TUMAN BEY 

TUMAN BEY

Yerinden doğrul, ala çadırın yer yüzüne dik!

(Korkut Ata'dan...)

- Ama kızlara mal düşmez ki baba, dedi en büyük oğul.

Baba cevap verdi;

- Hayır evlatlarım, teamül hâlâ sizin düşündüğünüz gibi olsa da, içimdeki adalet duygusu ve bana yol gösteren aklım, gerektiğinde kızlarımı da vekil tayin edebileceğimi söylüyor. Zira mülk Allah'ındır. Fakat ben gene de, hisselerini çeyizlerine katıp baba ocağından uzaklaştıracağım onları. Onlar çıktı çıkıştı bizden. Ait oldukları obaları şereflendirsinler bundan sonra. Onlara hakları verilecektir. Onların yerini ise sizin getireceğiniz evdeşler alacak. Onun için mülk asıl sizin aranızda pay edilecek. Fakat öğütlerimi iyi dinleyin: Cömert olun, aç görürseniz doyurun, yalıncak görürseniz giydirin; malı saçmak için yığın. Zira, kara budunun kaygısı hep karın doyurmak üzerinedir. Karnı doyan budun canlanır, yiğitlenir, etrafınıza toplanır; bir gaza gününde alnınızı aklandırır. Mal ifratından kaçının, servet birikimini önleyin ve daima dağıtın. Avuçlarınız kapalı olmasın. Atalarınızın yaptığı gibi; attan aygır, deveden buğra, koyundan koçlar kırdırıp, tepeler gibi et, göller gibi kımız yığdırın. Ta ki, zekat ve sadaka verecek kişi kalmayıncaya kadar. Mallarınızda ülüş, tarlalarınızda başak bırakın. Yağmalı toylarınızda cömert olun. Olun ki, şanınız yüce olsun. Kısacası, yay gibi bükülü değil, ok gibi düz olun; dürüst olun!

Yarınki toya bu düşünceyle hazırlanmanızı istiyorum. Üç andaç, üç karındaş olarak hünerlerinizi gösterin. Sen Tutuş, büyük oğul olarak şanımı devam ettireceksin. Her şeyi kılıcınla değil, ekmeğinle kazanmasını bil. Küçük oğlum Atsız, baba ocağının devamı olarak yanımda kalacaksın. Ocak beyliğinin ağır yükünü iyi taşı. Ve ortanca oğlum Künde, yiğitliğine ve cömertliğine asla halel getirme. Unutmayın ki, zenginlik değil, adalet ve hüner devam ettirir beyliğinizi. Her şeye rağmen gene de hakkaniyetli bir üleşme olacaktır bu. Kartal telekli oklarınızı hazır edin, kertikli yaylarınızı mumlayın; ok atışına şan ve şerefle çıkın. Fakat şunu unutmayın ki, bu hiçbir zaman bir mal paylaşımı olmayacaktır. Bunun adı reayaya hizmet yarışı olacaktır. Siz reayaya hizmet için varsınız. Kollarınızı ona göre sıvayın; mal, şan, şöhret bize göre değil evlatlarım... Haydi şimdi gidin ve hazırlıklarınızı yapın!

Yağmalı toydan bir gün önce, Tuman bey ve üç oğlu arasında bu konuşmalar oluyordu. Dışarıda ise hazırlıklar hızla devam ediyor, birbiri ardına koyunlar kesilip, yirmiye yakın oturak beyine töre ve yol gereği çadırlar açılıyordu.

