| |
TUMAN BEY
TUMAN BEY
Yerinden
doğrul, ala çadırın yer yüzüne dik!
(Korkut
Ata'dan...)
-
Ama kızlara mal düşmez ki baba, dedi en büyük oğul.
Baba
cevap verdi;
-
Hayır evlatlarım, teamül hâlâ sizin düşündüğünüz
gibi olsa da, içimdeki adalet duygusu ve bana yol gösteren
aklım, gerektiğinde kızlarımı da vekil tayin edebileceğimi
söylüyor. Zira mülk Allah'ındır. Fakat ben gene de,
hisselerini çeyizlerine katıp baba ocağından
uzaklaştıracağım onları. Onlar çıktı çıkıştı
bizden. Ait oldukları obaları şereflendirsinler bundan sonra.
Onlara hakları verilecektir. Onların yerini ise sizin getireceğiniz
evdeşler alacak. Onun için mülk asıl sizin aranızda
pay edilecek. Fakat öğütlerimi iyi dinleyin: Cömert
olun, aç görürseniz doyurun, yalıncak görürseniz
giydirin; malı saçmak için yığın. Zira, kara
budunun kaygısı hep karın doyurmak üzerinedir. Karnı doyan
budun canlanır, yiğitlenir, etrafınıza toplanır; bir gaza
gününde alnınızı aklandırır. Mal ifratından kaçının,
servet birikimini önleyin ve daima dağıtın. Avuçlarınız
kapalı olmasın. Atalarınızın yaptığı gibi; attan aygır,
deveden buğra, koyundan koçlar kırdırıp, tepeler gibi et,
göller gibi kımız yığdırın. Ta ki, zekat ve sadaka verecek
kişi kalmayıncaya kadar. Mallarınızda ülüş,
tarlalarınızda başak bırakın. Yağmalı toylarınızda cömert
olun. Olun ki, şanınız yüce olsun. Kısacası, yay gibi
bükülü değil, ok gibi düz olun; dürüst
olun!
Yarınki
toya bu düşünceyle hazırlanmanızı istiyorum. Üç
andaç, üç karındaş olarak hünerlerinizi
gösterin. Sen Tutuş, büyük oğul olarak şanımı
devam ettireceksin. Her şeyi kılıcınla değil, ekmeğinle
kazanmasını bil. Küçük oğlum Atsız, baba
ocağının devamı olarak yanımda kalacaksın. Ocak beyliğinin
ağır yükünü iyi taşı. Ve ortanca oğlum Künde,
yiğitliğine ve cömertliğine asla halel getirme. Unutmayın
ki, zenginlik değil, adalet ve hüner devam ettirir beyliğinizi.
Her şeye rağmen gene de hakkaniyetli bir üleşme olacaktır
bu. Kartal telekli oklarınızı hazır edin, kertikli yaylarınızı
mumlayın; ok atışına şan ve şerefle çıkın. Fakat şunu
unutmayın ki, bu hiçbir zaman bir mal paylaşımı
olmayacaktır. Bunun adı reayaya hizmet yarışı olacaktır. Siz
reayaya hizmet için varsınız. Kollarınızı ona göre
sıvayın; mal, şan, şöhret bize göre değil
evlatlarım... Haydi şimdi gidin ve hazırlıklarınızı yapın!
Yağmalı
toydan bir gün önce, Tuman bey ve üç oğlu
arasında bu konuşmalar oluyordu. Dışarıda ise hazırlıklar
hızla devam ediyor, birbiri ardına koyunlar kesilip, yirmiye yakın
oturak beyine töre ve yol gereği çadırlar açılıyordu.
****
Temrenleri
çentikli üç ok kuvvetle çekildi, gergin
yaylar daha da gerildi ve kaygan kertiklerin içinden geçip,
üç ok, üç ayrı ıslık sesiyle, ak tepelerin
gerisine düştü. Gökte süzülen kuşları
ürküttü ve üç ok, üç ak
kanatlı güvercini delip, etli toprağın bağrına saplandı.
Çayır kuşlarının kanat vuruşları, karga vıraklamaları
duyuldu. Ve hemen sonra bir ok sağanağıdır başladı. Kahverengi
gölgeler düştü çayırların üstüne.
Bulutların altında süzülüp, gümbürtüyle
yeri oydular. Çiy düşmüş otların üstünden
göy güvercinler havalandı; gök şenlendi, tosbağalar
fısıldayıp, kurbağalar ürktü ve telekli üç
ok, birkaç kadem ileride kalakaldı.
Tımar
sahibi, kalabalık çadırında, tepe gibi yığılmış etin
gerisindeki şeref yeri, tör mevkiinde, bir kurt postunun üstüne
oturmuş, oturak beylerine töre gereği et üleştiriyordu.
Toklunun başı kendi önündeydi. Keskin bir bıçakla
eti kemiğinden sıyırırken, bağırsaklar çobanlara,
kulaklar çocuklara gitti. Sırt eti Bayındır beyine, döş
eti Emtileklülere verildi. Sonra önem sırasına göre
eti paylaştırdı. Kollar, omurgalar, arka uyluk edeple pay edildi.
Beyler yağlı parmaklarını yaladılar. Bey her yıl tekrarladığı
bu et üleştirme işini yine ananelere uygun biçimde,
kimseyi gücendirmeden yaptı. Toklunun en değerli ve en
itibarlı parçasını dağıtırken yine tereddüt eder
gibi oldu. Her yıl üleşimde burada eli titrerdi. Nefesler
tutulur, beyin kime hangi eti sunacağı merakla beklenirdi.
Emtüleklü beyi başını yere eğerken, Bayındır beyi
Tuman Beyin gözlerine dikerdi gözlerini. Bey, gene de
adaletle pay edip, yemeğe davet etti herkesi. Beyler sofraya
yaklaştılar. Yağ ağızlarda, dudaklarda, parmaklarda parlıyordu.
Ağız şapırtıları doldurdu çadırın içini. Etler
pilavlar sessizce yenildi. Bey sonunda ayağa kalktı, keten
giysisinin kırışıklarını düzeltti, evdeşinin elinden
tutup, önde yiğit başları olmak üzere dışarıya çıktı.
