaki bir meyve bahçesinde küçük bir
kulübede yaşadığını söylediler.
Yaşlı
Kazaklardan ayrılıp, çiftliğin yolunu tuttum.
Köyün
aşağı yakasında ağzı genişletilmiş bir su kaynağının
yanından geçtim. Bu, böylesi yerlerde rastlanamayacak
verimli bir suydu. Kıvrımlı yatağının içinde yüz
metre kadar ilerledikten sonra, dar bir vadiye akıyordu. Küçük
bir meyve bahçesi vardı orada. Su, vadiye sıkışmış bu
meyve bahçesinin içine giriyor, orada geniş ve derin
bir havuzu dolduruyordu. İçeriye girdiğimde kendimi bambaşka
bir alemdeymiş gibi hissettim. Bozkırın ortasında bir cennetti
burası. Gıcırtılı bir pervane tepede dönüp duruyor, su
kanallara ayrılıyor, rüzgar meyve yüklü ağaçları
sallıyordu. Bahçe kapısından içeri girdim. Şeftali
ağaçlarının altında yaşlı bir kadınla üç
genç kız meyve topluyordu. Onları selamlayarak yanlarına
yaklaştım. Cebimden not defterimi çıkarıp,
-
Arabacı Devletkan Ata'yı sormaya geldim, dedim. "Kaldığı
yeri görebilir miyim?"
Kadın
hiç itirazsız önüme düşüp, beni
arabacının kulübesine götürdü.
-
İşte burası, diyerek kapıyı açtı ve basma perdeleri
araladı. "Çocukları gelmeden eşyalarına el sürmek
istemedim, belki de gelmezler. Babalarının öldüğünden
bile haberleri yoktur. Mal mülk olmayınca böyle oluyor
işte. Büyük şehirde oturan bir kızı, Alamanya'da bir
oğlu var, başka da kimsesi yok. Bu kulübecikte tek başına
yaşardı rahmetli. Ailemizin büyüğü, bizim
koruyucumuzdu. Yılda bir kat elbise ve karın tokluğuna çalışırdı
burada. Dünya malında gözü olmayan bir insandı o...
Ah, yüreğimiz yandı."
Kadın
konuşup duruyordu. Ben sağı solu araştırmaya devam ettim.
Burası
birkaç metre karelik, duvarları kireçle boyanmış,
tek pencereli küçük bir odaydı. Toprak zemine
boydan boya bir hasır serilmişti. Hasırın üstünde ise
baş kısmı katlanmış bir koyun postu duruyordu. Bir tahta divan,
üstünde çul çaputtan bir kat yatak, duvarda
ihtiyarın meyve sandıklarından onardığı bir raf, rafta bir
Kur'an, bir defter ve defterin sayfaları arasında bir kalem vardı.
Defteri elime aldım, ilk sayfalarını karıştırdım. Bir hatırata
benziyordu bu. Az da olsa eski yazı bildiğimden daha ilk satırlar
beni kendine çekti. Zavallı adam ile aramda görünmez,
duygusal bir bağ oluşmuştu. Kimsesiz oluşu, onu bana daha da
yakınlaştırıyordu. Onu uzun zamandan beri tanıyan bir yakını
gibiydim sanki.
Defteri
katlayıp iç cebime koydum, kadına teşekkür edip, çıkıp
gittim.
Yazı,
Türk-Kazak şairi Mağcan Cumabay'ın bir dörtlüğüyle
başlıyordu. Geleneksel Türk harfleriyle ve Kazakça
kaleme alınmıştı. Şimdi sizleri, edebi haz aldığım bu
satırlarla baş başa bırakıyorum.
****
Turanda,
Türk ateş ile oynamıştır.
Türk'ten
başka kim ateş olarak doğmuştur.
Birçok
Türk urukları dünyanın dört bir yanına
dağıldığında,
Kazak'a
baba evi miras olarak kalmıştır.
Mağcan
Cumabay...
Tarbagatay
ay, Altay güneşti doğduğum yerde. Yazın serin rüzgarlar
eserdi oralarda. Biz dağın eteklerinde durup, Ulu dağ Altay'ın
karlı zirvelerinden gelen temiz, pak havayı içimize
çekerdik. Kardeşlerimle mutlu günlerimizde, hep bir
ağızdan söylediğimiz türküleri söylerdi
rüzgarlar. Biz kulağımızı o yana verir, dinlerdik. Rüzgar,
atlarımızın yeri sarsan nal seslerini, mutluluğumuzu dillendiren
domburamızın duygu yüklü nağmelerini getirirdi.
Tarbagatay'ın ötesindeki yüce Altay'ı görmek
istediğimizde, zirveye tırmanırdık. Bir yanımızda Çungar
Havzası, diğer yanda zengin, bereketli Tarım Havzası yer alırdı.
Şimal rüzgarlarından bizi Altay korurdu. Lop gölü
dev havzasının içinde coşar, yüreğim gibi kabarır,
beni terk eden kardeşlerim gibi, yer değiştirirdi. Ulu, merhametli
ana yurdum benim. Yalnız başıma da kalsam, dört bir yanımı
düşmanlar da sarsa, seni nasıl terk ederim? Atam Türk,
baba ocağına beni bekçi kılmadı mı, onun buyruklarını
nasıl hiçe sayarım? Nasıl terk ederim bana emanet edilen
yurdu? Kardeşim Oğuz'un torunları, ulu denizlerin köpüklü
dalgalarıyla dövdüğü, uzak diyarların çocukları
oldu artık. Ama ben burayı terk edemem. Yüreğimin acısını,
özlemimi onlara duyuramam. İsyanımı haykıramam. Kanlı göz
yaşlarımla sarsmak istemem onları. Yaşlı anamla yapayalnızım
buralarda. Anam sarıp sarmalar beni. Terli, geniş alnımdan öper
ve ak sütüyle besler beni. Çünkü ben en
küçük çocuğuyum onun.
"Ben
küçük oğlunum senin. Adım Kazak. Hoyrat, delişmen,
şımarık ama savaşçı oğlun! Baba ocağının dumanını
tüttüren, kimsesiz, yalnız ama alabildiğine gururlu.
Batur büyüklerimin döneceği günü beklerim.
Uzak diyarların fatihleri olarak, onları kadim yurtlarında ben
ağırlayacağım. Onlara, bu toprakları terk ederken, geride
bıraktıkları küçük bir kardeşleri olduğunu
hatırlatacağım. İnanmazlarsa, anamın diktiği kundağı
göstereceğim onlara. "Ben kardeşiniz Kazak'ım!"
diyeceğim. "Buraların bekçisi... Verin hakkımı!"
Onun
için gözüm hep uzaklarda benim. Kartal gibi de
keskindir gözlerim. Kundağımın içinde hırpalanırım.
Sağımda titrek dilli sarı bir yılan, solumda kanlı pençeli,
vahşi bir ayı var; kimseye güvenemem. Dostum yoktur ama,
çöldeki kum kadar düşmanım vardır benim. Anam
yaşlandı artık, beni korumaktan aciz. İmdat çığlıklarımı
Himalayalar keser, ulu çöller dağıtır, rüzgarlar
yok eder. Lopnor acır bana bazen; kabarır, hayıflanır,
düşmanlarıma bilense de kendi yatağını yıkamaz. Ulu
Taklamakan halime dayanamayıp kaskatı kesilse de, varlığımı
duyuramaz.