****

Temrenleri çentikli üç ok kuvvetle çekildi, gergin yaylar daha da gerildi ve kaygan kertiklerin içinden geçip, üç ok, üç ayrı ıslık sesiyle, ak tepelerin gerisine düştü. Gökte süzülen kuşları ürküttü ve üç ok, üç ak kanatlı güvercini delip, etli toprağın bağrına saplandı. Çayır kuşlarının kanat vuruşları, karga vıraklamaları duyuldu. Ve hemen sonra bir ok sağanağıdır başladı. Kahverengi gölgeler düştü çayırların üstüne. Bulutların altında süzülüp, gümbürtüyle yeri oydular. Çiy düşmüş otların üstünden göy güvercinler havalandı; gök şenlendi, tosbağalar fısıldayıp, kurbağalar ürktü ve telekli üç ok, birkaç kadem ileride kalakaldı.

Tımar sahibi, kalabalık çadırında, tepe gibi yığılmış etin gerisindeki şeref yeri, tör mevkiinde, bir kurt postunun üstüne oturmuş, oturak beylerine töre gereği et üleştiriyordu. Toklunun başı kendi önündeydi. Keskin bir bıçakla eti kemiğinden sıyırırken, bağırsaklar çobanlara, kulaklar çocuklara gitti. Sırt eti Bayındır beyine, döş eti Emtileklülere verildi. Sonra önem sırasına göre eti paylaştırdı. Kollar, omurgalar, arka uyluk edeple pay edildi. Beyler yağlı parmaklarını yaladılar. Bey her yıl tekrarladığı bu et üleştirme işini yine ananelere uygun biçimde, kimseyi gücendirmeden yaptı. Toklunun en değerli ve en itibarlı parçasını dağıtırken yine tereddüt eder gibi oldu. Her yıl üleşimde burada eli titrerdi. Nefesler tutulur, beyin kime hangi eti sunacağı merakla beklenirdi. Emtüleklü beyi başını yere eğerken, Bayındır beyi Tuman Beyin gözlerine dikerdi gözlerini. Bey, gene de adaletle pay edip, yemeğe davet etti herkesi. Beyler sofraya yaklaştılar. Yağ ağızlarda, dudaklarda, parmaklarda parlıyordu. Ağız şapırtıları doldurdu çadırın içini. Etler pilavlar sessizce yenildi. Bey sonunda ayağa kalktı, keten giysisinin kırışıklarını düzeltti, evdeşinin elinden tutup, önde yiğit başları olmak üzere dışarıya çıktı. Boz-Ulus boyunun bütün beyleri, tımar beyini takip ettiler. Emtileklü ve Bayındır beyleri ise birbirinden uzak durdular. Bu durum, Tuman Beyin gözünden kaçmadıysa da, bunu onların toyluğuna ve biraz da kıskançlığına verip, bir el işaretiyle yağmalı toyu başlattı. Reaya kırıp dökmeden, fakat coşku içinde beye ait dört çadıra doğru koşturmaya başladı. Ortalık hareketlendi, şenlendi ve baharın gelişi şerefine büyük yağma başladı. Çadırların geniş kapısı ardına kadar açıktı. Ziyafet sofrası kırda açan gelincik tarlaları gibi iştah kabartır vaziyetteydi. Beyler pek el sürmemişlerdi sofralara. Altın takılar, gümüş yemek takımları, kapağı açılmış sandıkların içinde ışıl ışıl parlıyordu. Kerevetlerin üstüne eşyalar saçılmıştı. Türlü türlü değerli eşyalar, giysiler, hançerler, yaylar, süslü sadaklar, miğferler kısa sürede yağma edildi. Bey bütün hazinesini dökmüştü yere. Onlar reayanın hakkıydı. O mülkün ifratından nefret ederdi. Buna budama derdi hatta. Bir yanda toklular ve bıldırki süt danaları kesiliyor, diğer yanda kadınlar tarafından kazan kazan pilavlar, eşkiler, haşlamalar ve çeşit çeşit tatlılar hazırlanıyordu. Hayrat zamanıydı. Çocuklar, hatta köyün bütün itleri bile oradaydı o gün. Zerdeler, şerbetler yapılıyor, leziz tutmaçlar yoğruluyordu. Bey, o yıl içinde edindiği bütün malı yağmalı toy çadırlarına getirmişti. Üç genç oğlu ise, az ötede, ellerinde boşalmış yaylarıyla taydaşlarının arasında beklemekteydi. Bey o yana doğru yürüdü.

