Tarbagatay AY, Altay GÜNEŞ İdi

Tarbagatay AY, Altay GÜNEŞ İdi

O yazın sonunda, henüz tatil bitmeden, şehrin boğucu havasından kaçıp köye sığındım. Kendimi mutsuz ve yalnız hissettiğim bu günlerde meydana gelen bir olay, beni derinden sarstığı gibi, bana yepyeni, aydınlık bir dünyanın da kapılarını açtı. Bütün hayatımı değiştiren, Devletkan Ata denilen kişiyi işte o gün tanıdım. Kusursuzluk, inanç, sadakat, mücadele adına her şeyi ondan öğrendim. Bu benim için bir bahtiyarlık olsa da, onu hayattayken tanımamış olmak talihsizlikti. Günahsız, bir o kadar da bedbaht olan bu arabacının hayatı hakikaten bizim gibi zavallı ve inançsız insanlar için örneklerle doluydu.

Bizim köy, Orta Anadolu bozkırının tam ortasında, Niğde'nin Ulukışla kazasına bağlı, dört bir yanı çorak arazilerle çevrili fakir bir köydür. Haydarpaşa-Bağdat demir yolu hemen yanı başından geçer. Tren, İstanbul'dan hareket eder, önce Adapazarı'nı, sonra bulanık sularını salkım söğütlerin gölgelediği Sakarya nehrini geçip, Orta Anadolu bozkırına dalar. Eskişehir'e, oradan Ankara'nın bakımlı peronlarına girer. Orada bir saat kadar bekler. Ve birden demir yolu barakalarının kenarından, taş yapıları sarsarak, düz emsalsiz ovaların içine girer. Tren burada geniş yaylar çizerek, sanki hiç hareket etmiyormuş izlenimi verir. Kış mevsiminde bu ovalar pek korkutucu olur. Karla örtülü ipeksi tepelerin eteklerinde kurt sürüleri eşlik eder ona. Kavak koruluklarının gölgelediği köyleri ve Niğde'nin taş evlerini geride bırakarak, aniden bir yarmanın içinden çıkar. Öğretmenlik yaptığım köy işte buradadır.

O gün akşam güneşinin batmakta olduğu saatlerde işimi bitirmiş, duvar dibinde çayımı yudumlarken, gözlerim uzayıp giden toprak yola dalıp gitmişti. Ortalık sessiz, yol tenhaydı. Tarlalarda hiçbir hayat belirtisi görünmüyordu. Uzakta, biçilmiş tarlaların içinden, sürüler yaklaşıyordu bu yana. Arada, asfalt yoldan gelip geçen kamyonların, traktörlerin uğultusunu duyuyordum.

Sonra demir yolunun üstünden tek tek sürüler geçmeye başladı. Çobanlar sürülerini telaşla hattın öbür tarafına sürdüler. Yolun üstü sarı bir toz tabakasıyla kaplandı. Son sürü bizim köyün sokaklarında kaybolurken, ortalık tekrar sessizliğe büründü.

Birazdan, uzaktan bir araba göründü. Boş meyve sandıklarını taşıyan tek beygirli bir arabaydı bu. Atın, arabanın ve sürücünün karanlık siluetini, geriden bir tay takip ediyordu. Araba hiç acele etmeden yokuşu tırmanıp dere yatağına indi, bir süre görünmedi. O anda, uzaktaki kayalık tepenin gerisinden bir trenin kara dumanını savurarak hızla bu yana yaklaşmakta olduğunu fark ettim. Araba hala görünürlerde yoktu. Ortalıkta tatlı bir aydınlık. Biçilmiş buğday tarlalarının üstünden kargalar havalandı, ortalık birden hareketlendi. Ben telaşla, arabayı görmek için ayağa kalktım. O anda tren, korkunç bir hızla yarmanın içinden çıktı. Araba geçide yaklaştı, yorgun at yolu geçti, binici yerinden kıpırdamadı, arkadaki tay ürktü. Lokomotif şakırtılar kopartarak arabaya çarptı. Ve tren, enkaza dönen arabayı en az elli metre kadar sürükledikten sonra, durdu. Atın parçalanan vücudu sağa sola savruldu ve sürücü feci şekilde can verdi. Her şey bütün dehşetiyle gözlerimin önünde cereyan ederken, ben şok halinde kaza yerine koştum. Tren durmuş, alaca karanlıkta istim koyveriyor, kampanası vuruyordu. Tay ise, etrafa saçılan enkazın ortasında annesini arıyor, gözlerinden sicim gibi yaşlar döküyordu.

Bu olay beni fena halde sarstı. Ne yapacağımı, nasıl davranacağımı bilemiyordum. Şeftren, görevliler, yolcular yolun kıyısında toplandılar. Kazayı duyan köylülerden de gelenler oldu. Birkaç ihtiyar, arabacıyı tanımaya çalışıyordu. Kendi aralarında usul usul konuştuktan sonra, şeftrene yaklaşıp, ona ayak üstü bir şeyler anlattılar. Şeftren bunun üzerine elindeki sabit kalemle seyir defterine şu notu düştü:

"Yönetimim altındaki 756 sayılı Toros Ekspresi, Niğde'nin Ulukışla ilçesine bağlı (...) köyü yakınındaki hemzemin geçitte, üstünde binicisinin de bulunduğu bir at arabasına çarpmıştır. Bu asla bir makinist hatası değildir. Köylülerden alınan bilgilere dayanarak, ölen sürücü üç kilometre uzaklıktaki Altay köyü sakinlerinden Devletkan Ata adında bir arabacıdır. Köylü ve hayvanı parçalanarak ölmüş, araba kullanılmaz hale gelmiştir. Sürücüye ait olan bir tay ise yaşıyor. Arz olunur... İsim, İmza."

Güneş tozlu tepelerin ardında batarken, lokomotifin önü temizlendi ve ekspres tekrar yola koyuldu. Makinist, ölenin anısına saygıdan mı, yoksa tamamen alışkanlıktan mı bilinmez, düdüğünü uzun uzun öttürüp, çekip gitti. Ortalık hazin bir sessizliğe büründü.

****

Aradan bir hafta geçmişti, bir sabah vakti, Kazak göçmenlerinin oturduğu Altay köyüne doğru yola çıktım. Geniş, biçilmiş ekin tarlaları uzanıyordu dört bir yanda. Sabah güneşinin altında, otların üstünde çiğ taneleri parlıyordu. Biçilmiş ekin saplarının arasından kuşlar havalanıyor, bozkır insana hüzün veriyordu. İçim tuhaf duygularla kaplı bir süre yürüdüm.

İki kilometre yol gittikten sonra, Altay köyünün yeşil zirvelerini, tek sıra beyaz badanalı, bahçeli evlerini ve yeşilliklerin arasından yükselen güdük minareli camisini görebildim. Oraya gidip köyün yaşlılarıyla konuşmak istiyordum.

Cami duvarının dibinde pinekleyen bir gurup ihtiyara sordum onu. Bana, onun artık burada oturmadığını, köyün aşağı yamacındaki bir meyve bahçesinde küçük bir kulübede yaşadığını söylediler.

Yaşlı Kazaklardan ayrılıp, çiftliğin yolunu tuttum.

Köyün aşağı yakasında ağzı genişletilmiş bir su kaynağının yanından geçtim. Bu, böylesi yerlerde rastlanamayacak verimli bir suydu. Kıvrımlı yatağının içinde yüz metre kadar ilerledikten sonra, dar bir vadiye akıyordu. Küçük bir meyve bahçesi vardı orada. Su, vadiye sıkışmış bu meyve bahçesinin içine giriyor, orada geniş ve derin bir havuzu dolduruyordu. İçeriye girdiğimde kendimi bambaşka bir alemdeymiş gibi hissettim. Bozkırın ortasında bir cennetti burası. Gıcırtılı bir pervane tepede dönüp duruyor, su kanallara ayrılıyor, rüzgar meyve yüklü ağaçları sallıyordu. Bahçe kapısından içeri girdim. Şeftali ağaçlarının altında yaşlı bir kadınla üç genç kız meyve topluyordu. Onları selamlayarak yanlarına yaklaştım. Cebimden not defterimi çıkarıp,

- Arabacı Devletkan Ata'yı sormaya geldim, dedim. "Kaldığı yeri görebilir miyim?"