Ben
küçük, şımarık, sevimli çocuk Kazak'ım.
Karanlık dağların, engin vadilerin, ıssız steplerin kimsesiz
çocuğu... Kaderimle başbaşayım, ölü anamın
sütsüz memesini emiyorum şimdi. Ağlamaktan sesim
kısılmış. Ben Tarbagatay'ın çocuğuyum. Issık Gölü'nün
kenarında, Çu havzasındaki atalarımın mezarı sessiz,
garip, uğuldayan rüzgarların altında ses vermiyor artık.
Issık'ın sıcak suları kanımı hareketlendirmiyor. Ey Issık,
damarlarıma ak, canlandır, zamanından evvel büyüt beni,
ayağa kaldır!
Ben
orta cüzüm. Soyum Barkı. Baylay'ın, Kerey'in,
Cantekey'in, Süyünbay'ın, Samembet'in, Esentay'ın,
Barkı'nın, Bögenbay'ın, Kataş'ın, Çoti'nin,
Koirlak'ın, Rahimbek'in torunuyum. Korunmasız, aç, susuzum.
Ben kimsesizim. Kurt babam, geyik anam, ikisinin çocuğuyum
ben. Kurt öldü, geyik çaresiz. Tüyü
dökülmüş yaralı bedeniyle ölümü
bekler. Vahşetin çığlığını duyar yalnız kulakları.
Bedenine geçecek pençeleri bekler. Tarbagatay inler,
Zaysan ağlar. Altay ses vermez. Issık'ın sıcak, köpüklü
dalgaları uğuldar, Sarı Irmak, sahrayı geçip cenuba inmemi
söyler. Kurt sürülerine karışıp, göç
etmemi işaret eder.
Ben
boydak kaldım burada. Niçin çadır ehli kaldım ben?
Kardeşlerim tuğ bağlayıp devletler kurarken, ben ancak ordalar
kurdum. Küçük orda, orta orda, ulu ordalar...
Düşmandan uzakta, dağlarda yaşadım. Sergüzeşt bir
hayata daldım. Mung-ol' ile dost olup, baba ocağına sahip çıktım.
Tarbağatay
dağları, ana yurt Türkistan'ın omurgasını oluşturan
Tiyanşan dağlarının, şimalde ulu Altay'a doğru uzanan koludur.
Tarbağatay yurdumdur benim. Uçsuz bucaksız stepler,
bereketli ırmaklar, sayısız göller, yeşil vadilerden
mürekkeptir yurdum. Tiyanşan omurgamdır. Altay ulular ulusu
dağım, Tarbağatay evimdir. Türkistan hinterlandının
kuzeyindeki zirvelerdir bunlar. Orada, soğuk şimal rüzgarları
eser. Yukarda çevreyi gözetleyen bir kartal gibi
yüksekten bakarlar yurduma. Kıtay topraklarından esen sıcak
rüzgarlar uğramaz buraya. O güneyde Lopnor'u
dalgalandırır. Saçıp dağıtır kumlarını. Uçsuz
bucaksız havzasının içinde yer değiştirir.
Ve
Tarım havzası. Buralar ezelden beri Türk topraklarıdır.
Kadim Türk urukları buradan akınlar düzenlemiştir
Kıtay'a. Yukarda Tiyanşan, onun ötesinde Çungarya
havzası yer alır. Solda Issık, yukarda ise ulu, görkemli
Altay dağları sıralanır. Bidayette işte ben burada yaşardım.
****
Tarbagatay
eteklerinde kanlı günler. 1944'lü yıllar. Doğu
Türkistan'da Savan-Manas hattında Türk Kazak köyleri.
Urumçi'ye uzanan yollar üstünde tutukevleri. Yol
boyunca Çin askeri karakolları. Pencerelerden sızan sarı,
donuk ışıklar. Güneş, Tarbagatay taraflarında batıyor. Gök
saydam, karanlık. Doğu yönünde bulut kırpıntıları.
Batıda ebem kuşağından ışık demetleri, eteklerdeki çam
koruluklarının içinden süzülüyor. Kurşuni,
soğuk ışıklar. Uzakta tel yumakları. Düze çekilen
asker konvoyları. Çamurlu, ıslak yollar, yerde kurumuş
yapraklar, çam iğneleri. Yere kök salmış paslı, demir
kazıklar. Tellerde tüneyen kuşlar. Dört bir yanda,
karanlığın içine doğru uzanan ham yollar, asker cemseleri,
motorize araçlar. Boğuk komut sesleri, çığlıklar.
İşkence altında insan bağırtıları. Uzakta kayalıklı dağlar.
Dağların eteklerinde taş ocakları, onunda ötesinde kireç
kuyuları. Gözlerden uzak kuytu köşeler. Tepede ay,
kıpırtılı solgun yıldızlar. Yağmur sonrası toprak kokusu.
Yer
altında karanlık mahzenler. Su şırıltıları. Postal sesleri,
zincir şıngırtıları. Zindanların ağır, kasvetli havası.
Demir kapılar birbiri ardına açılıyor. Taş duvarlarda
madeni tangırtılar. Küfür sesleri, mekanizma şakırtıları.
Islak, karanlık kuytuluklarda sıçanlar. Tahta kerevetler,
sap şilteler, idrar ve dışkı kokuları. Parlayıp sönen
cıgara kızıllıkları. Uzun, karanlık koridorun ucunda bir ışık.
Karanlık siluetleriyle Çin askerleri, gardiyanlar.
Merdivenlerde telaş, koşuşturma. Ayaklarda zincirden köstekler.
Bileklerde halka halka yaralar. Kütük gibi şişmiş
ayaklardan sızan kan. Başlarına çuval geçirilmiş
sıra sıra mahkumlar. Ellerde demir halkalar, uzun zincirler. Yine
zincir sesleri. Kapılar vuruyor birbiri ardına. Taş duvarlarda
yankılar. Mahkum sürüleri. Karanlıkta Çin
işkencesi. Yavaş yavaş ilerleyen biçimsiz gölgeler.
Meydanda kalabalık, hırıldayan kamyonlar, yağ kokuları, mazot
kokuları. Tenteli römorklar. Ay ışığı altında su
damlaları. İstif edilen Kazaklar, Kırgızlar, Uygurlar. Yaşama
hakkını gasp edenlere karşı isyan çığlıkları. Dipçik
sesleri, inlemeler ve hareket eden sayısız kamyonlar. Karanlığın
içinde gözden uzak ölüm yolları. Ayın
aydınlığında karanlık koruluklar. Engebeli yollar. Sarsılan
mahkumlar. Sonra kıvrım kıvrım dağ yolları. Vadiler içinde
taş ocakları ve son durak; kireç kuyuları. Ağzı bağlı
çuvallar içinde mahkumlar, çukura yuvarlanan
insan bedenleri. Ölüm bağırtıları, inlemeler, kireç
karışık yanık kokuları.