Bütün eşyayı yağmalayan reaya, beyler ve tabii ki en önde Tuman Bey, yamaca doğru tırmandılar. Kireçli, ak tepe bahar ışıkları altında parlıyordu. Erimiş kar suları iniyordu eteklere. Sular şırıldıyor, kuşlar ötüyordu. Tuman Beyi’n en sevdiği yerdi burası. Uzakta bir kulübenin dumanı savruluyordu. Tuman Bey o yana baktı, ama bir şey sormadı. Bu gün kutlu gündü onun için. Sene 1671... Ve devlet ve kendisi bolluk ve kudretin şahikasındaydı.

Yeni göyermiş çakır dikenlerini çiğneyerek, sulu ak toprakta bata çıka ilerlediler. Su burada şeker gibiydi. Sarnıcın bereketli yeşim rengi suları aşağılara doğru akıyordu. Bugün bereketin günüydü. Devletinin, kendinin ve tabiatın en bereketli günleri yaşamasına rağmen, gene de alın yazısının nasıl olacağını bilemiyordu.

Yerden bir çakır dikeni kopardı. Acı suyunu ağzında emerek sarnıçlı tepeyi tırmanıp, yüzlerce okun saplanmış bulunduğu sert düzlüğe doğru yürüdü. Yaylıma bırakılmış Kastamonu atları yayılıyordu etrafta. Emir verdi atları da reayaya dağıttı. Sulak bayırlarda sazlar hışırdıyor, kuşlar hayat dolu şakımalarıyla ortalığı şenlendiriyordu.

Kalabalık, otlağı geçerek, kuzgun tüyleri rüzgarda savrulan üç okun bulunduğu yere doğru yürüdü. Üç ok, üç ayrı güvercine saplanmış, kan lekelerinin ortasında duruyordu. Sivri temrenler hayvanları delip geçmişti. Rüzgar tüyleri savuruyordu.

Tuman Bey, okları yerden çekip çıkardı. Güvercinlerin kanlı gövdelerine bakıp,

-Savaş! diye mırıldandı bir an. Ama bunu kimse duymadı.

Malını herkesin gözü önünde, üç oğlu arasında pay etti. Topraklar ve davar üçe bölündü. En büyük payı büyük oğluna verdi. Ortanca da payını aldı, küçük oğluna ise baba ocağına sahip çıkmak düştü.

****

Üç oğlu vardı Tuman Bey’in. Fidan gibi üç de kızı... Kızlarını geçen yıllar boyunca üç ayrı boyun en düşkün kişisine vermişti. Çeyizlerini ayırıp, kendi obalarına yollamış, bir daha da dönüp bakmamıştı o yana. Üç oğluna gelince, artık onlar da yetişkin sayılırdı. Oturakları at eğerine yapışınca, ok atmada ve kılıç kuşanmada başarı gösterince Yiğit başılığına terfi ettirmişti onları. Güreşte, at yarışlarında ve ciritte de ustaydılar. Değnek kavgasında kimse çıkamazdı karşılarına. Adları ise sırasıyla, Tutuş, Künde ve Atsız idi.