Boz-Ulus boyunun bütün beyleri, tımar beyini takip
ettiler. Emtileklü ve Bayındır beyleri ise birbirinden uzak
durdular. Bu durum, Tuman Beyin gözünden kaçmadıysa
da, bunu onların toyluğuna ve biraz da kıskançlığına
verip, bir el işaretiyle yağmalı toyu başlattı. Reaya kırıp
dökmeden, fakat coşku içinde beye ait dört çadıra
doğru koşturmaya başladı. Ortalık hareketlendi, şenlendi ve
baharın gelişi şerefine büyük yağma başladı.
Çadırların geniş kapısı ardına kadar açıktı.
Ziyafet sofrası kırda açan gelincik tarlaları gibi iştah
kabartır vaziyetteydi. Beyler pek el sürmemişlerdi sofralara.
Altın takılar, gümüş yemek takımları, kapağı açılmış
sandıkların içinde ışıl ışıl parlıyordu. Kerevetlerin
üstüne eşyalar saçılmıştı. Türlü
türlü değerli eşyalar, giysiler, hançerler,
yaylar, süslü sadaklar, miğferler kısa sürede yağma
edildi. Bey bütün hazinesini dökmüştü yere.
Onlar reayanın hakkıydı. O mülkün ifratından nefret
ederdi. Buna budama derdi hatta. Bir yanda toklular ve bıldırki süt
danaları kesiliyor, diğer yanda kadınlar tarafından kazan kazan
pilavlar, eşkiler, haşlamalar ve çeşit çeşit
tatlılar hazırlanıyordu. Hayrat zamanıydı. Çocuklar,
hatta köyün bütün itleri bile oradaydı o gün.
Zerdeler, şerbetler yapılıyor, leziz tutmaçlar
yoğruluyordu. Bey, o yıl içinde edindiği bütün
malı yağmalı toy çadırlarına getirmişti. Üç
genç oğlu ise, az ötede, ellerinde boşalmış
yaylarıyla taydaşlarının arasında beklemekteydi. Bey o yana
doğru yürüdü.
Bütün
eşyayı yağmalayan reaya, beyler ve tabii ki en önde Tuman
Bey, yamaca doğru tırmandılar. Kireçli, ak tepe bahar
ışıkları altında parlıyordu. Erimiş kar suları iniyordu
eteklere. Sular şırıldıyor, kuşlar ötüyordu. Tuman
Beyi’n en sevdiği yerdi burası. Uzakta bir kulübenin dumanı
savruluyordu. Tuman Bey o yana baktı, ama bir şey sormadı. Bu gün
kutlu gündü onun için. Sene 1671... Ve devlet ve
kendisi bolluk ve kudretin şahikasındaydı.
Yeni
göyermiş çakır dikenlerini çiğneyerek, sulu ak
toprakta bata çıka ilerlediler. Su burada şeker gibiydi.
Sarnıcın bereketli yeşim rengi suları aşağılara doğru
akıyordu. Bugün bereketin günüydü. Devletinin,
kendinin ve tabiatın en bereketli günleri yaşamasına rağmen,
gene de alın yazısının nasıl olacağını bilemiyordu.
Yerden
bir çakır dikeni kopardı. Acı suyunu ağzında emerek
sarnıçlı tepeyi tırmanıp, yüzlerce okun saplanmış
bulunduğu sert düzlüğe doğru yürüdü.
Yaylıma bırakılmış Kastamonu atları yayılıyordu etrafta. Emir
verdi atları da reayaya dağıttı. Sulak bayırlarda sazlar
hışırdıyor, kuşlar hayat dolu şakımalarıyla ortalığı
şenlendiriyordu.
Kalabalık,
otlağı geçerek, kuzgun tüyleri rüzgarda savrulan
üç okun bulunduğu yere doğru yürüdü. Üç
ok, üç ayrı güvercine saplanmış, kan lekelerinin
ortasında duruyordu. Sivri temrenler hayvanları delip geçmişti.
Rüzgar tüyleri savuruyordu.
Tuman
Bey, okları yerden çekip çıkardı. Güvercinlerin
kanlı gövdelerine bakıp,
-Savaş!
diye mırıldandı bir an. Ama bunu kimse duymadı.
Malını
herkesin gözü önünde, üç oğlu
arasında pay etti. Topraklar ve davar üçe bölündü.
En büyük payı büyük oğluna verdi. Ortanca da
payını aldı, küçük oğluna ise baba ocağına
sahip çıkmak düştü.
****
Üç
oğlu vardı Tuman Bey’in. Fidan gibi üç de kızı...
Kızlarını geçen yıllar boyunca üç ayrı boyun
en düşkün kişisine vermişti. Çeyizlerini ayırıp,
kendi obalarına yollamış, bir daha da dönüp bakmamıştı
o yana. Üç oğluna gelince, artık onlar da yetişkin
sayılırdı. Oturakları at eğerine yapışınca, ok atmada ve
kılıç kuşanmada başarı gösterince Yiğit başılığına
terfi ettirmişti onları. Güreşte, at yarışlarında ve
ciritte de ustaydılar. Değnek kavgasında kimse çıkamazdı
karşılarına. Adları ise sırasıyla, Tutuş, Künde ve Atsız
idi.
Kızları,
Iskut, Odkut, Külkut'un evlerine adımını atmış değildi;
yardımını gizlice yapardı. Boz-ulusların beyi Tuman Bey,
Hotin'deki boğazlaşmadan hemen sonra, gösterdiği yiğitliğe
karşılık, daha yirmi bir yaşındayken, senyör zihniyetli
onca mültezimin arasından sıyrılarak sipahi beyliğine
atanmış, uç beyi olarak geniş yurtluklar almıştı. Bu,
biraz da genç Osman Han'ın Osmanlı yönetim düzenine
getirdiği yeni zihniyetin ürünüydü. Timar
sahipliğini bundan böyle, parayı bastıran değil, onu hak
eden yapacaktı. Her şey aslına rücu edecek, Osmanlı içtimai
hayatı yeni bir düzene girecekti. Temeldeki, yosun tutmuş
kasvetli taşlar yerinden oynatılmalı, devletin asıl sahipleri
milli bünyede yerini almalı, Türk unsuru yeniden ön
plana çıkartılmalıydı. Tuman Bey’in Tımarlı sipahi
oluşu işte o günlere rastlıyordu. Osman Han'ın ordu ve
toprak düzeni ile ilgili ihtilalci fikirlerinin takipçisi
olan erdem sahibi bu zat, yüce hakanla tanışan ender beylerden
de biriydi. İkta sahipleri Türklerden olmalıydı. Senyör
düzenine son verilecekti böylece. Mültezimler
tarafından kanı emilen reaya ise kurtulacak, insan gibi
yaşayacaktı.