Ve
işte isyan böyle bastırıldı. Bir halkın yaşama hakkı
böyle alındı elinden. Tarbagatay eteklerine karanlıklar
çöktü.
...
Onunla ben uzak diyarlardan gelmiş gibiyiz. Osman Batır, hayatıma
mana veren, beni yüce duygularla donatan rehberim. Hayatımın
kutup yıldızı. Sanki elli iki yıl süren bir yolculuk
yapmıştık onunla. Vazgeçemediğim tek varlık. Babam, yol
göstericim, ışığım.
Ve
sonra Azapay. Ümitsiz günlerimde içimi dolduran
tatlı bir sıcaklık. Kimseye açamadığım sırrım, uzak
hayalimdi o benim. Beni peşinden koşturan, kokusu içimi
dolduran ve bu dünyada tattığım tek güzellik... Lakin
sevgi bize o kadar uzaktı ki...
...
Dokuz yüz kırk dört. Bahar. Urumçi'nin dar,
kalabalık, ahşap dükkanlarla sıralı kasvetli sokakları.
Yerlerde hala erimemiş kar kümeleri. Uzayıp giden teker
yarıklarının üstünde hayvan gübreleri, saman
artıkları. Pazar yerinde bir telaş bir koşuşturma. Teneke
bidonlarda yakılan ateşlerin başında Uygur satıcılar.
Tekerlekleri gıcırdayan yüklü arabalar. Yük taşıyan
kadınlar, koşuşturan çocuklar. Puslu göğü kesen
tentelerin üstünde kar birikintileri, yere düşen su
damlaları. Islak duvarlar, kar suyu emmiş tahta sandıklar, kereste
yığınları. Çadır bezlerini uçuran soğuk bir
rüzgar.
Omzumda
asılı büyük bir torbayla kalabalığın arasında
ilerliyorum. Karnım aç ve her şeyden kötüsü,
kendimi yalnız hissediyorum. Okulda okuyamam artık. İlgi alanım
değiştiği gibi, o Uygur kızı da kanıma girdi benim. Onca
beraberlikten sonra, beni terk edip kızıllara katılışını bir
türlü hazmedemiyorum. Kanıma dokunuyor yaptıkları. Bir
Türk kızının bu şekilde davranmasını hazmedebilmiş
değilim. Gönlüm kırık, ümitsiz bir şekilde
dolaşıyorum. İçimde, her geçen gün büyüyen
derin bir boşluk var. Nerede yanlış yaptığımı ve hayatımı
nasıl kurmam gerektiğini düşünüyorum.
Bunalımlarımdan bir deri bir kemik kaldım. Param yok, açım.
Gayesiz, dalgın, sokağın ucuna doğru yürüyorum.
Ayaklarım yine beni o köhne dükkana götürüyor.
Çarşının
dışında, içinde adeta rüzgarların estiği, derme
çatma dükkanında eski kitaplar satan bir Uygur'a
uğruyorum her gün. Günün her saatinde toprak zeminli
dükkanında, ateşin başında eski bir kitabın sayfalarını
çevirir, ayak seslerimi duyar, kayıtsız bir şekilde tel
gözlüklerinin altından bana bakardı. Birbirimizi tanır,
ancak tek kelime konuşmazdık. Hırpani kıyafetimden, donuk
bakışlarımdan hoşlanmaz gibiydi. İçeri girdiğinizde
derme çatma raflarda gelişi güzel yığılmış binlerce
kitap ve tozlu yığınlar üzerinize devrilecek gibi olurdu.
Koca şehirde belki de kendimi unuttuğum tek yer burasıydı.
Saatlerce kalırdım orada. Soğuk iliklerime işlese de aldırmazdım.
Dükkanın çatlaklarından Mart soğukları girer, çatıda
direkler sarsılırdı. Fare didiklemiş el yazması eserlerin
arasında, Türk klasiklerini arardım. İstanbul beni o
zamanlar, hasret kaldığım bir sevgili gibi çekerdi.
Kitapları karıştırır, saatlerce okurdum orada.
Urumçi'nin
bu en eski kitapçısında her zamanki gibi birkaç saat
oyalanmıştım ki, birden arka sokaklardan bir ses duydum. Dipten
gelen bir uğultuyu andırıyordu bu ses. Birden ürperdiğimi ve
paniğe kapıldığımı hissettim. Ses bize doğru yaklaşıyordu.
Yaşlı kitapçıyı selamlayıp tam dışarı çıkmıştım
ki, sekiz on kişilik bir Çinli gurupla burun buruna geldim.
Kalabalık bir yürüyüş kolu sokağın başında,
ellerinde dövizler, kızıl bayrakları dalgalandırarak bize
doğru geliyordu.
Öndeki
guruptan birinin bana doğru yaklaşarak,
-
Dur, gitme, dön geriye! dediğini işittim.
Dizlerimin
bağı çözüldü adeta. Bu, eskiden beri
tanıdığım, buranın ileri gelen komünistlerinden biriydi.
Kendimi toparlayıp hızla koşmaya başladım. Onlar da arkamdan...
Çarşı
birden karıştı. Linç edilmemek için ölümüne
bir koşu tutturdum. Ben kaçıyor, onlar yakalamağa
çalışıyorlardı. İnsanlar ürküyor, sandıklar
devriliyor, tezgahların üstünden aşıyordum. Etekleri
yırtık paltom, uzun kaşkolum havada uçuyor, içime
rüzgar doluyordu. Kendimi bir anda bir başka sokakta buldum.
Burası, yolun her iki tarafında bakımlı evlerin sıralandığı
Tunganlar'ın mahallesiydi. Orada, oyun oynayan çocukların
yanında bir süre bekledim. Sırtımı duvara verip, hırıltıyla
acı acı soludum. Az sonra da ellerinde sopalarla Çinlilerin
sokaklara dağıldığını gördüm. Sesler kesilinceye
kadar bekledim orada.
Serbesttim,
evime gidebilirdim artık. Üstümü başımı düzelttim,
yüzümü örtüp, aksi istikamete doğru
yürümeye başladım. Biri aniden çullanıp, sopayla
kafama vurmaya başladı. Ilık bir şeyin enseme aktığını
hissettim. Yerdeydim. Sopa başıma inip kalkıyordu. Sopayı
kavradım, can havliyle ayağa kalktım, Çinliyi kucakladığım
gibi yere yıktım. Altımda çırpınıp duruyordu. Bir insanı
nasıl öldürebilirdim, öldürdükten sonra ne
yapmalıydım? Onu düşünüyordum. Bir su arkının
kenarında, çamurun içinde boğuşuyorduk. Yüzüm
gözüm kan içindeydi. Çinlinin boğazını
sıkmaya çalışıyordum. Güneş yanığı sivilceli
yüzü, delik deşikti. Geniş alnı ve bir boksörünki
gibi basık burnu vardı. Dizlerimle göğsüne bastırmış,
avuçlarımla ağzını kapatmıştım. Çinli çırpınıp
duruyordu altımda. Keskin, kara ve kirli tırnaklarıyla yüzümü
tırmalıyor, beni üstünden atmaya çalışıyordu.
Patlak dudakları, kanlı dişleri korkunç görünüyordu
ağzında. Benim ise yırtılan göz kapaklarımdan kan
sızıyordu.