Kadın hiç itirazsız önüme düşüp, beni arabacının kulübesine götürdü.

- İşte burası, diyerek kapıyı açtı ve basma perdeleri araladı. "Çocukları gelmeden eşyalarına el sürmek istemedim, belki de gelmezler. Babalarının öldüğünden bile haberleri yoktur. Mal mülk olmayınca böyle oluyor işte. Büyük şehirde oturan bir kızı, Alamanya'da bir oğlu var, başka da kimsesi yok. Bu kulübecikte tek başına yaşardı rahmetli. Ailemizin büyüğü, bizim koruyucumuzdu. Yılda bir kat elbise ve karın tokluğuna çalışırdı burada. Dünya malında gözü olmayan bir insandı o... Ah, yüreğimiz yandı."

Kadın konuşup duruyordu. Ben sağı solu araştırmaya devam ettim.

Burası birkaç metre karelik, duvarları kireçle boyanmış, tek pencereli küçük bir odaydı. Toprak zemine boydan boya bir hasır serilmişti. Hasırın üstünde ise baş kısmı katlanmış bir koyun postu duruyordu. Bir tahta divan, üstünde çul çaputtan bir kat yatak, duvarda ihtiyarın meyve sandıklarından onardığı bir raf, rafta bir Kur'an, bir defter ve defterin sayfaları arasında bir kalem vardı. Defteri elime aldım, ilk sayfalarını karıştırdım. Bir hatırata benziyordu bu. Az da olsa eski yazı bildiğimden daha ilk satırlar beni kendine çekti. Zavallı adam ile aramda görünmez, duygusal bir bağ oluşmuştu. Kimsesiz oluşu, onu bana daha da yakınlaştırıyordu. Onu uzun zamandan beri tanıyan bir yakını gibiydim sanki.

Defteri katlayıp iç cebime koydum, kadına teşekkür edip, çıkıp gittim.

Yazı, Türk-Kazak şairi Mağcan Cumabay'ın bir dörtlüğüyle başlıyordu. Geleneksel Türk harfleriyle ve Kazakça kaleme alınmıştı. Şimdi sizleri, edebi haz aldığım bu satırlarla baş başa bırakıyorum.

****

Turanda, Türk ateş ile oynamıştır.

Türk'ten başka kim ateş olarak doğmuştur.

Birçok Türk urukları dünyanın dört bir yanına dağıldığında,

Kazak'a baba evi miras olarak kalmıştır.

Mağcan Cumabay...

Tarbagatay ay, Altay güneşti doğduğum yerde. Yazın serin rüzgarlar eserdi oralarda. Biz dağın eteklerinde durup, Ulu dağ Altay'ın karlı zirvelerinden gelen temiz, pak havayı içimize çekerdik. Kardeşlerimle mutlu günlerimizde, hep bir ağızdan söylediğimiz türküleri söylerdi rüzgarlar. Biz kulağımızı o yana verir, dinlerdik. Rüzgar, atlarımızın yeri sarsan nal seslerini, mutluluğumuzu dillendiren domburamızın duygu yüklü nağmelerini getirirdi. Tarbagatay'ın ötesindeki yüce Altay'ı görmek istediğimizde, zirveye tırmanırdık. Bir yanımızda Çungar Havzası, diğer yanda zengin, bereketli Tarım Havzası yer alırdı. Şimal rüzgarlarından bizi Altay korurdu. Lop gölü dev havzasının içinde coşar, yüreğim gibi kabarır, beni terk eden kardeşlerim gibi, yer değiştirirdi. Ulu, merhametli ana yurdum benim. Yalnız başıma da kalsam, dört bir yanımı düşmanlar da sarsa, seni nasıl terk ederim? Atam Türk, baba ocağına beni bekçi kılmadı mı, onun buyruklarını nasıl hiçe sayarım? Nasıl terk ederim bana emanet edilen yurdu? Kardeşim Oğuz'un torunları, ulu denizlerin köpüklü dalgalarıyla dövdüğü, uzak diyarların çocukları oldu artık. Ama ben burayı terk edemem. Yüreğimin acısını, özlemimi onlara duyuramam. İsyanımı haykıramam. Kanlı göz yaşlarımla sarsmak istemem onları. Yaşlı anamla yapayalnızım buralarda. Anam sarıp sarmalar beni. Terli, geniş alnımdan öper ve ak sütüyle besler beni. Çünkü ben en küçük çocuğuyum onun.

"Ben küçük oğlunum senin. Adım Kazak. Hoyrat, delişmen, şımarık ama savaşçı oğlun! Baba ocağının dumanını tüttüren, kimsesiz, yalnız ama alabildiğine gururlu. Batur büyüklerimin döneceği günü beklerim. Uzak diyarların fatihleri olarak, onları kadim yurtlarında ben ağırlayacağım. Onlara, bu toprakları terk ederken, geride bıraktıkları küçük bir kardeşleri olduğunu hatırlatacağım. İnanmazlarsa, anamın diktiği kundağı göstereceğim onlara. "Ben kardeşiniz Kazak'ım!" diyeceğim. "Buraların bekçisi... Verin hakkımı!"

Onun için gözüm hep uzaklarda benim. Kartal gibi de keskindir gözlerim. Kundağımın içinde hırpalanırım. Sağımda titrek dilli sarı bir yılan, solumda kanlı pençeli, vahşi bir ayı var; kimseye güvenemem. Dostum yoktur ama, çöldeki kum kadar düşmanım vardır benim. Anam yaşlandı artık, beni korumaktan aciz. İmdat çığlıklarımı Himalayalar keser, ulu çöller dağıtır, rüzgarlar yok eder. Lopnor acır bana bazen; kabarır, hayıflanır, düşmanlarıma bilense de kendi yatağını yıkamaz. Ulu Taklamakan halime dayanamayıp kaskatı kesilse de, varlığımı duyuramaz.

Ben küçük, şımarık, sevimli çocuk Kazak'ım. Karanlık dağların, engin vadilerin, ıssız steplerin kimsesiz çocuğu... Kaderimle başbaşayım, ölü anamın sütsüz memesini emiyorum şimdi. Ağlamaktan sesim kısılmış. Ben Tarbagatay'ın çocuğuyum. Issık Gölü'nün kenarında, Çu havzasındaki atalarımın mezarı sessiz, garip, uğuldayan rüzgarların altında ses vermiyor artık. Issık'ın sıcak suları kanımı hareketlendirmiyor. Ey Issık, damarlarıma ak, canlandır, zamanından evvel büyüt beni, ayağa kaldır!

Ben orta cüzüm. Soyum Barkı. Baylay'ın, Kerey'in, Cantekey'in, Süyünbay'ın, Samembet'in, Esentay'ın, Barkı'nın, Bögenbay'ın, Kataş'ın, Çoti'nin, Koirlak'ın, Rahimbek'in torunuyum. Korunmasız, aç, susuzum. Ben kimsesizim. Kurt babam, geyik anam, ikisinin çocuğuyum ben. Kurt öldü, geyik çaresiz. Tüyü dökülmüş yaralı bedeniyle ölümü bekler. Vahşetin çığlığını duyar yalnız kulakları. Bedenine geçecek pençeleri bekler. Tarbagatay inler, Zaysan ağlar. Altay ses vermez. Issık'ın sıcak, köpüklü dalgaları uğuldar, Sarı Irmak, sahrayı geçip cenuba inmemi söyler. Kurt sürülerine karışıp, göç etmemi işaret eder.