Tuman
Bey, kendi reayasını nasıl yöneteceğini kafasında kurmuş,
rehber olarak da eski Türk idari sistemini almıştı. Köylüye
eski uç beylerinin yaptığı muameleyi yapıyordu. Her şeyin
sevgi ve cömertlikten geçtiğini uzun tecrübeler
sonucu öğrenmişti. Bugün tam yetmiş bir yaşında, üç
erkek ve üç kız babası, hakkaniyetli bir uç beyi
olarak, Vahit-i Kahhar olan Allah'ın toprakları üstünde,
reayaya hizmet için yaşıyordu. Son on yıldan beri de, bütün
tımar sahiplerinin büyüğü olarak il beyliğine
atanmıştı. Üç bin dönüme yakın toprağı,
binin üzerinde tam teçhizatlı sipahisi, on bine yakın
reayası, sayısız mal ve mülküyle geniş yurtluğun tek
ve sarsılmaz hakimiydi. Buna rağmen 'mülk Allah'ındır'
inancından hiç sapmamış, bunu hem evlatlarına hem de
halkına aşılamıştı.
****
Yağmalı
toydan on gün sonraydı. Oldukça erken uyandı Tuman Bey.
Kapalı ve soğuk bir gündü. Uzak ufukları pus bürümüştü.
Ağır yağmur bulutları sökün ediyordu bu yana. Toprak
kabarıyor, tohumlar patlıyor, tabiat şenleniyordu. Uzaktan
bağırtılar duyuluyor, çobanlar davarı yazıya
sürüyorlardı. Mis gibi toprak ve gübre kokularını
getiriyordu rüzgar.
Tuman
Bey, namazını kılıp, dışarıya çıktı. Günlerdir
içinde yer eden şu acıklı meseleyi yerinde inceleyecekti.
Topraklarına sığınmış bu kişi oğlu kimdi, tanımak istiyordu.
İl başlarının ve yiğit başlarının haber vermemesini bir türlü
kabul edemiyordu. Affedilir gibi değildi bu ona göre. Yoksul ve
düşküne yardım etmek onun en çok önem verdiği
şeydi çünkü. Toprağına sığınmış bu zımmi
kimdi? Üstelik bütün aile efradını yitirmiş, küçük
hasta kız çocuğuyla bir başına kalmıştı. Bu durum bir
Türkmen beyine yakışmazdı. Kimseye haber vermeden yavaşça
dışarı çıktı.
Gidecek,
ondan helallik dileyecekti.
Güneş
bulutların arasından ara sıra yüzünü gösterse
de, hava alabildiğine soğuktu o gün. Karla karışık
yağmurlar yeni kesilmişti. Güneş batıp çıkıyor,
toprağı ılındırmaya yetmiyordu. Uzayıp giden tarlaların
üstünde yağmur birikintileri parlıyordu. Gün
doğusundan keskin bir rüzgar esiyor, ağaçlar
sallanıyor, su birikintileri dalgalanıyordu.
Tuman
Bey kürküne sarınıp atına bindi. Bu, uzun zamandan beri
ilk ata binişiydi. Süt beyazı kısrağıyla tarlaların
içinden uzun süre yol gidecek, ancak öyleye doğru
varacaktı oraya. Suyu içmiş kepir toprağın yabancısı
asil at, zorlanıyor, ağzından burnundan buhar dökülüyor,
bukağılıklarına bulaşan çamura rağmen yoluna devam
ediyordu. Son tepeyi de geçtikten sonra düze inip, derme
çatma kulübenin önünde durdular.
Yaşlı
bey atından indi, kapıya doğru yürüdü. Atın arka
bacaklarının arasından sarı bir köpük uçtu ve
çitin üstüne kondu.
-
Ey, kimse yok mu? diye seslendi bey.
Yırtık
pırtık giysiler içinde, saçı sakalına karışmış
yaşlıca bir adam çıktı kapıya. Eğilip iki büklüm
selamladı konuğunu.
-
Nerede çocuk?
-
İçerde beyim, yatağında, ateşler içinde yanıyor
zavallıcık. Bütün gece sayıkladı durdu.
-
Bana niye haber vermedin be adam?
-
?...
-
Şunca zamandır topraklarımızda misafirmişsin madem, benim niçin
haberim olmuyor bundan? Ha, söyle bana! Konukseverliğimizi
duymadın mı? Bunun bizi hiçe saymak anlamına geldiğini
bilemedin mi? Haydi, çocuğu göster bana!
-
Küçük bir kız çocuğu efendim. Annesini
yolda kaybettik. Bir ben, bir de zavallı yavrumdan başka kimsemiz
yok...
Duman
çökmüş kerpiç kulübeye birlikte
girdiler. Terkedilmiş, ağıldan bozma bir yapıydı bu. Yanda bir
samanlık, onun da gerisinde yıkılmak üzere bir ocaklık
vardı. Çalı çırpıdan yapılma bir çitin
ortasındaydı ev.
Ocakta
ters çevrilmiş bir ekmek sacının içinde göz göz
keçi tersleri yanmaktaydı. Esen rüzgar odaya sokuluyor,
içeriyi dumana boğuyordu.
-Kapı
açık kalsın, diye buyurdu bey. "Yakacağın yok mu?"
Ev
sahibi duvar dibindeki tezekleri gösterip,
-Bundan
başka yok, dedi.
Orada,
dip uçta, bir şiltenin içine gömülü bir
çocuk yatmaktaydı. Pamukları dağılmış, kirli bir
yorganla örtülmüştü. Şakaklarından ve ıslak
saçlarının dibinden ter sicimleri dökülüyordu.
Bey,
hasta kızın baş ucuna oturdu.
Adam
saygılı, titreyen sesiyle,
-Açız
beyim, dedi. "İki günden beri hiçbir şey girmedi
kursağımıza. Boğazı şişmiş, ateşler içinde yanıyor
yavrucuğum. Bir şey yiyemiyor."
Tuman
Bey, kuru parmaklarıyla kızın alnını yoklayıp, sırtındaki
samur kürkü çıkartarak üstüne örttü.
Sonra küçük kızın alnına biriken ter damlalarını
sildi. Babası ise açık kapının önünde
beklemekteydi. Eşiklikten rahatsız edici bir soğuk giriyordu
içeriye. Bey kuzu derisinden yapılma yeleğini de çıkarıp,
adama uzattı.