Sonra
paslı bir teneke tasa ilişti gözüm. Ağzını kapatmak ve
sesini kesmek amacıyla pis suyu ağzına doldurdum. Tekrar boğazını
sıktım ama bir türlü öldüremedim. Birden
karnımın alt tarafında ince, derine dalan bir sızı duydum. Canım
fena halde yanıyordu. Çinlinin elinde sivri bir alet vardı.
Birden doğruldu. Ayakta yeniden bir boğuşma başladı. Sonra altta
kalan yine o oldu. Ben geriye çekildim, hızla ve bütün
gücümle nalçalı topuklarımla kanlı yüzünün
ortasına bastım. Çinlinin kafasında bütün
kemiklerinin çatırdadığını hissettim. Manzara korkunçtu;
Manda derisinden yapılmış sağlam botlarım dağılmış kafanın
içindeydi. Çinlinin yüzü tanınmaz haldeydi.
Beni
on gün sonra yakaladılar. Ellerimi ayaklarımı bağlayıp bir
bağ evine götürdüler. Sonra bir Uygur genci daha
getirdiler yanıma. Karanlık bir odada günlerce işkence
ettiler. O anda kendimi öz vatanımda esir gibi hissettim.
Kızılıymış, milliyetçisiymiş hiçbir farkı yoktu
Çinlilerin. Bunlar bizim ezeli ve ebedi düşmanlarımızdı.
Biz unutmuştuk, ama onlar unutmamışlardı. Doğu Türkistan
İlinde, bir avuç Türkü boğmak, gerektiğinde yok
etmek istiyorlardı.
Sonra
elime bir tabanca tutuşturdular. Uygur gencini (yanılmıyorsam
Abdul Hakim idi adı) vurmamı istediler. Abdul Hakim, başı göğsüne
düşmüş, sessiz ve her şeyden habersiz karşımda
duruyordu. Onu öldüremezdim. Bu bütün
mevcudiyetimi inkar anlamına gelirdi. Soğuk namlu, sıcak kabza
ellerimin arasındaydı. Gözlerim dalıp gidiyor ne yapacağımı
bilemiyordum. Midem bulanıyor, başım dönüyordu. Parmağım
tetiğe gitti, tam karşımdakinin kafasına ateş ettim. Tek kurşun
Çinlinin ayaklarını yerden kesip, onu duvara yapıştırdı.
İçerde kızılca kıyamet koptu. Şakağıma soğuk bir namlu
dayadılar ve tetiği çektiler. Boğuk bir patlama ve genzimi
yakan bir duman doldurdu içeriyi.
Ölüm
nedir? Bir infilak, bir patlama, bir dağılış mı? Eriyip yok oluş
mu? Müthiş bir gümbürdeyiş, kuvvetli bir itilişle
karanlığa doğru sürükleniş mi? Yoksa mutlu bir kavuşma,
kutlu bir karşılanış mı? Şakağımdaki volkanik patlayış ve
müthiş uğultu devam ederken, ben hep bunları düşünüyordum.
Kafa tasıma yapışmış kızgın közün acısını
duyuyordum. Yerde hareketsiz yatıyor, kalbimin döşemedeki
gümbürtüsünü duyuyordum. Sonra nefes almam
kesildi, göğsümde bir yırtınma vardı. En son, odayı
terk edenin ayak sesleri geldi kulağıma.
Abdul
Hakim'in kanı yavaş yavaş beni de içine alıyordu.
Ölümle
ilk tanışmam böyle olmuştu. Altay'a gidip, Osman ile tanışmam
da bundan sonra oldu. Dağa çıktım ve onun en yakın
serikleri arasında yerimi aldım.
...
Her şeyi karıştırdığım gibi, zamanı da birbirine
karıştırıyorum. Geçip giden günler, aylar, yıllar
hafızamdan silinmiş gibi. Her şey, bütün geçmişim
zor fark edebildiğim bir sis denizinin içinde sanki. Bazen bu
denizin ortasında aniden belirip kaybolan tanıdık yüzler
görüyorum. Gerçekler ve hayaller birbirine karışmış
gibi. Neyin gerçek, neyin hayal olduğunu ayırt edemiyorum.
Bu bana o yıllardan kalan bir hastalık... Bir kış gününde
olduğumuzu hatırlıyorum yalnız. Yılın son ayları mı, yoksa
yeni yılın ilk ayları mı olduğunu bilemiyorum. Bir ara bunu,
kafilemizdeki Beyaz Ruslara sordum. Onlar bana, bin dokuz yüz
ellinci yılın son aylarında olduğumuzu söylediler. Bizim
gibi bitkindi onlar da. Biz Kazaklardan ayrı bir yerde, derme çatma
akevlerinin içinde barınıyorlardı. Az ötemizde
ufkumuzu bulanıklaştıran Kayız gölü uzanıyordu. Bu
mevsimde hep buzlarla kaplıdır yüzü. Çinlilerle
Zindankol'da tutuştuğumuz o kanlı savaştan sonra, Kazakların
içinde ağır makineli eri olarak bir tek ben kaldım. Bu
geçen Ağustos'tan beri böyle. Bütün günümüz
makineli tüfekçi yetiştirmekle geçiyor. Bu konuda
doğrusu Ruslar da benden geri kalmıyor. Aramızda uzun zamandan
beri bulundukları için Kazakçayı öğrenmişler.
Niçin bizimle olduklarına hala anlam verebilmiş değilim.
Kuzeyde, Altay'da, anamızı ağlatan bunlar, nasıl oluyor da
bizimle işbirliği yapabiliyorlar? Fakat şu hakkı teslim etmek
gerekir ki, ellerindeki silahları çok iyi kullanıyorlar.
Adamlar tecrübeli, demek ki Batır, bunları boş yere
barındırmıyor aramızda.
Ama
soğuk dayanılmaz. İşte yine akşam oluyor, Şubat güneşi
Kansu sırtlarında batıyordu. Göle yakın geniş bir bayırda,
yığınlar halindeki keçe çadırlarımızın üstünde
cılız duman sütunları yükseliyor, rüzgarsız, basık
havada ortalığa acı bir koku yayılıyordu. Bu bana, Tarbağatay
eteklerindeki mesut avullarımızı hatırlatıyordu. Çocukluğumuzda,
geniş avullarımızda, kül ve gübre yığınları arasında
oynardık. Davarlarımızı suya indirir, bir tepenin başında durup
çıplak bağrımızı kuvvetli rüzgarlara açardık.
Yılkı sürüleri karşı bayırları sarsarak, çobanlar
eşliğinde ve köpek havlamaları arasında avula doğru
yaklaşırlardı. Her renkten dalgaları olan bir ırmağı
andırırlardı koşarken. İpeksi derileri parlar, yeleleri rüzgarda
savrulurdu. Biz onları ürkütür, çobanlar küfrü
basar, kamçılarını gösterirlerdi bize. Ah, ne güzel
günlerdi o günler. Özgür, gururlu ve bir masal
aleminde yaşar gibiydik.
...