Ben boydak kaldım burada. Niçin çadır ehli kaldım ben? Kardeşlerim tuğ bağlayıp devletler kurarken, ben ancak ordalar kurdum. Küçük orda, orta orda, ulu ordalar... Düşmandan uzakta, dağlarda yaşadım. Sergüzeşt bir hayata daldım. Mung-ol' ile dost olup, baba ocağına sahip çıktım.

Tarbağatay dağları, ana yurt Türkistan'ın omurgasını oluşturan Tiyanşan dağlarının, şimalde ulu Altay'a doğru uzanan koludur. Tarbağatay yurdumdur benim. Uçsuz bucaksız stepler, bereketli ırmaklar, sayısız göller, yeşil vadilerden mürekkeptir yurdum. Tiyanşan omurgamdır. Altay ulular ulusu dağım, Tarbağatay evimdir. Türkistan hinterlandının kuzeyindeki zirvelerdir bunlar. Orada, soğuk şimal rüzgarları eser. Yukarda çevreyi gözetleyen bir kartal gibi yüksekten bakarlar yurduma. Kıtay topraklarından esen sıcak rüzgarlar uğramaz buraya. O güneyde Lopnor'u dalgalandırır. Saçıp dağıtır kumlarını. Uçsuz bucaksız havzasının içinde yer değiştirir.

Ve Tarım havzası. Buralar ezelden beri Türk topraklarıdır. Kadim Türk urukları buradan akınlar düzenlemiştir Kıtay'a. Yukarda Tiyanşan, onun ötesinde Çungarya havzası yer alır. Solda Issık, yukarda ise ulu, görkemli Altay dağları sıralanır. Bidayette işte ben burada yaşardım.

****

Tarbagatay eteklerinde kanlı günler. 1944'lü yıllar. Doğu Türkistan'da Savan-Manas hattında Türk Kazak köyleri. Urumçi'ye uzanan yollar üstünde tutukevleri. Yol boyunca Çin askeri karakolları. Pencerelerden sızan sarı, donuk ışıklar. Güneş, Tarbagatay taraflarında batıyor. Gök saydam, karanlık. Doğu yönünde bulut kırpıntıları. Batıda ebem kuşağından ışık demetleri, eteklerdeki çam koruluklarının içinden süzülüyor. Kurşuni, soğuk ışıklar. Uzakta tel yumakları. Düze çekilen asker konvoyları. Çamurlu, ıslak yollar, yerde kurumuş yapraklar, çam iğneleri. Yere kök salmış paslı, demir kazıklar. Tellerde tüneyen kuşlar. Dört bir yanda, karanlığın içine doğru uzanan ham yollar, asker cemseleri, motorize araçlar. Boğuk komut sesleri, çığlıklar. İşkence altında insan bağırtıları. Uzakta kayalıklı dağlar. Dağların eteklerinde taş ocakları, onunda ötesinde kireç kuyuları. Gözlerden uzak kuytu köşeler. Tepede ay, kıpırtılı solgun yıldızlar. Yağmur sonrası toprak kokusu.

Yer altında karanlık mahzenler. Su şırıltıları. Postal sesleri, zincir şıngırtıları. Zindanların ağır, kasvetli havası. Demir kapılar birbiri ardına açılıyor. Taş duvarlarda madeni tangırtılar. Küfür sesleri, mekanizma şakırtıları. Islak, karanlık kuytuluklarda sıçanlar. Tahta kerevetler, sap şilteler, idrar ve dışkı kokuları. Parlayıp sönen cıgara kızıllıkları. Uzun, karanlık koridorun ucunda bir ışık. Karanlık siluetleriyle Çin askerleri, gardiyanlar. Merdivenlerde telaş, koşuşturma. Ayaklarda zincirden köstekler. Bileklerde halka halka yaralar. Kütük gibi şişmiş ayaklardan sızan kan. Başlarına çuval geçirilmiş sıra sıra mahkumlar. Ellerde demir halkalar, uzun zincirler. Yine zincir sesleri. Kapılar vuruyor birbiri ardına. Taş duvarlarda yankılar. Mahkum sürüleri. Karanlıkta Çin işkencesi. Yavaş yavaş ilerleyen biçimsiz gölgeler. Meydanda kalabalık, hırıldayan kamyonlar, yağ kokuları, mazot kokuları. Tenteli römorklar. Ay ışığı altında su damlaları. İstif edilen Kazaklar, Kırgızlar, Uygurlar. Yaşama hakkını gasp edenlere karşı isyan çığlıkları. Dipçik sesleri, inlemeler ve hareket eden sayısız kamyonlar. Karanlığın içinde gözden uzak ölüm yolları. Ayın aydınlığında karanlık koruluklar. Engebeli yollar. Sarsılan mahkumlar. Sonra kıvrım kıvrım dağ yolları. Vadiler içinde taş ocakları ve son durak; kireç kuyuları. Ağzı bağlı çuvallar içinde mahkumlar, çukura yuvarlanan insan bedenleri. Ölüm bağırtıları, inlemeler, kireç karışık yanık kokuları.

Ve işte isyan böyle bastırıldı. Bir halkın yaşama hakkı böyle alındı elinden. Tarbagatay eteklerine karanlıklar çöktü.


... Onunla ben uzak diyarlardan gelmiş gibiyiz. Osman Batır, hayatıma mana veren, beni yüce duygularla donatan rehberim. Hayatımın kutup yıldızı. Sanki elli iki yıl süren bir yolculuk yapmıştık onunla. Vazgeçemediğim tek varlık. Babam, yol göstericim, ışığım.

Ve sonra Azapay. Ümitsiz günlerimde içimi dolduran tatlı bir sıcaklık. Kimseye açamadığım sırrım, uzak hayalimdi o benim. Beni peşinden koşturan, kokusu içimi dolduran ve bu dünyada tattığım tek güzellik... Lakin sevgi bize o kadar uzaktı ki...

... Dokuz yüz kırk dört. Bahar. Urumçi'nin dar, kalabalık, ahşap dükkanlarla sıralı kasvetli sokakları. Yerlerde hala erimemiş kar kümeleri. Uzayıp giden teker yarıklarının üstünde hayvan gübreleri, saman artıkları. Pazar yerinde bir telaş bir koşuşturma. Teneke bidonlarda yakılan ateşlerin başında Uygur satıcılar. Tekerlekleri gıcırdayan yüklü arabalar. Yük taşıyan kadınlar, koşuşturan çocuklar. Puslu göğü kesen tentelerin üstünde kar birikintileri, yere düşen su damlaları. Islak duvarlar, kar suyu emmiş tahta sandıklar, kereste yığınları. Çadır bezlerini uçuran soğuk bir rüzgar.

Omzumda asılı büyük bir torbayla kalabalığın arasında ilerliyorum. Karnım aç ve her şeyden kötüsü, kendimi yalnız hissediyorum. Okulda okuyamam artık. İlgi alanım değiştiği gibi, o Uygur kızı da kanıma girdi benim. Onca beraberlikten sonra, beni terk edip kızıllara katılışını bir türlü hazmedemiyorum. Kanıma dokunuyor yaptıkları. Bir Türk kızının bu şekilde davranmasını hazmedebilmiş değilim. Gönlüm kırık, ümitsiz bir şekilde dolaşıyorum. İçimde, her geçen gün büyüyen derin bir boşluk var. Nerede yanlış yaptığımı ve hayatımı nasıl kurmam gerektiğini düşünüyorum. Bunalımlarımdan bir deri bir kemik kaldım. Param yok, açım. Gayesiz, dalgın, sokağın ucuna doğru yürüyorum. Ayaklarım yine beni o köhne dükkana götürüyor.