-
Giy bunu, dedi.
Hiç
bu kadar vebal altında hissetmemişti kendini. Varını yoğunu bu
köhne kulübede bırakıp gitmek istiyordu buradan. Yüreği
acıyla burkuluyor, kesif duman kesik kesik öksürtüyordu.
Uzun
bir zaman başı önde düşündü. Bu namussuzluğu
kim yapardı ona?
-
Kimdir buraların işleticisi?
-
Nohut Memet diyorlar ona, dedi Musevi.
-
Durumu bildirdin mi ona?
-
Biliyor beyim. Yanında çalıştım. Ama yukarda Allah var,
yevmiyemi nakit ödedi. Bir de bu kulübeciği verdi bize. O
iyi yürekli bir insan beyim.
-
Peki bana niye haber vermemiş?
-
Onu bilmiyorum bey.
-
Burası bir vakıf ise, unutma ki ben de sadece mütevellisiyim,
dedi Tuman Bey. "Ben yanlış yaparsam azledilirim. Reaya ise
insanlıktan uzaklaşırsa toprak elinden alınır, bunu biliyor
muydun?... Nereden geldiniz siz? Boy kim? Yani kimlerdensin?"
-
Uzaktan beyim, mağribden gelip maşrığa gideriz. Zalimler ve
zulümler ülkesinden gelmiş babalarımız. Bana gelince,
ben gezginciyim. Biz aslında Karaylar, yani Türk asıllı
Musevileriz, geçen asırda Kastilya'dan kovulan ve Osmanlının
kucak açtığı Yahudileriz. Hazar Türkü de derler
bize. Gezginciyiz sizin anlayacağınız. At bakıcılığı,
toplayıcılık, başakçılık yaparım. Burada hasat zamanını
bekliyordum. Sizin şanınızı duyunca...
-Ya,
demek Türksünüz ha, buna sevindim, dedi Tuman Bey.
"Peki payitahtta değil mi sizin hısımlarınız, oraya
yerleşmediniz mi?"
-Öyle
beyim, ben onlardan ayrıldım. Irkımın yadigarlarını Urumeli'nde
değil, buralarda bulacağımı bilerek düştüm yollara.
Sonunda döne dolaşa, konuşa koklaşa sizin kapınıza sığınmış
bulunuyorum.
Bey
bunun üzerine bir çocuk gibi heyecanlandığını,
tüylerinin diken diken olduğunu hissetti. Başını yere
eğerek,
-Efendi,
dedi. "Şimdi beni affetmeni istiyorum. Sen ve şu küçük
kız yardımı fazlasıyla hak ediyorsunuz. Seni kendi yurtluğumda
alıkoymak istiyorum. Zor günleriniz geride kaldı artık.
Konaklarımdan birine yerleşecek, orada birlikte hizmet edeceğiz.
Tüm atlarımın sorumlusu sen olacaksın. Reayayı da çekip
çevirecek, onları sevk ve idare edeceksin. Kastilya
senyörlerini bilen sizler, bir de bizi tanıyın bakalım...
Çizmelerini çıkar!"
-
Aman bey...
-
Çıkar dedim!
Onu
beklemeden kendi çizmelerini çıkarıp, adamın
ayaklarının dibine attı.
-
Sen de kendininkileri çıkarıp ver bana, dedi.
Kuşağının
arasından bir kese çıkarıp uzattı ona.
-Yarından
itibaren seni kendi maiyetime alıyorum. Bir araba gelecek ve sizi
bana getirecek.
-Ulu
Yaradan sizi korusun beyim.
Adamın
sön sözü bu oldu. Beye eski, yırtık çizmeleri
giymede ve ata binmede yardım etti.
****
Atlılar,
atlılar
Takırtısı
tatlılar...
Kırk
kişiydiler ve kırkı da İç-İl sancağının ulu
Yörükleriydi. Dayanıklı atlılarının üstünde,
zirveleri karlı dağlardaki yurtlarından çıkıp, güneyde
Buz-Ulusların yurtluğuna gidiyorlardı. Terkilerinde yedek atları
ve dört yüklü deveyle kuşluk vakti çıkmışlardı
yola. Sert, çakıllı keçi yollarından, dize varan ot
denizinin dalgalandığı yaylalardan, karanlık vadilerin içinden
ve altından ipeksi kar sularının aktığı taş köprülerin
üstünden geçip, düze vardılar. Orada
çatlatırcasına sürdüler hayvanları. Bahar
güneşinin altında nallarını parlatıp, gün boyu yol
aldılar. Menzillerde dinlenip, atlarını doyurdular. Sonra yedek
atlarına binip, develeri sürdüler. Yol boyunca acıklı
Yörük türküleri tutturup, Bozlak havaları
söylediler. Kızışmış er meydanına gidiyorlarmış gibi,
sabırsızlıkla, bastılar kırbacı. Geniş bataklıklardan, kuş
seslerinin şenlendirdiği sazlıklardan geçtiler. El
değmemiş, duru suları bulandırıp, göğe sıçrattılar.
Atlar tökezleyip, develer homurdansa da, dinlenmeyip, menzile
doğru sürdüler atlarını. Kumlu çakıllı ırmak
yataklarından geçtiler. Sonra Gavur dağlarının karanlık
vadilerine daldılar. Ebem kuşağı renginde baharın son ışıkları
oynaşıyordu tepelerinde. Çamurlu yollar, çakır
dikenli tepeler, kerpiçten evler, ekili tarlalar, yaylıma
bırakılmış atlar, nice köyler bıraktılar geride. Nar
bahçelerinden geçtiler. Kırmızı toprağı bir deniz
gibi uzanan yeni fışkın vermiş fıstık ormanlarını dolanıp,
geniş, kıraç Barak bozkırına vardılar. Orada ünü
dört bir yanı tutmuş Boz-Ulusların beyi Tuman Bey’in
toprakları uzanıyordu. Kırk atlı işte o gün, şanı yüce,
cömertliğiyle ünlü bu Türkmen asilzadesini
görmeye gidiyordu.
Tuman
Bey’in ünü şarkta Balis sancağından, Urumeli'ndeki
Selçuklu sınırına, cenupta İç-İl sancağından,
şimalde dağınık Çepni oymaklarına kadar geniş
topraklarda bilinirdi. Geniş Türk yurdunda onun şanının
konuşulmadığı tek hane gösterilemezdi. Onca tımar
sahibinin, beylerin, beylerbeylerin ve dahi sancak beylerinin içinde
parlayan bir yıldız gibiydi o. Adalet ve cömertliğin
şahikasında, Genç Osman Han’ın teveccühlerine mazhar
olmuş ender tımar beylerden biriydi. İşte böylesine yüce
bir insanı görmek, onun konuğu olmakla şereflenmek için
çıkmışlardı yola.