Akşamın sessizliğinde, durgun havada makineli tüfeklerimizin
takırtıları duyuluyordu. Kazaklar, kirli eldivenler içindeki
donmuş parmaklarını ovalıyor, Kayız'da akşam oluyordu. Tüfekler
sökülüyor, yağlanıyor, yeniden takılıyor, her şey
bir yarış içinde saatlerce devam ediyordu. Suratlar asık.
Soğuk, serseme çeviriyor bizi. Arada uyuşan ayaklarımızı,
keçe çizmelerimizi yere vurarak ısıtıyoruz. Rus
makineli tüfekçiler disiplin içinde etrafımızda
koşuyorlar. Kendi aralarında Rusça konuşuyorlar, arada bir
Kazakça komutlar geliyor kulağımıza. Sivil halk ise, karşı
tepede barınıyor. Orada bir hareketlilik göze çarpıyor.
Kadınlar, akşam hazırlığını yapıyorlar. Çadırların
önünde ateşler yakılıyor. Çocukların
bağırtılarını, kadınların ve yaşlıların kısık seslerini
duyabiliyoruz. Öküz böğürtüleri durgun,
alaca karanlığı yırtıyor. Köpekler havlıyor, atlar
kişniyor. Her ses huzursuz ediyor bizi. Akşama doğru sertleşen
kar ayaklarımızın altında çıtırdıyor, dizlerimize,
ellerimize bıçak gibi batıyor.
Sonra
bölüklere ayrılıyoruz. Tepeye doğru son bir kez
koşturuyoruz. Soğuk demirin etime yapıştığını duyuyorum
koşarken. Nefesimiz, bıyıklarımızda yanaklarımızda donuyor.
Soluk soluğa yerde sürünüyoruz. Ayaklarım benim
değil sanki. Uzun mermi şeritlerimiz yerde sürünüyor.
Sonra güp diye, bir dere yatağına atıyoruz kendimizi. Bir
hizada, kar yığınlarının gerisine sıralanıyoruz.
Makinelilerimize sağlam zeminler arıyoruz. Ve yavaş yavaş düşmanı
temsili olarak çeviriyoruz. Kurşun harcamak yok. Talimat
böyle. Takırtılar gene de çıplak koruluklarda
duyuluyor. Silahlarımızın üstüne abanıyor, dondurucu
soğuk ciğerlerimize işleyinceye kadar orada hareketsiz kalıyoruz.
...
Günler oldukça sıkıcı ve bıktırıcı geçiyordu.
Günlerimiz soğuk, kar ve geceleri çıkan kuvvetli
rüzgarla mücadeleyle geçiyordu. Han'ın gösterişsiz,
kirli keçelerle örtülü akevi bir yamacın hemen
yanı başında sessizliğe gömülü dururdu günün
her saatinde. Osman Batır'ın morali Zindankol savaşından beri çok
bozuktu. Zindankol'da çok sevdiği ve misafir olarak
ağırladığı Canım Han Hacı'nın esir düşüşünü
bir türlü yediremiyordu kendine. Kendine sığınmış bir
insanı, Osman Batır'ın düşmana terk ettiği görülmüş
şey değildi. Bu kendine olan güveninin ilk kez sarsıldığı
andı belki de. Onun hayatı aslında oldukça sadeydi. Hiçbir
karmaşık ilişkinin, siyasetin, ihanetin ve ayak oyunlarının
olmadığı bir dünyada yaşıyordu o. Saf, temiz, günahsız
bir çocuk gibi... Hatta onun dünyası bizim gibi sıradan
insanların dünyasından da sadeydi. Tıpkı kollarını
şefkatle açmış bir baba gibi. Çocuklarına karşı
aşırı sevecen ve şefkatli, düşmanlarına karşı ise, kin
dolu bir yüreği vardı. Asık yüzünde hep gizli bir
gülümseyiş gezinirdi. O sıcacık bakışları ayazda bile
ısıtırdı sizi. İri bir kafası, kırışık alnı vardı.
Dudaklar açılmamacasına kapanmış bir çizgi gibiydi.
Sert hatlı yüzünü ise, kara sakallar kaplamıştı.
Börkü ve kara kürküyle doğmuş sanırdık biz
onu. Az ve öz konuşurdu. Kısa cümlelerle moral verirdi
bize. Onu sair zamanlarda aramızda gördüğümü
pek hatırlamıyorum. Genellikle çadırında oturur, bazen tek
başına tepelere doğru çıkardı. Orada keskin bakışlarını
karla örtülü uçsuz bucaksız ovalara diker,
avını uzaktan seçmeğe çalışan bir kurt gibi kısık
gözleriyle etrafı kollardı. Sonra tekrar sığınağına
çekilir, kirli, isli çadırında, ateş yakmadan
kürküne sarılır yatardı.
...
O gün beklenmeyen bir ziyaretçi geldi Kumul'dan. Bu,
Kumul valisi general Yolbars Han idi. Osman Batır, onu gösterişsiz
ve perişan çadırında kabul ettiğinde biz de oradaydık.
Batır onu ilk gördüğü anda, gözlerindeki
korkuyu ve düşman karşısındaki aşırı ezilmişliği fark
etmişti.
-
Kal, beraber savaşalım, diye bir teklifte bulundu ona. "Buzlarla
kaplı şu gölün ve daha ileride karla kaplı Makay çölünün
ötesinde biliyorum ki, hürriyet var. Fakat çöl
beni korkutuyor. Bizim yerimiz dağlar. Sığınağımız, gücümüz,
evimiz gibidir oralar. Yolbars, Altaylar'ı öylesine özlüyorum
ki, bilmem nasıl yaşarım ondan ayrı? Burası hiç de tekin
bir yer değil. Sağımda Dung Huang, solumda Cingay, ikisinde de
kızıl alaylar var. Ben yüzümü Gasgöl'e
çevirmiş, oradan gelecek bir yardıma bağlamışım ümidimi.
Kendimi hiçbir zaman böyle çaresiz hissetmedim.
Etrafımı kızıllar sarmış. Fakat yurdumu terk edemem. Milletimin
hürriyeti tatması için ben esarete razıyım. Benim
esaretim halkımın hürriyeti olacak. Yok hayır, hiçbir
yere gitmeyeceğim. Son durağım burası olacak, bunu da biliyorum.
Böylesi yerde esaret bana daha tatlı geliyor. Onun için
Kalibek'in yardımını da geri çevirdim. O uzağı gören
biri. Keşke benim halkım da ona karışsaydı. Şu zavallı
çocuklar, kadınlar ve yaşlılar kurtulsaydı. Kış ve büyük
Makay çölü bu şansı tanımıyor bize. Batırlarım
yaralı, Abbas'dan ise bir haber yok. Burada kapana kısılmış
gibiyiz. Ama bazılarının gördüğü Formoza rüyaları
bana iğrenç geliyor. Kurtuluşun yolu Kalibek Hakim'de,
kahramanlığın yolu ise burası, Kayız olacak. Yolunu ona göre
çiz!..."