Çarşının dışında, içinde adeta rüzgarların estiği, derme çatma dükkanında eski kitaplar satan bir Uygur'a uğruyorum her gün. Günün her saatinde toprak zeminli dükkanında, ateşin başında eski bir kitabın sayfalarını çevirir, ayak seslerimi duyar, kayıtsız bir şekilde tel gözlüklerinin altından bana bakardı. Birbirimizi tanır, ancak tek kelime konuşmazdık. Hırpani kıyafetimden, donuk bakışlarımdan hoşlanmaz gibiydi. İçeri girdiğinizde derme çatma raflarda gelişi güzel yığılmış binlerce kitap ve tozlu yığınlar üzerinize devrilecek gibi olurdu. Koca şehirde belki de kendimi unuttuğum tek yer burasıydı. Saatlerce kalırdım orada. Soğuk iliklerime işlese de aldırmazdım. Dükkanın çatlaklarından Mart soğukları girer, çatıda direkler sarsılırdı. Fare didiklemiş el yazması eserlerin arasında, Türk klasiklerini arardım. İstanbul beni o zamanlar, hasret kaldığım bir sevgili gibi çekerdi. Kitapları karıştırır, saatlerce okurdum orada.

Urumçi'nin bu en eski kitapçısında her zamanki gibi birkaç saat oyalanmıştım ki, birden arka sokaklardan bir ses duydum. Dipten gelen bir uğultuyu andırıyordu bu ses. Birden ürperdiğimi ve paniğe kapıldığımı hissettim. Ses bize doğru yaklaşıyordu. Yaşlı kitapçıyı selamlayıp tam dışarı çıkmıştım ki, sekiz on kişilik bir Çinli gurupla burun buruna geldim. Kalabalık bir yürüyüş kolu sokağın başında, ellerinde dövizler, kızıl bayrakları dalgalandırarak bize doğru geliyordu.

Öndeki guruptan birinin bana doğru yaklaşarak,

- Dur, gitme, dön geriye! dediğini işittim.

Dizlerimin bağı çözüldü adeta. Bu, eskiden beri tanıdığım, buranın ileri gelen komünistlerinden biriydi. Kendimi toparlayıp hızla koşmaya başladım. Onlar da arkamdan...

Çarşı birden karıştı. Linç edilmemek için ölümüne bir koşu tutturdum. Ben kaçıyor, onlar yakalamağa çalışıyorlardı. İnsanlar ürküyor, sandıklar devriliyor, tezgahların üstünden aşıyordum. Etekleri yırtık paltom, uzun kaşkolum havada uçuyor, içime rüzgar doluyordu. Kendimi bir anda bir başka sokakta buldum. Burası, yolun her iki tarafında bakımlı evlerin sıralandığı Tunganlar'ın mahallesiydi. Orada, oyun oynayan çocukların yanında bir süre bekledim. Sırtımı duvara verip, hırıltıyla acı acı soludum. Az sonra da ellerinde sopalarla Çinlilerin sokaklara dağıldığını gördüm. Sesler kesilinceye kadar bekledim orada.

Serbesttim, evime gidebilirdim artık. Üstümü başımı düzelttim, yüzümü örtüp, aksi istikamete doğru yürümeye başladım. Biri aniden çullanıp, sopayla kafama vurmaya başladı. Ilık bir şeyin enseme aktığını hissettim. Yerdeydim. Sopa başıma inip kalkıyordu. Sopayı kavradım, can havliyle ayağa kalktım, Çinliyi kucakladığım gibi yere yıktım. Altımda çırpınıp duruyordu. Bir insanı nasıl öldürebilirdim, öldürdükten sonra ne yapmalıydım? Onu düşünüyordum. Bir su arkının kenarında, çamurun içinde boğuşuyorduk. Yüzüm gözüm kan içindeydi. Çinlinin boğazını sıkmaya çalışıyordum. Güneş yanığı sivilceli yüzü, delik deşikti. Geniş alnı ve bir boksörünki gibi basık burnu vardı. Dizlerimle göğsüne bastırmış, avuçlarımla ağzını kapatmıştım. Çinli çırpınıp duruyordu altımda. Keskin, kara ve kirli tırnaklarıyla yüzümü tırmalıyor, beni üstünden atmaya çalışıyordu. Patlak dudakları, kanlı dişleri korkunç görünüyordu ağzında. Benim ise yırtılan göz kapaklarımdan kan sızıyordu.

Sonra paslı bir teneke tasa ilişti gözüm. Ağzını kapatmak ve sesini kesmek amacıyla pis suyu ağzına doldurdum. Tekrar boğazını sıktım ama bir türlü öldüremedim. Birden karnımın alt tarafında ince, derine dalan bir sızı duydum. Canım fena halde yanıyordu. Çinlinin elinde sivri bir alet vardı. Birden doğruldu. Ayakta yeniden bir boğuşma başladı. Sonra altta kalan yine o oldu. Ben geriye çekildim, hızla ve bütün gücümle nalçalı topuklarımla kanlı yüzünün ortasına bastım. Çinlinin kafasında bütün kemiklerinin çatırdadığını hissettim. Manzara korkunçtu; Manda derisinden yapılmış sağlam botlarım dağılmış kafanın içindeydi. Çinlinin yüzü tanınmaz haldeydi.

Beni on gün sonra yakaladılar. Ellerimi ayaklarımı bağlayıp bir bağ evine götürdüler. Sonra bir Uygur genci daha getirdiler yanıma. Karanlık bir odada günlerce işkence ettiler. O anda kendimi öz vatanımda esir gibi hissettim. Kızılıymış, milliyetçisiymiş hiçbir farkı yoktu Çinlilerin. Bunlar bizim ezeli ve ebedi düşmanlarımızdı. Biz unutmuştuk, ama onlar unutmamışlardı. Doğu Türkistan İlinde, bir avuç Türkü boğmak, gerektiğinde yok etmek istiyorlardı.

Sonra elime bir tabanca tutuşturdular. Uygur gencini (yanılmıyorsam Abdul Hakim idi adı) vurmamı istediler. Abdul Hakim, başı göğsüne düşmüş, sessiz ve her şeyden habersiz karşımda duruyordu. Onu öldüremezdim. Bu bütün mevcudiyetimi inkar anlamına gelirdi. Soğuk namlu, sıcak kabza ellerimin arasındaydı. Gözlerim dalıp gidiyor ne yapacağımı bilemiyordum. Midem bulanıyor, başım dönüyordu. Parmağım tetiğe gitti, tam karşımdakinin kafasına ateş ettim. Tek kurşun Çinlinin ayaklarını yerden kesip, onu duvara yapıştırdı. İçerde kızılca kıyamet koptu. Şakağıma soğuk bir namlu dayadılar ve tetiği çektiler. Boğuk bir patlama ve genzimi yakan bir duman doldurdu içeriyi.

Ölüm nedir? Bir infilak, bir patlama, bir dağılış mı? Eriyip yok oluş mu? Müthiş bir gümbürdeyiş, kuvvetli bir itilişle karanlığa doğru sürükleniş mi? Yoksa mutlu bir kavuşma, kutlu bir karşılanış mı? Şakağımdaki volkanik patlayış ve müthiş uğultu devam ederken, ben hep bunları düşünüyordum. Kafa tasıma yapışmış kızgın közün acısını duyuyordum. Yerde hareketsiz yatıyor, kalbimin döşemedeki gümbürtüsünü duyuyordum. Sonra nefes almam kesildi, göğsümde bir yırtınma vardı. En son, odayı terk edenin ayak sesleri geldi kulağıma.

Abdul Hakim'in kanı yavaş yavaş beni de içine alıyordu.