Hudutsuz
toprakları vardı Tuman Bey’in, sayısını bilmediği hayvanları,
uzak illere sefere çıkan kervanları, on bine yakın reayası,
bir gaza gününe her an hazır bin atlısı vardı. Beyler,
düşkünler, yolcular ve kervanlar konaklardı yurtluğunda.
Sınırsız mülkünü gözünü kırpmadan
dağıtırdı. Konuğu olan bir Çepni beyine bir gün şunu
söylemişti: Görüşünüzü
bulanıklaştıran şu bozkır boyunca, boz bulanık mavi dağlar
boyunca, yeşil bağlar, deniz gibi uzanan tarlalar boyunca, gözün
görebildiği her şeyin benim olduğunu söyleseler de, sen
gene de inanma buna dostum. Hakikatte ben herkesten fakirim. Vebal
nedir bilir misin? Bu dev vakfiyenin nasıl zor işletildiğini bilir
misin? Bilgi, vebal ve merhamet fakiriyim ben. Acaba birinin kalbini
kırmış mıyım diye, Allaha yalvarmadığım gece yok gibidir. Biz
mesuliyet sahipleri böyleyiz, kalbimiz titrer. Kendi reayam
içinde bir haksızlık yaptım mı diye düşünürüm
hep. Ödüm kopar bundan. Hakikatte, üstüne
bastığım bir karışçık toprak, zavallı karnımı
doyuracak bir avuç kara buğday, bir çekimlik kuru
nefesten başka bir şeyim yok. Biz emanet sahipleri böyleyiz
işte. Tek hazinemiz içimizde saklıdır."
Başlarında
kethüdaları olduğu halde, ona bir han çadırı
getiriyordu atlılar. Onca müşkülatı aşıp, onun konuğu
olmakla şereflenmek için geliyorlardı. Boz-Ulus
topraklarında uzun süre yol aldıktan sonra, karşılarına
çıkan bir at çobanına sordular.
-Tuman
Bey’in evi nere evlat?
-Tee,
aha şu karşıda gördüğünüz bir sıra ev, dedi
çoban.
-Hangi
biri, bize tam göster?
Çoban,
bir kaplumbağa kabuğunu andıran kaba, kertikli parmağını uzatıp
yine aynı tarafı işaret etti. Atlılar, sağlam taştan yapılma
duvarlarla çevrili bir sıra bakımlı konaklara doğru
yürüdüler. Geniş bir meydanda durdular. Konukları
orada bey bekliyordu. İlerlemiş yaşına rağmen heybetli
görüntüsüyle hakikaten tam bir beydi. Güneş
geniş alnını aydınlatıyor, siyah sahtiyen çizmeleri
gıcırdıyordu. Yukarda yaban güvercinleri kanat çırpıyor,
sağlam bacalardan göğe dumanlar süzülüyordu.
Bakımlı atlar çekiliyordu ahırlara. İç-İlli
Yörükler, böylesine görkemli evleri ilk kez
görüyordu. Etrafta ise reayanın temiz pak evleri vardı.
Kubbe
biçiminde çift kanatlı kapılar açıldı.
Atlılar geniş hayata girdi. Develer ıhtırıldı, yükler
indirildi. Misafirler üst kattaki aydınlık selamlığa alındı.
Nallar
takırdıyordu avluda.
Atlar
ahırlara çekildi. Su ve yem verildi. Pekmez sandıkları
konuldu atların önüne. Toklular, tosunlar yatırıldı,
kurbanlar kesildi. Misafirler ise üst katta dinlendiler.
Bey
neden sonra geniş, aydınlık selamlığa girdi. Misafirlerin tek
tek hatırını sordu. Hoş beş edildi, tanışıldı. Kethüdalarına
hediyeler sundu. Konuklar ise bağlılıklarını bildirip, ona bir
han çadırı getirdiklerini söylediler.
Ev
sahibi hediyeyi nezaket gereği kabul etti.
Baharın
ilk günleriydi ve hava oldukça soğuktu. Ocakta köz
olmuş kütükler yanıyordu için için.
İkrama
bir yorgunluk kahvesiyle başlandı.
Ev
sahibi,
-
Hazar! diye seslendi;
Kapı
açıldı, içeriye dışarının soğuğuyla birlikte
ince belli, uzun belikli, iri ela gözlü, yay kaşlı bir
kız girdi. Eşikte bekledi.
-Ocağı
tutuştur, konuklarımıza bir yorgunluk kahvesi yap kızım, dedi
bey.
Konuklar
hayranlıklarını gizleyemediler. Kızın güzelliği karşısında
adeta büyülendiler. 'Anam bacım olsun' dediler içlerinden.
Kız
dışarı çıktı. Az sonra, omzunda oldukça büyük
bir çuvalla içeri girdi. Onu kor olmuş kütüklerin
dibine indirdi. Bir maşayla biraz ateş topladı bir köşeye.
Ve bir çuval yağlı cevizi ateşin üstüne döktü.
Cevizler ateşi birden kızıştırdı. Oda ısındı. Kulplu, iri
bir bakır cezveyle kahve suyunu ısıtmaya başladı. İç-İl'den
gelen konuklar şaşkınlık içinde onu seyrediyorlardı. Bir
cezve kahve için bir çuval cevizi gözünü
kırpmadan yakmıştı kız. Bey oralı bile olmuyor, konuklarıyla
sohbet ediyordu. Böylesi bir cömertlik, böylesi bir
eli açıklıkla ilk kez karşılaşıyorlardı İç-İlliler.
Bu ne zenginlik, bu ne ihtişam, diyorlardı içlerinden.
Dışarıda ise hazırlıklar devam ediyor, koşuşturmalar, bağırıp
çağırmalar duyuluyordu. Bey, konuklarına mükellef
sofralar hazırlıyordu anlaşılan. Kapılar açılıyor,
odalar havalandırılıyor, atlas yüzlü yorganlar, kuş
tüyü yastıklar ve yün döşekler taşınıyordu
odalara. Beyin yüzünde ise hiçbir yapmacık ifade
görünmüyor, sakin, tevazu içinde konuşmasına
devam ediyordu.