Yer
ocağında hayvan tersleri yanıyordu. Çadırın içi
sıcaktı. Yolbars Han, başını yere eğmiş, ocakta ışıyan köze
dikmişti gözlerini. Bir yol ayrımında olduğu belliydi. Şeref
ve haysiyet yükünü taşıyacak gücü
bulamıyordu kendinde, belli. Batır'ı, uslu bir çocuk gibi
sessizce dinledi. Kıpkırmızı olmuştu. Kar yanığı yüzünde
ateşin oynaştığını görüyordum bulunduğu yerden.
Osman Batır, onu yapamayacağı işe zorluyordu. Müthiş
sıkıntı içindeydi. Ben Batır'ın onun daha önceleri
Çinlilerle iş birliği yaptığını yüzüne
vurmasını bekliyordum o bundan hiç söz etmedi. Fakat
Formoza meselesini açtığında, Yolbars'ın başını
kaldırıp Osman'a baktığını gördüm. Yutkunarak,
kırpışan gözlerini yeniden yere dikmişti. Osman Batır, daha
orada, onun Formoza yolcusu olduğunu anlamıştı. O gün, bu
meseleye dokunmamakla onu vereceği kararda serbest bırakmak
istiyordu. Kurt gibi sezmişti geleceği. Ben bunu onun bakışlarından
anlamıştım.
Uzaktan
hepimizi sert ama ümitsiz bakışlarla süzdü.
-
Peki bize katılmamakta kararlı mısın? diye bir daha sordu.
Yolbars
başını kaldırıp, ilk defa onun geniş omuzları hizasına baktı.
Haklıydı da, onca zamandan beri yanında bulunan bizler bile, onun
gözlerinin içine bakamazdık.
-
Kalıbek'e katılabilirim, dedi Yolbars Han. Bu söze kendi
dahil, hiç kimse inanmamıştı. Osman Batır'ın üzerinde
hassasiyetle durduğu şeylerden biriydi bu. Hiç kimsenin
karşısında acze düşmesini istemezdi. Bu düşmanı da
olsa, değişmezdi. Ama ihaneti asla affetmez, dostlarının ihanet
edeceğini hiç düşünmezdi. Düşmanla iş
birliği yapmak mı, böyle bir şeyi dünyada hiç
kimsenin yapmayacağına inanırdı. Halbuki yaşadığımız yıllar
ihanetin kol gezdiği yıllardı.
Yolbars
Han'a yeni çadır açıldı, atları doyuruldu.
Kurutulmuş at eti konuldu sofrasına. Kimsenin yiyemediği zengin
bir sofra açılıp, bir yer ocağının yanı başına rahat
bir yatak serildi.
Fakat
ihanet parayla değil ya, Yolbars Han, ertesi sabah kimseye haber
vermeden kırk kadar Beyaz Rus ile, ağır makinelileri de sırtlanıp,
kaçıp gitmişti. Onun Formoza'da, Çan Kay Şek'e
sığındığını Osman Batır öğrenemediyse de, ben yıllar
sonra öğrenecektim.
Bitmek
bilmeyen kış günlerinin sıkıntısı içinde, vaktimizi
silahlarımızın bakımıyla geçirirken, aniden Gasgöl'de
bulunan Kalibek Hakim'den ulaklar geldi. Onların gelişiyle birkaç
hareketli gün daha yaşadık. Aslında zaman zaman böyle,
muhtelif yerlerdeki göçlerden temsilciler gelirdi Osman
Batır'a. O gün de Kalibek'in büyük oğlu Kasen, Musa,
ve daha birkaç kişiden oluşan küçük bir
gurupla çıkageldiğinde, Osman Batır onları tam bir
misafirperverlikle karşıladı. Küçük, isten
kararmış akevinde ağırladı onları. Beni özellikle Musa'yla
tanıştırdı. Musa, Kalibek'in makineli tüfekçisiymiş.
Orta boylu, sağlam yapılı, geniş omuzları olan dipçik
gibi bir adamdı. Yanık tenli yüzünün alt tarafında
bir tutam seyrek kara sakal vardı. Gri mavi gözlerini benden
tarafa çevirip, sımsıcak gülümsedi yüzüme.
Geniş omuzlarında sanki ağır makinelinin yükü vardı
hala. Sağlam baldırları ata binmekten içe doğru
bükülmüştü.
Kasen,
babasının Osman Batıra yazdığı kağıdı uzatırken,
-
Makay çölünü her ne şart altında olursa olsun
geçmemiz gerektiğini ve göçlerin Gasgölde
birleşmesini buyurdu babam, dedi.
Osman
Batır, kağıdı evirip çevirdi. Yine o duygularını belli
etmeyen bakışlarını çadırdakilerin üstünde
gezdirdikten sonra,
-
Yapamayız bunu, deyip kestirip attı. "Dövüşmek
bizim kaderimiz. Onunla ben hususiyetleri farklı iki nehir gibiyiz.
O yatağında güven içinde düzenli akarken, ben
çeperini yıkan bulanık bir su gibiyim. Kalibek Hakim, coşkun
akan suları durultan, onları kendi yatağında düzene sokan,
durgun ama dipten uğuldayan ulu bir su gibidir. Bense, baharda kar
sularının aktığı çağıltılı, çalkantılı,
düzde tökezleyen, denize ise hiç varamayan küçük
bir suyum. Böyle nehirler bizim ana yurdumuzda çoktur. O
İtil ise, ben Altaylar'da akan Akbulakım. Kalibek, milletimiz için
azim ve iradenin sembolü oldu. Fakat ben yine de ölümü
seçiyorum. Bu millet eğer uğruna ölmeyi göze alan
bir evladını çıkaramaz, topraklarını öyle teslim
ederse, yıllardır verilen mücadelelerin, akıtılan kanın,
can veren onca masumun hiçbir önemi kalmayacak. Kader
beni buna zorluyor evlatlarım. Kayız'da kalıp, düşmanı
karşılamaktan başka seçeneğim yok. Ama yaşatmak da, ölmek
kadar şereflidir. Kalibek ile benim temsil ettiğim misyon burada
ayrılıyor. Gönlüm gidip onunla birleşmekten yana olsa
da, biz bu görevi yerine getirmek zorundayız. Ama gidin
söyleyin ona, onun üslendiği görev benimkinden çok
daha zordur. O yaşatmak için çırpınırken, ben
değersiz bir canı vermek için çırpınıyorum.
Kahramansız milletler asla yaşayamazlar. O, uzak diyarlarda yaşayan
kardeşlerimizin Mustafa Kemal'i gibidir. Benim de görevim ölmek
ise, kendimi ancak çaresiz bir şekilde ölüme giden
Enver'e benzetiyorum. Ben atamız Türk'ün bana verdiği
görevini yerine getirmek üzere buradayım. Kardeşim
Kalibek'e benden selam söyleyin, sağ salim bu ülkeyi terk
etsin, yolu açık olsun ve dualarını üstümüzden
eksik etmesin... Bu gün konuğumuz olun, yarın yola
çıkarsınız."
Çadırı,
meyus ama ölüme hazır yüreklerimizle, helecan içinde
terk ettik.
...Günler
yine ağır aksak ilerliyor. Osman Batır burnundan soluyor, Adil
Batır'ın yolunu sabırsızlıkla gözlüyordu. Asıl o
geldiğinde kendini güvende hissedecekti. Kuvveti ilk defa, hem
de en kötü şartlarda ikiye bölünmüştü.