Ölümle ilk tanışmam böyle olmuştu. Altay'a gidip, Osman ile tanışmam da bundan sonra oldu. Dağa çıktım ve onun en yakın serikleri arasında yerimi aldım.

... Her şeyi karıştırdığım gibi, zamanı da birbirine karıştırıyorum. Geçip giden günler, aylar, yıllar hafızamdan silinmiş gibi. Her şey, bütün geçmişim zor fark edebildiğim bir sis denizinin içinde sanki. Bazen bu denizin ortasında aniden belirip kaybolan tanıdık yüzler görüyorum. Gerçekler ve hayaller birbirine karışmış gibi. Neyin gerçek, neyin hayal olduğunu ayırt edemiyorum. Bu bana o yıllardan kalan bir hastalık... Bir kış gününde olduğumuzu hatırlıyorum yalnız. Yılın son ayları mı, yoksa yeni yılın ilk ayları mı olduğunu bilemiyorum. Bir ara bunu, kafilemizdeki Beyaz Ruslara sordum. Onlar bana, bin dokuz yüz ellinci yılın son aylarında olduğumuzu söylediler. Bizim gibi bitkindi onlar da. Biz Kazaklardan ayrı bir yerde, derme çatma akevlerinin içinde barınıyorlardı. Az ötemizde ufkumuzu bulanıklaştıran Kayız gölü uzanıyordu. Bu mevsimde hep buzlarla kaplıdır yüzü. Çinlilerle Zindankol'da tutuştuğumuz o kanlı savaştan sonra, Kazakların içinde ağır makineli eri olarak bir tek ben kaldım. Bu geçen Ağustos'tan beri böyle. Bütün günümüz makineli tüfekçi yetiştirmekle geçiyor. Bu konuda doğrusu Ruslar da benden geri kalmıyor. Aramızda uzun zamandan beri bulundukları için Kazakçayı öğrenmişler. Niçin bizimle olduklarına hala anlam verebilmiş değilim. Kuzeyde, Altay'da, anamızı ağlatan bunlar, nasıl oluyor da bizimle işbirliği yapabiliyorlar? Fakat şu hakkı teslim etmek gerekir ki, ellerindeki silahları çok iyi kullanıyorlar. Adamlar tecrübeli, demek ki Batır, bunları boş yere barındırmıyor aramızda.

Ama soğuk dayanılmaz. İşte yine akşam oluyor, Şubat güneşi Kansu sırtlarında batıyordu. Göle yakın geniş bir bayırda, yığınlar halindeki keçe çadırlarımızın üstünde cılız duman sütunları yükseliyor, rüzgarsız, basık havada ortalığa acı bir koku yayılıyordu. Bu bana, Tarbağatay eteklerindeki mesut avullarımızı hatırlatıyordu. Çocukluğumuzda, geniş avullarımızda, kül ve gübre yığınları arasında oynardık. Davarlarımızı suya indirir, bir tepenin başında durup çıplak bağrımızı kuvvetli rüzgarlara açardık. Yılkı sürüleri karşı bayırları sarsarak, çobanlar eşliğinde ve köpek havlamaları arasında avula doğru yaklaşırlardı. Her renkten dalgaları olan bir ırmağı andırırlardı koşarken. İpeksi derileri parlar, yeleleri rüzgarda savrulurdu. Biz onları ürkütür, çobanlar küfrü basar, kamçılarını gösterirlerdi bize. Ah, ne güzel günlerdi o günler. Özgür, gururlu ve bir masal aleminde yaşar gibiydik.

... Akşamın sessizliğinde, durgun havada makineli tüfeklerimizin takırtıları duyuluyordu. Kazaklar, kirli eldivenler içindeki donmuş parmaklarını ovalıyor, Kayız'da akşam oluyordu. Tüfekler sökülüyor, yağlanıyor, yeniden takılıyor, her şey bir yarış içinde saatlerce devam ediyordu. Suratlar asık. Soğuk, serseme çeviriyor bizi. Arada uyuşan ayaklarımızı, keçe çizmelerimizi yere vurarak ısıtıyoruz. Rus makineli tüfekçiler disiplin içinde etrafımızda koşuyorlar. Kendi aralarında Rusça konuşuyorlar, arada bir Kazakça komutlar geliyor kulağımıza. Sivil halk ise, karşı tepede barınıyor. Orada bir hareketlilik göze çarpıyor. Kadınlar, akşam hazırlığını yapıyorlar. Çadırların önünde ateşler yakılıyor. Çocukların bağırtılarını, kadınların ve yaşlıların kısık seslerini duyabiliyoruz. Öküz böğürtüleri durgun, alaca karanlığı yırtıyor. Köpekler havlıyor, atlar kişniyor. Her ses huzursuz ediyor bizi. Akşama doğru sertleşen kar ayaklarımızın altında çıtırdıyor, dizlerimize, ellerimize bıçak gibi batıyor.

Sonra bölüklere ayrılıyoruz. Tepeye doğru son bir kez koşturuyoruz. Soğuk demirin etime yapıştığını duyuyorum koşarken. Nefesimiz, bıyıklarımızda yanaklarımızda donuyor. Soluk soluğa yerde sürünüyoruz. Ayaklarım benim değil sanki. Uzun mermi şeritlerimiz yerde sürünüyor. Sonra güp diye, bir dere yatağına atıyoruz kendimizi. Bir hizada, kar yığınlarının gerisine sıralanıyoruz. Makinelilerimize sağlam zeminler arıyoruz. Ve yavaş yavaş düşmanı temsili olarak çeviriyoruz. Kurşun harcamak yok. Talimat böyle. Takırtılar gene de çıplak koruluklarda duyuluyor. Silahlarımızın üstüne abanıyor, dondurucu soğuk ciğerlerimize işleyinceye kadar orada hareketsiz kalıyoruz.

... Günler oldukça sıkıcı ve bıktırıcı geçiyordu. Günlerimiz soğuk, kar ve geceleri çıkan kuvvetli rüzgarla mücadeleyle geçiyordu. Han'ın gösterişsiz, kirli keçelerle örtülü akevi bir yamacın hemen yanı başında sessizliğe gömülü dururdu günün her saatinde. Osman Batır'ın morali Zindankol savaşından beri çok bozuktu. Zindankol'da çok sevdiği ve misafir olarak ağırladığı Canım Han Hacı'nın esir düşüşünü bir türlü yediremiyordu kendine. Kendine sığınmış bir insanı, Osman Batır'ın düşmana terk ettiği görülmüş şey değildi. Bu kendine olan güveninin ilk kez sarsıldığı andı belki de. Onun hayatı aslında oldukça sadeydi. Hiçbir karmaşık ilişkinin, siyasetin, ihanetin ve ayak oyunlarının olmadığı bir dünyada yaşıyordu o. Saf, temiz, günahsız bir çocuk gibi... Hatta onun dünyası bizim gibi sıradan insanların dünyasından da sadeydi. Tıpkı kollarını şefkatle açmış bir baba gibi. Çocuklarına karşı aşırı sevecen ve şefkatli, düşmanlarına karşı ise, kin dolu bir yüreği vardı. Asık yüzünde hep gizli bir gülümseyiş gezinirdi. O sıcacık bakışları ayazda bile ısıtırdı sizi. İri bir kafası, kırışık alnı vardı. Dudaklar açılmamacasına kapanmış bir çizgi gibiydi. Sert hatlı yüzünü ise, kara sakallar kaplamıştı. Börkü ve kara kürküyle doğmuş sanırdık biz onu. Az ve öz konuşurdu. Kısa cümlelerle moral verirdi bize. Onu sair zamanlarda aramızda gördüğümü pek hatırlamıyorum. Genellikle çadırında oturur, bazen tek başına tepelere doğru çıkardı. Orada keskin bakışlarını karla örtülü uçsuz bucaksız ovalara diker, avını uzaktan seçmeğe çalışan bir kurt gibi kısık gözleriyle etrafı kollardı. Sonra tekrar sığınağına çekilir, kirli, isli çadırında, ateş yakmadan kürküne sarılır yatardı.