Kız,
konuklara tek tek kahve sunduktan sonra dışarı çıktı.
Neden
sonra, İç-İl kethüdası dayanamayıp söze girdi.
-Bey,
görüyorum ki dışarıda hazırlıklar devam ediyor, dedi.
"Lütfen emir verin de bizim için daha fazla
yorulmasınlar. Biz göreceğimizi gördük. Sizin
ihtişam içindeki yaşantınızı, cömertliğinizi
gözlerimizle gördük. Bir cezve kahve için bir
çuval cevizi yaktırmanız bile yetti bize. Şu anda her şeyi
anlamış bulunuyoruz. Lütfen daha fazla zahmet etmeyin. Sırf
şu cömertliğinizi ve eli açıklığınızı görmek
için geldik buraya. Siz gerçekten sözü
edildiği kadar varmışsınız. Kahvemizi içtik, hediyemizi
sunduk, bize müsaade buyurun!"
Beyin
yüz ifadesi bir an bulanıklaşır gibi olduysa da, hemen
toparladı kendini.
-Siz,
dedi, kekeleyerek. "Yoksa Tuman Bey’i mi görmeye
gelmiştiniz? Beyler, onu görmek için maalesef biraz daha
yol gitmeniz gerekiyor. Bana gelince, ben sadece onun at uşağıyım.
Kusura bakmayın, alıkoydum sizi. Beyin evi bin kadem ilerdedir. Şu
tepelerin ardında."
Şaşkınlık
sırası İç-İl kethüdasındaydı şimdi.
-Öyle
mi? dedi. "Ama nasıl olur, siz o ünlü Tuman Bey değil
misiniz? Madem öyle, onu görmemize gerek kalmadı artık,
dönsek iyi olacak. Kahyası böyle olan beyin, gör bak
kendisi nasıldır?... Neyse ağa, bize müsaade, artık yola
koyulsak iyi olur."
Yerinden
kalkıp, ağanın elini sıktı. Diğer Yörükler de
kalktılar yerlerinden. Hediyelerini bırakıp, dışarı çıktılar.
Konağın
kapısının önüne yine dinlenmiş atlar, yedekler ve
develer çekildi. Sert zeminde nallar takırdadı. Konuklar
sevgi ve muhabbetle uğurlandılar. Çok geçmeden de,
sancak merkezine giden toprak yola dönüp, gözden
yittiler.
****
Tutuş,
Kahlenberg tepeleri önündeki düzlükte, karanlık
bir koruluğun önünde oturmuş, bu yana gelen ve bütün
ufku kaplayan Leh atlılarını ve dik yamacı tırmanan Avusturya
piyadelerini görüyordu. Düşman, saf saf, akın akın
geliyordu bu yana. Ordu dağılmış, geriye çekiliyordu.
Geride toplar, dağınık çadırlar, inleyen, acı çeken
yaralılar, bütün ovayı kaplayan Türk cesetleri
vardı. Toplar gümbürdüyor, yer sarsılıyordu. Havada
top top barut dumanı süzülüyordu ırmağa doğru.
Bileklerinden biçilmiş atlar kişniyordu orada burada.
Feryatlar yükseliyordu göğe. Kireç gibi ağarmış
yakışıklı alnına gür perçemi düşmüştü
Tutuş'un. Kardeşi Künde, birkaç adım ötede
sessizce can veriyordu. Kenetlenmiş kanlı dişlerini, kenarından
kan sızan büzülü dudaklarını görebiliyordu
onun. Tutuş hala kendindeydi. Alt tarafında bir uyuşukluktan başka
bir şey duymuyordu. Ama acı yavaş yavaş göğsüne doğru
çıkıyordu. Hırıltıyla öksürdü, ağız
dolusu kan tükürdü otların üstüne. Karnı
açılmış bir yaralının kıvrım kıvrım, göv
bağırsakları görünüyordu. Çevrede, savaş
malzemeleri, palalar, çizmesiyle kopmuş bacaklar, parçalanmış
vücutlar vardı. Alfolt ovası yanıyordu. Kulakları sağır
eden toplar gümbürdüyordu surlardan. Şakırtılar
duyuluyor, dev boyutta gülleler derin çukurlar açıyordu
etli toprağın bağrına. Havaya atlar, insanlar, toprak, taş ve
kızıl bir püskürtü saçılıyordu.
Tutuş,
kopan bacağını orada bırakarak, bir çukura doğru çekti
vücudunu. Parçalanmış balaklarının içinde
kanlı çizmesi ve onun olmayan ayağı takip ediyordu onu. Son
gücünü kollarına toplayarak, kanlı kumaş parçasını
çekip kopardı. Bacaklarından kurtulan ağır gövdesi
çukura doğru yuvarlandı. Sırt üstü düştü
oraya. Ölüm duygusu, içini dağlarcasına gelip
geçti beyninden. Ölüyordu. Koyu, katılaşmış bir
kan gölcüğünün içinde yatmaktaydı. Küçük
kardeşi Atsız'ın Avusturya cellatlarının paslı testereleri
altında can verişini hatırladı en son. Çakır gözleri
göğe dikildi. Barut kokan havayı doyumsuzca içine
çekti. Yaklaşmakta olan atların gümbürtülerini
dinleyip, gözlerini yumdu. Orada hareketsiz kaldı.
Düz,
engelsiz uzanan yemyeşil ovanın uzağında ise Tatar atlıları
çekiliyordu. Yeşil Tuna pürüzsüz akıyordu.
Lehler
safları bozup, birden yayıldılar geniş ovaya. Atların kuyrukları
yere paralel, mahmuzları şıngırdayarak bütün ovayı
tarı-yorlardı. Etrafta yağma edilen çadırlar ve çadırların
üstünden yükselen alevler görülüyordu.
Bir
atlı, üzengisinin üstüne yatmış hedefe
yaklaşıyordu. Eğer kaşı güneşte parlıyordu. Kopuk bir
uçurtma gibi geldi, uzun mızrağını Künde'nin
göğsündeki çapraz kayışların ortasına saplayıp,
yanık toprağı deşeleyerek çekip gitti. Ateş gibi sıcak
ağır mızrak Künde'nin parmakları arasında kaldı. Bir iki
sallandı, sönen vücutla birlikte hızla yere düştü.
Künde sert nallar altında çiğnenen cesedinin acısını
duymuyordu artık.