Kaçınılmaz akıbete yavaş yavaş yaklaştığımızı
görüyor, bunu kimseye belli etmiyordu. Bir yanımız, bizi
hürriyete götüren dört yüz kilometrelik
çetin Makay çölü, diğer yanımız buz tutmuş
korunaksız, bir atın dahi saklanamayacağı acımasız bir göl.
Sağımız, solumuz kızıl Çin askerleriyle sarılı. Bu
vaziyette ve bu kış şartlarında biz daha nereye kadar yaşardık?
Yiyeceğimiz ve yakacağımız her geçen gün azalıyordu.
Hayvanlarımızı ise doyuramıyorduk.
...
Atım ön ayaklarıyla buz tutmuş karı eşeliyor, alttan
çıkardığı bıldırki otları yiyordu. Sabahın erken
saatinde, başımı ter ve is kokan kaputumun altına çekip
tekrar uyudum. Rüyamda Tarbağatay dağlarından kopup gelen
bulanık, gür sel sularının içinde çırpınırken
gördüm kendimi. Azgın sulara kapılmış gidiyordum. Sular
Kazak çadırlarını, davar sürülerini önüne
katmış götürüyordu. Tarım nehri yine bulanık
akıyor, Lopnor yer değiştiriyordu.
Oradan
uzaklaşıp Kanambar'a yürüyoruz.
Rüyalarım
bile avutmuyor beni, hep kabus dolu...
İrkilerek
uyandım. Nalsız toynaklarıyla üzerimize buz parçaları
sıçratarak, bir atlı geçti çadırımın
önünden. Dışarıda bir telaş bir koşuşturma.
Yolbarıs'ın bakımlı çadırına koştuk, bomboştu.
Rusların çadırlarını rüzgar savuruyordu. İn cin top
oynuyordu tepede.
Geri
dönüp gelirken, başım önde, bir yalnızlık, bir
umutsuzluk uçurumuna yuvarlandığımı hissettim.
Ayaklarımızın altında gevrek kar kütürdüyordu.
Uzun, kirli kaputumu rüzgar savuruyor, mavzerim, omzumda ağır
taşınmaz bir yük gibi geliyordu bana. Keçe çizmelerimin
altında buz parçaları çıtırdıyordu. Çadırıma
doğru yürüdüm.
Bir
an omzuma birisi dokundu. Döndüm baktım Osman Batır idi.
-
Üzülme, dedi. "Sil gözünün yaşını.
Er meydanında olmak, burada tutunabilmek bir fazilettir. Her yiğit
kişi yapamaz bunu. Zulüm ve zillet dönemlerinde her insan
kendine ayrı bir yol çizer. Bazısı ihaneti, bazısı
kurtuluşu bazıları ise düşman karşısında kahramanca
vuruşmayı seçer. Biz inanıyorum ki, sonunculardanız. Kader
bize bu yükü yükledi evlat. Milletimiz için
çekeceğiz bunu. Kanımızın son damlasına ve son
kurşunumuza kadar çarpışacağız. Sürüklenen
kanlı cesetlerimiz örnek olacak insanlığa. Herkes silinip
gidecek, ama biz yıllarca konuşulacağız... Haydi toparla kendini
artık!"
Orada,
bu kahraman insanın yanına geldiğimden beri ilk kez ağlıyordum.
Yüzümüzü tırmalayan buz parçacıklarına
aldırmadan doyasıya ağladım. Biz, evet onun yolundaydık; ölümü
seçenlerin yolunda. Ölüme gidişin kolaylığını,
hatta güzelliğini bize o öğretti. İçim
genişliyor, ferahlıyor, aydınlanıyordu. Bakışlarıyla içimi
ısıtmaya çalışıyordu Osman Batır.
Elleri
omzumda uzun süre yürüdük.
-
Ee, makineli tüfekçim, koruyabilecek misin halkını,
diye fısıldadı kulağıma.
-
Sizi koruyacağım, dedim.
-
Beni mi, benim gibi bir ihtiyarı mı? dedi. "Hayır, kendini ve
halkını korumaya çalış!"
-
Sizi de korurum, halkımı da, dedim.
Güldü,
sıradan bir insan gibi teşekkür etti bana. Başını her iki
yana sallayıp,
-
Sadakat işte, diye mırıldandı kendi kendine. "Ne zaman
katılmıştın aramıza?
-
Kur'a günlerinden hemen sonra, dedim. "Siz Altay'da iken,
size karşı tam üç ay savaşmıştım. Ta ki, o karanlık
koruluğun eteklerinde, hendeğin her iki tarafında birbirimize
kurşun yağdırdığımız güne kadar... Bir el, o gün,
tetikteki parmaklarımızı kuvvetle yakalamıştı sanki. Gün
yavaş yavaş doğarken karşılıklı seslendik: 'Hey kardeşler,
Çin ve Rus dururken, n'oluyor da birbirimizin canına
kıyıyoruz? O halde gelin Osman Batır'a omuz verelim.' Yamaçtan
hendeğe doğru inmiştik. Silahlarımızı çatıp, sarmaş
dolaş olmuştuk. O güne kadar Çin-Japon hududunda
olduğunu bildiğim iki ağabeyimin ölüsünü dağın
yamacına gömdüm. Kader orada buluşturmuştu bizi. O gün
bu gündür sizin yanınızda makineli tüfekçi
olarak bulunmaktayım."
Osman
beni sabırla dinledikten sonra,
-
Seni ilk kez Zindankol'da çarpışırken gördüm,
dedi. "O gün Ruslardan daha iyi ateş ediyordun."
Bir
ara durup, beni uzun uzun seyretmiş. Bunları içime serinlik
versin diye anlatıyordu. Bir anda dost olmuştuk. İlk kez bu kadar
yakınlaşıyorduk. Donuk ama kararlı yüzüne, her daim
ışık saçan gözlerinin içine korkmadan
bakabiliyordum.
Rahatlamış
olarak çadırıma doğru yürüdüm.
Üç
gün sonra bir yıkım daha yaşadık. Bin bir ümitle
beklediğimiz Adil Batır, ancak yirmi kişilik bir kuvvetle
çıkageldi. Askerlerini Zindankol'da kaybetmişti o da. Osman
Batır bu duruma çok üzüldü, bütün
planları alt üst olmuştu. Artık burada, Kayız'da kalmaktan
başka çaremiz kalmamıştı. Makay çölü,
ölüm yolu gibi uzanıyordu önümüzde.
Arkamızda kızıl ordu alayları, önümüzde ise,
pürüzsüz uzanan buz kaplı Kayız gölü
vardı. Bahar daha uzaktı, kışın çölü aşmak ise
imkansızdı. Burada kalacak, savaşacak, belki de imkansızı
başaracaktık.
Ah,
ölüm sarıp sarmalıyor beni. Beni, bir avuç kalmış
yiğidi, sayıları her geçen gün azalan hayatın
baharındaki çocukları, yaşlıları ve kadınları... Ölüme
ilk defa bu kadar yakınlaştığımızı hissediyorum. Bu duyguyu
ilk kez tadıyordum. Gerçek ölüm buymuş demek. O,
büyük bir boşluk ve içimizi burkan kuvvetli bir
acıymış. Kalbimizi sıkıştıran, göğüs boşluğumuza
dolan ve vücudumuzu orta yerinden bölen, dibini
görmediğimiz karanlık bir uçurummuş. Şimdiye dek
duyduklarım ise, zayıf ve aldatıcı hayallerden ibaretmiş.