... O gün beklenmeyen bir ziyaretçi geldi Kumul'dan. Bu, Kumul valisi general Yolbars Han idi. Osman Batır, onu gösterişsiz ve perişan çadırında kabul ettiğinde biz de oradaydık. Batır onu ilk gördüğü anda, gözlerindeki korkuyu ve düşman karşısındaki aşırı ezilmişliği fark etmişti.

- Kal, beraber savaşalım, diye bir teklifte bulundu ona. "Buzlarla kaplı şu gölün ve daha ileride karla kaplı Makay çölünün ötesinde biliyorum ki, hürriyet var. Fakat çöl beni korkutuyor. Bizim yerimiz dağlar. Sığınağımız, gücümüz, evimiz gibidir oralar. Yolbars, Altaylar'ı öylesine özlüyorum ki, bilmem nasıl yaşarım ondan ayrı? Burası hiç de tekin bir yer değil. Sağımda Dung Huang, solumda Cingay, ikisinde de kızıl alaylar var. Ben yüzümü Gasgöl'e çevirmiş, oradan gelecek bir yardıma bağlamışım ümidimi. Kendimi hiçbir zaman böyle çaresiz hissetmedim. Etrafımı kızıllar sarmış. Fakat yurdumu terk edemem. Milletimin hürriyeti tatması için ben esarete razıyım. Benim esaretim halkımın hürriyeti olacak. Yok hayır, hiçbir yere gitmeyeceğim. Son durağım burası olacak, bunu da biliyorum. Böylesi yerde esaret bana daha tatlı geliyor. Onun için Kalibek'in yardımını da geri çevirdim. O uzağı gören biri. Keşke benim halkım da ona karışsaydı. Şu zavallı çocuklar, kadınlar ve yaşlılar kurtulsaydı. Kış ve büyük Makay çölü bu şansı tanımıyor bize. Batırlarım yaralı, Abbas'dan ise bir haber yok. Burada kapana kısılmış gibiyiz. Ama bazılarının gördüğü Formoza rüyaları bana iğrenç geliyor. Kurtuluşun yolu Kalibek Hakim'de, kahramanlığın yolu ise burası, Kayız olacak. Yolunu ona göre çiz!..."

Yer ocağında hayvan tersleri yanıyordu. Çadırın içi sıcaktı. Yolbars Han, başını yere eğmiş, ocakta ışıyan köze dikmişti gözlerini. Bir yol ayrımında olduğu belliydi. Şeref ve haysiyet yükünü taşıyacak gücü bulamıyordu kendinde, belli. Batır'ı, uslu bir çocuk gibi sessizce dinledi. Kıpkırmızı olmuştu. Kar yanığı yüzünde ateşin oynaştığını görüyordum bulunduğu yerden. Osman Batır, onu yapamayacağı işe zorluyordu. Müthiş sıkıntı içindeydi. Ben Batır'ın onun daha önceleri Çinlilerle iş birliği yaptığını yüzüne vurmasını bekliyordum o bundan hiç söz etmedi. Fakat Formoza meselesini açtığında, Yolbars'ın başını kaldırıp Osman'a baktığını gördüm. Yutkunarak, kırpışan gözlerini yeniden yere dikmişti. Osman Batır, daha orada, onun Formoza yolcusu olduğunu anlamıştı. O gün, bu meseleye dokunmamakla onu vereceği kararda serbest bırakmak istiyordu. Kurt gibi sezmişti geleceği. Ben bunu onun bakışlarından anlamıştım.

Uzaktan hepimizi sert ama ümitsiz bakışlarla süzdü.

- Peki bize katılmamakta kararlı mısın? diye bir daha sordu.

Yolbars başını kaldırıp, ilk defa onun geniş omuzları hizasına baktı. Haklıydı da, onca zamandan beri yanında bulunan bizler bile, onun gözlerinin içine bakamazdık.

- Kalıbek'e katılabilirim, dedi Yolbars Han. Bu söze kendi dahil, hiç kimse inanmamıştı. Osman Batır'ın üzerinde hassasiyetle durduğu şeylerden biriydi bu. Hiç kimsenin karşısında acze düşmesini istemezdi. Bu düşmanı da olsa, değişmezdi. Ama ihaneti asla affetmez, dostlarının ihanet edeceğini hiç düşünmezdi. Düşmanla iş birliği yapmak mı, böyle bir şeyi dünyada hiç kimsenin yapmayacağına inanırdı. Halbuki yaşadığımız yıllar ihanetin kol gezdiği yıllardı.

Yolbars Han'a yeni çadır açıldı, atları doyuruldu. Kurutulmuş at eti konuldu sofrasına. Kimsenin yiyemediği zengin bir sofra açılıp, bir yer ocağının yanı başına rahat bir yatak serildi.

Fakat ihanet parayla değil ya, Yolbars Han, ertesi sabah kimseye haber vermeden kırk kadar Beyaz Rus ile, ağır makinelileri de sırtlanıp, kaçıp gitmişti. Onun Formoza'da, Çan Kay Şek'e sığındığını Osman Batır öğrenemediyse de, ben yıllar sonra öğrenecektim.

Bitmek bilmeyen kış günlerinin sıkıntısı içinde, vaktimizi silahlarımızın bakımıyla geçirirken, aniden Gasgöl'de bulunan Kalibek Hakim'den ulaklar geldi. Onların gelişiyle birkaç hareketli gün daha yaşadık. Aslında zaman zaman böyle, muhtelif yerlerdeki göçlerden temsilciler gelirdi Osman Batır'a. O gün de Kalibek'in büyük oğlu Kasen, Musa, ve daha birkaç kişiden oluşan küçük bir gurupla çıkageldiğinde, Osman Batır onları tam bir misafirperverlikle karşıladı. Küçük, isten kararmış akevinde ağırladı onları. Beni özellikle Musa'yla tanıştırdı. Musa, Kalibek'in makineli tüfekçisiymiş. Orta boylu, sağlam yapılı, geniş omuzları olan dipçik gibi bir adamdı. Yanık tenli yüzünün alt tarafında bir tutam seyrek kara sakal vardı. Gri mavi gözlerini benden tarafa çevirip, sımsıcak gülümsedi yüzüme. Geniş omuzlarında sanki ağır makinelinin yükü vardı hala. Sağlam baldırları ata binmekten içe doğru bükülmüştü.

Kasen, babasının Osman Batıra yazdığı kağıdı uzatırken,

- Makay çölünü her ne şart altında olursa olsun geçmemiz gerektiğini ve göçlerin Gasgölde birleşmesini buyurdu babam, dedi.