Uzakta
Tuna uğulduyor, dalgalar kıyıları dövüyor, Tatar
atlarının ipeksi yeleleri ışıltılar saçarak, dizginler
Kırım'a kırılıyordu. Atlar cesetlerin üstünden geçip
gitti ve o yıl Avusturya önlerindeki kanlı savaşta yer alan
Tuman Bey’in dokuz yüz atlısından hiç haber
alınamadı.
****
Hayat
zevk vermediği ve anlamını yitirdiği andan itibaren hızla akıp
gider. Göz açıp kapamayla bir de bakmışsın ölüm
kapıya dayanmış. Tuman Bey’in hayatı da, üç oğlunu
Alfolt ovasının kanlı çayırlarında bıraktıktan sonra
tıpkı öyle olmuştu. Seksen yıllık hayatında yaptıklarının
hiç anlamı yokmuş gibiydi. Bir ömür geçip
gitmiş, yapacağı bir şey kalmamıştı artık. Hayatın
anlamsızlığını bir kez daha anlıyordu Tuman Bey. Ağır aksak
giden ömrünün bir an evvel tamamlanmasını
bekliyordu. Hiçbir şey neşe vermiyordu artık ona. Kızları,
kızlarının kucağına yıktığı torunları da neşelendirmiyordu
onu. Hele son on yıldır Türkmen obaları arasındaki
dargınlık, çekişme, kan davaları yiyip bitirmişti Tuman
Bey’i. Bütün varlığını bu yolda harcamaya başlamıştı.
Maddi manevi çöküş yıllarını yaşıyordu.
Türkmen beyleri her yıl başlarında kethüdaları olduğu
halde gelir, malın yarısını alır götürürlerdi. İl
beyi olmanın ağır sorumluluğuydu bunlar. Kan bedellerinin ardı
arkası kesilmiyordu. O ne yaparsa yapsın, her iki tarafın kan
bedelini ödemek zorundaydı. O sıradan bir mültezim
değildi ki. Kendi evlatları birbirini yiyip bitirmesin diye tüm
varlığını harcayabilirdi. Bir baba, evlatlar arasındaki
dargınlıkları önlemekle mükellefti. Bu ona çok
pahalıya da mal olsa, bu uğurda yalın yapıldak da kalsa, sonuna
kadar götürmeliydi. Öyle de yaptı Tuman Bey. Boylar
arasında sulh ve sükunu sağlamak için son altmış
davarını da verip, iki deveyle kuru çulun üstüne
oturdu.
Yeni-İlin
ve tüm Boz Ulusların beyi Tuman Bey, viran olmuş evinin ot
bürümüş avlusundan çıkıp, evlek evlek uzanan
verimli tarlaların arasındaki çamurlu yola bir kez daha
baktı. Beğdili obalarının en büyüğü olan
Emtileklüleri beklemekteydi şimdi de. Onlarla hasım olan
Bayındırlıları savuşturalı daha iki gün olmuştu. Şimdi
Emtileklü beyi Uğurlu Bey ile görüşmeye sıra
gelmişti. Uğurlu Bey’e verilecek hiçbir şeyi kalmamıştı.
Son sözü söylemenin zamanı gelmişti artık. Bugün
Emtileklular beklendiğine göre, bu söz onlara nasip
olacaktı. Ve bu son söz, tam bir bey sözü olmalıydı.
Bozkırda
atlar ne güzeldir. Atlar ve bozkır... Atlar ve binicileri...
Tuman
Bey yaklaşan atlıları görünce, "Bizden olan bizim
evlatlarımız" diye geçirdi içinden.
Hafif
bir gülümseyişle ve başını her iki yana sallayarak bu
yana gelen Emtileklülere baktı. Onları gene de seviyordu.
Kavga da etseler, birbirini boğazlasalar da, savaş meydanlarında
sırt sırta verip aynı gaye uğruna can vermiyorlar mıydı? O
yeterdi Tuman Bey’e. İnsanın evladını terk etmesi mümkün
müydü?
Fakat
ne yazık ki, yeni gelenlerin gönlünü alacak bir şeyi
kalmamıştı.
Tuman
Bey, uzaktan atlıları görünce, evin önündeki
çorak tarlaya doğru yürüdü. Bir beye
yakışmayan yırtık pırtık giysilerinin içinde pek zavallı
görünüyordu. Gören yaşlı bir at uşağı
sanırdı onu. Lime lime olmuş yenlerine, Dirseği çürümüş,
etekleri yırtılmış paltosuna baktı. Açıktaki uzun, ak
saçlarını rüzgar savuruyordu. Sonra dize varan yırtık
çizmelerine baktı adam. Dışarı fırlamış parmakları kir
pas içindeydi. Utanç içinde içeri çekti
onları. Eski, ihtişamlı günleri geldi gözlerinin önüne.
Elinde olmayarak o günleri hatırladı. "Bu dünyada
anlamı olan tek şey evlatmış meğer." dedi içinden.
Onlar ise yoktu artık. Kız evlat ne ki? Onların nerede olduklarını
bile bilmiyordu şimdi. Yaşlanmış, gözlerindeki ışık
çoktan sönmüştü. Derine kaçan göz
çukurlarının içinde sönmek üzere olan iki
fersiz ışık kalmıştı yalnız. Fakat savaşa kurban verdiği üç
oğlunu hiç unutamamıştı. Mezarları bile yoktu onların.
Kim bilir, kaç yazın güneşi, kaç kışın sert
rüzgarları altında yok olup gitmişlerdi. Onların yüz
çizgilerini, hayat dolu bakışlarını, her bahar kalabalık
reayanın ortasında tozun toprağın içinde ciritte at
sürüşlerini getiriyordu gözlerinin önüne.
Hasretini gidermeye çalışıyordu. Tutuş'un yanağından
öpüyor, Künde'yi kucaklıyor, Atsız'ın ense
kokularını soluyordu. Hasretle gözlerini yumarak, 'Ah
yavrularım!' diyordu içinden. Kalabalıkta dökemediği
göz yaşlarını yalnızlığında döküyordu. Erkek
evlat meğer toprağa kök salmak gibi bir şeymiş. Toprak ise
dik duracağımız tek zemin. Bize güven veren, bizi
korkularımızdan arındıran, ona sahip olduğumuzda bizi güçlü
kılan tek varlıktı. Onu dik tutan bacakları ve işleyen kolları
gibiydi evlatlar. Ama bunları yeni fark ediyormuş gibi, göz
yaşlarına boğuluyordu şimdi.