...
İliklerimize dek işleyen dondurucu soğukta, sabah kendime
geldiğimde, elim birden sımsıkı kavrayıp yattığım silahıma
gitti. Parmaklarım soğuk demire dokunduğunda içim ürperdi.
Buz tutmuş mermi şeritlerini okşadım. Geriye bırakılan son ağır
makineli benim ellerimin arasındaydı. Belki de son savaşın tek
makineli tüfekçisi olarak büyük iş düşecekti
bana. Ama ben her ne olursa olsun, O'nun yanından ayrılmamaya ant
içmiştim. Osman Batır'ı ve kızı Azapay'ı koruyacaktım.
Azapay bütün güzelliğiyle, zerafetiyle ve cesaretiyle
kapımın önünden geçerken, şimdiye dek hiç
konuşma fırsatı bulamadığım bu genç kızın arkasından,
ona veda edercesine baktım. Hangi milletin kadını ölüm
karşısında bu kadar cesur, bu kadar güzel olabilirdi?
Allah'ım bir kelimecik de olsa konuşamayacak mıydım onunla? Güzel
yüzüne doyasıya bakıp, derin, kısık ve buğulu bakan
gözlerinde bir defacık olsun kaybolamayacak mıydım? Hatta
cesaretimi toplayıp, 'Seni ilk günden beri seviyorum Azapay'
diyemeyecek miydim ona? Rüzgarda sallanan şu ağaçların
altında, şu puslu gök, karla kaplı şu çöl ve buz
tutmuş şu ulu göl adına aşkımı açamayacak mıydım?
Acaba bir nebzecik hakkım yok muydu buna? Sevilmek değilse bile,
sevmek hakkımı kullanıp, şu kısacık hayatıma bir mana
katamayacak mıydım?
...Evet,
burası maddi hayatımızın sonuydu. Nefes aldığımız, neşelenip
üzüldüğümüz, koşup oynadığımız, sevip
sevildiğimiz ve hatta coşku içinde savaştığımız bu
hayatın sonu. Şimdi artık bilmediğimiz ve içimize her daim
korku salan o esrarengiz hayata geçişe hazırlanıyor, yeni
hayatımıza alışmağa çalışıyorduk. Herkes farkındaydı
bunun. Kader, bizi karlı dağlara atıp, ovalara sürüklemiş
ve buraya fırlatmıştı. Burası bana çok yabancı
geliyordu. Hayatın sonu, yer yüzünün en uç
noktasıydı sanki burası. Şu uçsuz bucaksız çöl,
buz ve kar yığını halinde uzanan göl bunun en büyük
deliliydi. Bunlardan öte dünya yokmuş gibi geliyordu bana.
Şu hendekler bizi eski hayatımıza bağlayan son geçitlerdi.
Kıvrım kıvrım siperler, bizim yabancısı olduğumuz şeylerdi.
Biz savunma savaşı yapmağa alışık değildik. Var gücümüzle
bir kabus gibi çökerdik düşmanın üstüne.
Aman dilemeği defterimizden silmiştik. Esir beslemeği ise
beceremezdik. Biz öldürmek için yaratılmıştık.
Karlı dağlardan bir çığ gibi yuvarlanmaktı bizim işimiz.
Önderimizden böyle görmüştük. Biz sevmeyi
de öğrenmiştik, tapınmayı da. Kendi milletimize tapınmayı.
Kurtulmayı ise asla!
Ben
o günü şimdi bir rüya gibi hatırlıyorum. Geçmişte
yaşanan kabus dolu bir rüya...
...Siperler,
siperler... Siperlerin kenarındaki çamur yığınları...
Duvarlardan sızan kar suları. Yerde kütürdeyen kar...
Kuşaklarda sallanan el bombalarının tok sesleri... Rutubetli
inlerde çocuk sesleri... Islak kütüklerin acı
dumanı... Yerde çamur, ıslak gocuklar, bedenimizden yükselen
buhar, çamura bulanmış keçe çizmeler, kirli
dolaklar, paslı silahlar... Her şey, hürriyet için
katlandığımız çilenin kanıtlarıydı.
Sessiz,
hüzün içinde sazlar hışırdıyordu az ötemizde.
Bataklığın hemen yanı başındaydık. Uzakta ağaçların
buz tutmuş, çıplak dalları sürtünüyor,
alaca karga sürüleri havalanıyordu koruluğun üstünden.
Göl, buğulu bir sisin içinde boz bulanık uzanıyordu.
Sessizliği mekanizma sesleri bozuyordu. Üstümüzde
kararan gök, önümüzde yağışın örttüğü
silik bir leke halinde koruluk, karanlık geniş bir kayra,
gözlerimin önünde o korkunç ve ürküten
sessizlik...
Dung
Huang ve Cingay'dan hareket eden kızıl alayların haberini almıştık
artık. Her an burada olabilirlerdi. Osman Batır hendekler arasında
koşuşturuyor, gereken talimatları veriyor, sivillere duracakları
yerleri gösteriyordu. Olanca enerjisiyle, derin siperler içinde
koşturup dururken, onun bozarmış omzunu görebiliyordum.
...Azapay,
babasının ardından bir gurup kadınla birlikte önümden
geçti. Beyaz nalsız bir atı çekip götürüyordu.
İçimde inanılmaz bir istekle onun bana bakmasını istedim.
Bu dünyada içime sıcaklık veren tek insandı o. İnsan
ölüm anında, en sevdiği kişinin yanında olmasını
istermiş. Ben de müthiş bir istekle onun yanımda olmasını
istiyorum. 'Sen benim canımsın' demek geliyor içimden. Bana
dönüp bakmasını, gülümsemesini istiyorum.
Aman
Allah'ım bu yüce duyguyu tadamadan mı gideceğim? 'Azapay,
belin ne kadar ince, adımların ne kadar çevik ve cesurca,
başlığının altındaki gür saçların ne kadar hoş ve
ılık. Dön gitme! Belki bir daha göremem seni. Son bir
bakışın kalsın içimde.'
Sayıklıyor,
anlamsız mırıldanıyorum.
...Gölün
kıyısında, dal parçalarından, sazdan yaptığımız
sığınaktaki atların horultusunu, ayak seslerini duyuyorum. Gölün
kenarına kazdığımız derin hendeğin içine uzanmışım.
Basılmış toprağın üstüne kar taneleri düşüyor.
Önümüzde her şeyi gizleyen bir pus denizi uzanıyordu.
Kulağımızı yere vermiş bekliyoruz. Cıvımış çamurun
içinde koşturup duruyor herkes. Mekanizma şakırtısı,
ağlayan çocuklar ve onları avutan kadınların sesini
duyuyorum. El bombalarının tok sesleri kulağımdan gitmiyor. Her
şeyi, bütün manzarayı yeis içinde seyrediyorum.
|