Osman Batır, kağıdı evirip çevirdi. Yine o duygularını belli etmeyen bakışlarını çadırdakilerin üstünde gezdirdikten sonra,

- Yapamayız bunu, deyip kestirip attı. "Dövüşmek bizim kaderimiz. Onunla ben hususiyetleri farklı iki nehir gibiyiz. O yatağında güven içinde düzenli akarken, ben çeperini yıkan bulanık bir su gibiyim. Kalibek Hakim, coşkun akan suları durultan, onları kendi yatağında düzene sokan, durgun ama dipten uğuldayan ulu bir su gibidir. Bense, baharda kar sularının aktığı çağıltılı, çalkantılı, düzde tökezleyen, denize ise hiç varamayan küçük bir suyum. Böyle nehirler bizim ana yurdumuzda çoktur. O İtil ise, ben Altaylar'da akan Akbulakım. Kalibek, milletimiz için azim ve iradenin sembolü oldu. Fakat ben yine de ölümü seçiyorum. Bu millet eğer uğruna ölmeyi göze alan bir evladını çıkaramaz, topraklarını öyle teslim ederse, yıllardır verilen mücadelelerin, akıtılan kanın, can veren onca masumun hiçbir önemi kalmayacak. Kader beni buna zorluyor evlatlarım. Kayız'da kalıp, düşmanı karşılamaktan başka seçeneğim yok. Ama yaşatmak da, ölmek kadar şereflidir. Kalibek ile benim temsil ettiğim misyon burada ayrılıyor. Gönlüm gidip onunla birleşmekten yana olsa da, biz bu görevi yerine getirmek zorundayız. Ama gidin söyleyin ona, onun üslendiği görev benimkinden çok daha zordur. O yaşatmak için çırpınırken, ben değersiz bir canı vermek için çırpınıyorum. Kahramansız milletler asla yaşayamazlar. O, uzak diyarlarda yaşayan kardeşlerimizin Mustafa Kemal'i gibidir. Benim de görevim ölmek ise, kendimi ancak çaresiz bir şekilde ölüme giden Enver'e benzetiyorum. Ben atamız Türk'ün bana verdiği görevini yerine getirmek üzere buradayım. Kardeşim Kalibek'e benden selam söyleyin, sağ salim bu ülkeyi terk etsin, yolu açık olsun ve dualarını üstümüzden eksik etmesin... Bu gün konuğumuz olun, yarın yola çıkarsınız."

Çadırı, meyus ama ölüme hazır yüreklerimizle, helecan içinde terk ettik.

...Günler yine ağır aksak ilerliyor. Osman Batır burnundan soluyor, Adil Batır'ın yolunu sabırsızlıkla gözlüyordu. Asıl o geldiğinde kendini güvende hissedecekti. Kuvveti ilk defa, hem de en kötü şartlarda ikiye bölünmüştü. Kaçınılmaz akıbete yavaş yavaş yaklaştığımızı görüyor, bunu kimseye belli etmiyordu. Bir yanımız, bizi hürriyete götüren dört yüz kilometrelik çetin Makay çölü, diğer yanımız buz tutmuş korunaksız, bir atın dahi saklanamayacağı acımasız bir göl. Sağımız, solumuz kızıl Çin askerleriyle sarılı. Bu vaziyette ve bu kış şartlarında biz daha nereye kadar yaşardık? Yiyeceğimiz ve yakacağımız her geçen gün azalıyordu. Hayvanlarımızı ise doyuramıyorduk.

... Atım ön ayaklarıyla buz tutmuş karı eşeliyor, alttan çıkardığı bıldırki otları yiyordu. Sabahın erken saatinde, başımı ter ve is kokan kaputumun altına çekip tekrar uyudum. Rüyamda Tarbağatay dağlarından kopup gelen bulanık, gür sel sularının içinde çırpınırken gördüm kendimi. Azgın sulara kapılmış gidiyordum. Sular Kazak çadırlarını, davar sürülerini önüne katmış götürüyordu. Tarım nehri yine bulanık akıyor, Lopnor yer değiştiriyordu.

Oradan uzaklaşıp Kanambar'a yürüyoruz.

Rüyalarım bile avutmuyor beni, hep kabus dolu...

İrkilerek uyandım. Nalsız toynaklarıyla üzerimize buz parçaları sıçratarak, bir atlı geçti çadırımın önünden. Dışarıda bir telaş bir koşuşturma. Yolbarıs'ın bakımlı çadırına koştuk, bomboştu. Rusların çadırlarını rüzgar savuruyordu. İn cin top oynuyordu tepede.

Geri dönüp gelirken, başım önde, bir yalnızlık, bir umutsuzluk uçurumuna yuvarlandığımı hissettim. Ayaklarımızın altında gevrek kar kütürdüyordu. Uzun, kirli kaputumu rüzgar savuruyor, mavzerim, omzumda ağır taşınmaz bir yük gibi geliyordu bana. Keçe çizmelerimin altında buz parçaları çıtırdıyordu. Çadırıma doğru yürüdüm.

Bir an omzuma birisi dokundu. Döndüm baktım Osman Batır idi.

- Üzülme, dedi. "Sil gözünün yaşını. Er meydanında olmak, burada tutunabilmek bir fazilettir. Her yiğit kişi yapamaz bunu. Zulüm ve zillet dönemlerinde her insan kendine ayrı bir yol çizer. Bazısı ihaneti, bazısı kurtuluşu bazıları ise düşman karşısında kahramanca vuruşmayı seçer. Biz inanıyorum ki, sonunculardanız. Kader bize bu yükü yükledi evlat. Milletimiz için çekeceğiz bunu. Kanımızın son damlasına ve son kurşunumuza kadar çarpışacağız. Sürüklenen kanlı cesetlerimiz örnek olacak insanlığa. Herkes silinip gidecek, ama biz yıllarca konuşulacağız... Haydi toparla kendini artık!"

Orada, bu kahraman insanın yanına geldiğimden beri ilk kez ağlıyordum. Yüzümüzü tırmalayan buz parçacıklarına aldırmadan doyasıya ağladım. Biz, evet onun yolundaydık; ölümü seçenlerin yolunda. Ölüme gidişin kolaylığını, hatta güzelliğini bize o öğretti. İçim genişliyor, ferahlıyor, aydınlanıyordu. Bakışlarıyla içimi ısıtmaya çalışıyordu Osman Batır.

Elleri omzumda uzun süre yürüdük.

- Ee, makineli tüfekçim, koruyabilecek misin halkını, diye fısıldadı kulağıma.

- Sizi koruyacağım, dedim.

- Beni mi, benim gibi bir ihtiyarı mı? dedi. "Hayır, kendini ve halkını korumaya çalış!"

- Sizi de korurum, halkımı da, dedim.

Güldü, sıradan bir insan gibi teşekkür etti bana. Başını her iki yana sallayıp,

- Sadakat işte, diye mırıldandı kendi kendine. "Ne zaman katılmıştın aramıza?

- Kur'a günlerinden hemen sonra, dedim. "Siz Altay'da iken, size karşı tam üç ay savaşmıştım. Ta ki, o karanlık koruluğun eteklerinde, hendeğin her iki tarafında birbirimize kurşun yağdırdığımız güne kadar... Bir el, o gün, tetikteki parmaklarımızı kuvvetle yakalamıştı sanki. Gün yavaş yavaş doğarken karşılıklı seslendik: 'Hey kardeşler, Çin ve Rus dururken, n'oluyor da birbirimizin canına kıyıyoruz? O halde gelin Osman Batır'a omuz verelim.' Yamaçtan hendeğe doğru inmiştik. Silahlarımızı çatıp, sarmaş dolaş olmuştuk. O güne kadar Çin-Japon hududunda olduğunu bildiğim iki ağabeyimin ölüsünü dağın yamacına gömdüm. Kader orada buluşturmuştu bizi. O gün bu gündür sizin yanınızda makineli tüfekçi olarak bulunmaktayım."

Osman beni sabırla dinledikten sonra,

- Seni ilk kez Zindankol'da çarpışırken gördüm, dedi. "O gün Ruslardan daha iyi ateş ediyordun."

Bir ara durup, beni uzun uzun seyretmiş. Bunları içime serinlik versin diye anlatıyordu. Bir anda dost olmuştuk. İlk kez bu kadar yakınlaşıyorduk. Donuk ama kararlı yüzüne, her daim ışık saçan gözlerinin içine korkmadan bakabiliyordum.

Rahatlamış olarak çadırıma doğru yürüdüm.