Atlılar
ise hızla yaklaşıyordu.
Havada
hafif bir yağmur sonu serinliği vardı. Kabarmış, şişmiş kara
topraktan, gübre yığınlarının üstünden ipeksi bir
buğu yükseliyordu. Uzak tarlaları sis bürümüştü.
Kuş seslerine, toprağı oyan sel sularının uğultusu, yaklaşan
atların gümbürtüsü karışıyor, yavaş yavaş
yüzünü gösteren bir güneş tepede
gülümsüyor, topraktan bir hışırtı, bir canlılık
yayılıyor, uzak ufukları sis bürüyordu.
Çitlerin
önünde durup, yırtık yenli kollarını arkasında
bağladı. Serin havada bir sıcaklık bürümüştü
bedenini. Ter belirmişti alnında. Nefes alamıyormuş gibi, sıska
göğsünü nemli havaya açmış, kesik kesik
soluyor, ağzından buhar saçıyordu.
Tahta
çitlerin üstünde kuşlar dengeleniyor, yağmur
sularından doygun tarlaların üstünden kargalar
havalanıyordu. Kapalı bir sonbahar günüydü ve hava
oldukça soğuktu. Bel vermiş duvarların, yıkık samanlığın
ve yan yatmış direklerin hali içler acısıydı. İki deve
hareketsiz duruyordu ahırın önünde. Gören ayakta
ölmüş sanırdı onları.
Atlar
güz yağmurlarının yumuşattığı toprağı deşeleyerek
gelip, Tuman Bey’in evinin önünde durdular. İnmeye
niyetli görünmüyordu Emtileklüler.
Uğurlu
Bey uzaktan seslendi.
-Bey,
bedelimizi almaya geldik.
-Otursaydınız,
dinlenseydiniz biraz.
-Vaktimiz
yok bey, malları sürmek için şu üç
arkadaşımızı bırakıp, hemen yola çıkmamız lazım.
Tuman
Bey cılız sesiyle,
-Sürecek
mal kalmadı bende ağalar, diye cevap verdi. Sonra başıyla iki
devesini gösterip, "Aha, şu iki deveden başka hiçbir
şeyim yok. Kuru çulun üstüne oturttunuz beni.
Elimde avucumda kalan son davarı Bayındırlılara verdim. Şansınıza
küsün ağalar, bu yıl geç kaldınız. Artık sulh
yapmanın zamanı gelmedi mi sizce? Şu yaşlı halimle aranızı
bulamıyorum artık. Sözlerimin de bir hükmü kalmadı.
Allah biliyor ya, önümüzdeki bahara çıkmam;
aranızı bulacak kimse de bulamazsınız. Bu işe son verin
evlatlarım. Siz benim yaramaz çocuklarım gibiydiniz. Ama
artık babanız yok, aklınızı başınıza toplayın. Size son
nasihatim; asil kişiler gibi davranın, size yakışanı yapın!
Ama
Uğurlu Bey, babasının elindeki son malı da koparmaya gelmiş
hayırsız evlat gibi diretti.
-Hayır
bey, dedi. "Payımıza düşeni almadan bir yere gitmeyiz."
Yerinde duramayan atının kaşının ortasına indirdi kırbacı.
"...Dur ey meret!" diye söylendi. "...Dediğim
gibi, hakkımızı almadan gitmeyiz buradan... Ver malımızı bey!"
9-
Dedim ya, iki kötü devemden başka bir şeyim kalmadı
evlatlarım, Bu kadar acımasız olmayın. Yıllarca aranızı bulmak
için çırpınan bu düşkün ihtiyara bir tas
sütü çok görmeyin. Eğer o kadar merhameti çok
görüyorsanız bana, siz de onları götürün.
Ama, düşün yakamdan!"
Uğurlu
Bey, ısrar ediyordu.
-
Biz iki kötü deveye kalmadık, dedi. "Bayındırlılara
verdiğiniz malın aynısını isteriz."
-Eh
madem öyle, kalbinizi kıracağım bu gün. Sırf, Türk
boyları birbirine girmesin diye iki yaramaz evlat gibi yıllarca
kahrınızı, kaprisinizi çektim. Ama artık bitti, aradan
çekiliyorum. Böyle düşünenlere tabii ki, bir
çift sözüm olacak; Evlatlar, ben deve miyim ki iki
yerimden boğazlanayım? Yıllarca yaptınız bunu, bari şimdi
yalnız bırakın. Bırakın ki, huzur içinde öleyim.
...Haydi size uğurlar ola!"
Emtileklüler'in
atları, bunun üzerine batağa dönmüş kara toprağın
içinde birden ileri atıldılar. Çamura batmış sert
toynaklarıyla yeri daha da eşelediler. Uzun bukağılıklarından
kuru kesekler fırlattılar Tuman Bey’in üstüne. Sonra
birden ileriye fırlayarak bir sis denizinin içinde
kayboldular.
Tuman
Bey ise, ıssız ovanın ortasında iki devesiyle baş başa kaldı.
****
Hayat
insana ne vermez ki, verdiği şeye karşılık ne almaz ki? Tuman
Bey’in son on yılı, bu sözde olduğu gibi, varlıktan
sefalete doğru bir yıldız gibi kayıp gitti. Devletteki çöküşün
benzeri onun yurtluğunda da yaşandı. Son on yılda her şey inatçı
bir at gibi geri geri gitmiş, Tuman Bey hızla sefalete
sürüklenmişti. Görenler artık onu tanıyamıyordu,
tanısalar bile gözlerine inanamıyorlardı. Tuman Bey ne hale
gelmişti öyle? Bey, çok geceler başını ellerinin
arasına almış, bir asra yakın ömrünün acı
hatıralarını uzun uzun düşünmüştü. Yalnızlık
kaçınılmaz kaderi olmuştu onun. Üç oğlunu
yitirdikten ve yersiz bedeller uğruna malını heba ettikten sonra,
bir daha da belini doğrultamamıştı.
Emtileklüler'in
gidişi Tuman Bey’in en kötü günlerinin de
başlangıcı olmuştu. Zorlu kış gelip çatmış, kar boran
halinde yağmaya başlamıştı. Dere yatakları, hayvanların
yaylıma çıktığı geniş otlaklar, kendi elleriyle diktiği
çit kazıkları, sarnıçlı tepe, her şey beyaz bir
örtünün altında kalmıştı. Göz alabildiğine
|