Üç gün sonra bir yıkım daha yaşadık. Bin bir ümitle beklediğimiz Adil Batır, ancak yirmi kişilik bir kuvvetle çıkageldi. Askerlerini Zindankol'da kaybetmişti o da. Osman Batır bu duruma çok üzüldü, bütün planları alt üst olmuştu. Artık burada, Kayız'da kalmaktan başka çaremiz kalmamıştı. Makay çölü, ölüm yolu gibi uzanıyordu önümüzde. Arkamızda kızıl ordu alayları, önümüzde ise, pürüzsüz uzanan buz kaplı Kayız gölü vardı. Bahar daha uzaktı, kışın çölü aşmak ise imkansızdı. Burada kalacak, savaşacak, belki de imkansızı başaracaktık.

Ah, ölüm sarıp sarmalıyor beni. Beni, bir avuç kalmış yiğidi, sayıları her geçen gün azalan hayatın baharındaki çocukları, yaşlıları ve kadınları... Ölüme ilk defa bu kadar yakınlaştığımızı hissediyorum. Bu duyguyu ilk kez tadıyordum. Gerçek ölüm buymuş demek. O, büyük bir boşluk ve içimizi burkan kuvvetli bir acıymış. Kalbimizi sıkıştıran, göğüs boşluğumuza dolan ve vücudumuzu orta yerinden bölen, dibini görmediğimiz karanlık bir uçurummuş. Şimdiye dek duyduklarım ise, zayıf ve aldatıcı hayallerden ibaretmiş.

... İliklerimize dek işleyen dondurucu soğukta, sabah kendime geldiğimde, elim birden sımsıkı kavrayıp yattığım silahıma gitti. Parmaklarım soğuk demire dokunduğunda içim ürperdi. Buz tutmuş mermi şeritlerini okşadım. Geriye bırakılan son ağır makineli benim ellerimin arasındaydı. Belki de son savaşın tek makineli tüfekçisi olarak büyük iş düşecekti bana. Ama ben her ne olursa olsun, O'nun yanından ayrılmamaya ant içmiştim. Osman Batır'ı ve kızı Azapay'ı koruyacaktım. Azapay bütün güzelliğiyle, zerafetiyle ve cesaretiyle kapımın önünden geçerken, şimdiye dek hiç konuşma fırsatı bulamadığım bu genç kızın arkasından, ona veda edercesine baktım. Hangi milletin kadını ölüm karşısında bu kadar cesur, bu kadar güzel olabilirdi? Allah'ım bir kelimecik de olsa konuşamayacak mıydım onunla? Güzel yüzüne doyasıya bakıp, derin, kısık ve buğulu bakan gözlerinde bir defacık olsun kaybolamayacak mıydım? Hatta cesaretimi toplayıp, 'Seni ilk günden beri seviyorum Azapay' diyemeyecek miydim ona? Rüzgarda sallanan şu ağaçların altında, şu puslu gök, karla kaplı şu çöl ve buz tutmuş şu ulu göl adına aşkımı açamayacak mıydım? Acaba bir nebzecik hakkım yok muydu buna? Sevilmek değilse bile, sevmek hakkımı kullanıp, şu kısacık hayatıma bir mana katamayacak mıydım?

...Evet, burası maddi hayatımızın sonuydu. Nefes aldığımız, neşelenip üzüldüğümüz, koşup oynadığımız, sevip sevildiğimiz ve hatta coşku içinde savaştığımız bu hayatın sonu. Şimdi artık bilmediğimiz ve içimize her daim korku salan o esrarengiz hayata geçişe hazırlanıyor, yeni hayatımıza alışmağa çalışıyorduk. Herkes farkındaydı bunun. Kader, bizi karlı dağlara atıp, ovalara sürüklemiş ve buraya fırlatmıştı. Burası bana çok yabancı geliyordu. Hayatın sonu, yer yüzünün en uç noktasıydı sanki burası. Şu uçsuz bucaksız çöl, buz ve kar yığını halinde uzanan göl bunun en büyük deliliydi. Bunlardan öte dünya yokmuş gibi geliyordu bana. Şu hendekler bizi eski hayatımıza bağlayan son geçitlerdi. Kıvrım kıvrım siperler, bizim yabancısı olduğumuz şeylerdi. Biz savunma savaşı yapmağa alışık değildik. Var gücümüzle bir kabus gibi çökerdik düşmanın üstüne. Aman dilemeği defterimizden silmiştik. Esir beslemeği ise beceremezdik. Biz öldürmek için yaratılmıştık. Karlı dağlardan bir çığ gibi yuvarlanmaktı bizim işimiz. Önderimizden böyle görmüştük. Biz sevmeyi de öğrenmiştik, tapınmayı da. Kendi milletimize tapınmayı. Kurtulmayı ise asla!

Ben o günü şimdi bir rüya gibi hatırlıyorum. Geçmişte yaşanan kabus dolu bir rüya...

...Siperler, siperler... Siperlerin kenarındaki çamur yığınları... Duvarlardan sızan kar suları. Yerde kütürdeyen kar... Kuşaklarda sallanan el bombalarının tok sesleri... Rutubetli inlerde çocuk sesleri... Islak kütüklerin acı dumanı... Yerde çamur, ıslak gocuklar, bedenimizden yükselen buhar, çamura bulanmış keçe çizmeler, kirli dolaklar, paslı silahlar... Her şey, hürriyet için katlandığımız çilenin kanıtlarıydı.

Sessiz, hüzün içinde sazlar hışırdıyordu az ötemizde. Bataklığın hemen yanı başındaydık. Uzakta ağaçların buz tutmuş, çıplak dalları sürtünüyor, alaca karga sürüleri havalanıyordu koruluğun üstünden. Göl, buğulu bir sisin içinde boz bulanık uzanıyordu. Sessizliği mekanizma sesleri bozuyordu. Üstümüzde kararan gök, önümüzde yağışın örttüğü silik bir leke halinde koruluk, karanlık geniş bir kayra, gözlerimin önünde o korkunç ve ürküten sessizlik...

Dung Huang ve Cingay'dan hareket eden kızıl alayların haberini almıştık artık. Her an burada olabilirlerdi. Osman Batır hendekler arasında koşuşturuyor, gereken talimatları veriyor, sivillere duracakları yerleri gösteriyordu. Olanca enerjisiyle, derin siperler içinde koşturup dururken, onun bozarmış omzunu görebiliyordum.

...Azapay, babasının ardından bir gurup kadınla birlikte önümden geçti. Beyaz nalsız bir atı çekip götürüyordu. İçimde inanılmaz bir istekle onun bana bakmasını istedim. Bu dünyada içime sıcaklık veren tek insandı o. İnsan ölüm anında, en sevdiği kişinin yanında olmasını istermiş. Ben de müthiş bir istekle onun yanımda olmasını istiyorum. 'Sen benim canımsın' demek geliyor içimden. Bana dönüp bakmasını, gülümsemesini istiyorum.

Aman Allah'ım bu yüce duyguyu tadamadan mı gideceğim? 'Azapay, belin ne kadar ince, adımların ne kadar çevik ve cesurca, başlığının altındaki gür saçların ne kadar hoş ve ılık. Dön gitme! Belki bir daha göremem seni. Son bir bakışın kalsın içimde.'

Sayıklıyor, anlamsız mırıldanıyorum.

...Gölün kıyısında, dal parçalarından, sazdan yaptığımız sığınaktaki atların horultusunu, ayak seslerini duyuyorum. Gölün kenarına kazdığımız derin hendeğin içine uzanmışım. Basılmış toprağın üstüne kar taneleri düşüyor. Önümüzde her şeyi gizleyen bir pus denizi uzanıyordu. Kulağımızı yere vermiş bekliyoruz. Cıvımış çamurun içinde koşturup duruyor herkes. Mekanizma şakırtısı, ağlayan çocuklar ve onları avutan kadınların sesini duyuyorum. El bombalarının tok sesleri kulağımdan gitmiyor. Her şeyi, bütün manzarayı yeis içinde seyrediyorum.