Kızları, Iskut, Odkut, Külkut'un evlerine adımını atmış değildi; yardımını gizlice yapardı. Boz-ulusların beyi Tuman Bey, Hotin'deki boğazlaşmadan hemen sonra, gösterdiği yiğitliğe karşılık, daha yirmi bir yaşındayken, senyör zihniyetli onca mültezimin arasından sıyrılarak sipahi beyliğine atanmış, uç beyi olarak geniş yurtluklar almıştı. Bu, biraz da genç Osman Han'ın Osmanlı yönetim düzenine getirdiği yeni zihniyetin ürünüydü. Timar sahipliğini bundan böyle, parayı bastıran değil, onu hak eden yapacaktı. Her şey aslına rücu edecek, Osmanlı içtimai hayatı yeni bir düzene girecekti. Temeldeki, yosun tutmuş kasvetli taşlar yerinden oynatılmalı, devletin asıl sahipleri milli bünyede yerini almalı, Türk unsuru yeniden ön plana çıkartılmalıydı. Tuman Bey’in Tımarlı sipahi oluşu işte o günlere rastlıyordu. Osman Han'ın ordu ve toprak düzeni ile ilgili ihtilalci fikirlerinin takipçisi olan erdem sahibi bu zat, yüce hakanla tanışan ender beylerden de biriydi. İkta sahipleri Türklerden olmalıydı. Senyör düzenine son verilecekti böylece. Mültezimler tarafından kanı emilen reaya ise kurtulacak, insan gibi yaşayacaktı.

Tuman Bey, kendi reayasını nasıl yöneteceğini kafasında kurmuş, rehber olarak da eski Türk idari sistemini almıştı. Köylüye eski uç beylerinin yaptığı muameleyi yapıyordu. Her şeyin sevgi ve cömertlikten geçtiğini uzun tecrübeler sonucu öğrenmişti. Bugün tam yetmiş bir yaşında, üç erkek ve üç kız babası, hakkaniyetli bir uç beyi olarak, Vahit-i Kahhar olan Allah'ın toprakları üstünde, reayaya hizmet için yaşıyordu. Son on yıldan beri de, bütün tımar sahiplerinin büyüğü olarak il beyliğine atanmıştı. Üç bin dönüme yakın toprağı, binin üzerinde tam teçhizatlı sipahisi, on bine yakın reayası, sayısız mal ve mülküyle geniş yurtluğun tek ve sarsılmaz hakimiydi. Buna rağmen 'mülk Allah'ındır' inancından hiç sapmamış, bunu hem evlatlarına hem de halkına aşılamıştı.

****

Yağmalı toydan on gün sonraydı. Oldukça erken uyandı Tuman Bey. Kapalı ve soğuk bir gündü. Uzak ufukları pus bürümüştü. Ağır yağmur bulutları sökün ediyordu bu yana. Toprak kabarıyor, tohumlar patlıyor, tabiat şenleniyordu. Uzaktan bağırtılar duyuluyor, çobanlar davarı yazıya sürüyorlardı. Mis gibi toprak ve gübre kokularını getiriyordu rüzgar.

Tuman Bey, namazını kılıp, dışarıya çıktı. Günlerdir içinde yer eden şu acıklı meseleyi yerinde inceleyecekti. Topraklarına sığınmış bu kişi oğlu kimdi, tanımak istiyordu. İl başlarının ve yiğit başlarının haber vermemesini bir türlü kabul edemiyordu. Affedilir gibi değildi bu ona göre. Yoksul ve düşküne yardım etmek onun en çok önem verdiği şeydi çünkü. Toprağına sığınmış bu zımmi kimdi? Üstelik bütün aile efradını yitirmiş, küçük hasta kız çocuğuyla bir başına kalmıştı. Bu durum bir Türkmen beyine yakışmazdı. Kimseye haber vermeden yavaşça dışarı çıktı.

Gidecek, ondan helallik dileyecekti.

Güneş bulutların arasından ara sıra yüzünü gösterse de, hava alabildiğine soğuktu o gün. Karla karışık yağmurlar yeni kesilmişti. Güneş batıp çıkıyor, toprağı ılındırmaya yetmiyordu. Uzayıp giden tarlaların üstünde yağmur birikintileri parlıyordu. Gün doğusundan keskin bir rüzgar esiyor, ağaçlar sallanıyor, su birikintileri dalgalanıyordu.

Tuman Bey kürküne sarınıp atına bindi. Bu, uzun zamandan beri ilk ata binişiydi. Süt beyazı kısrağıyla tarlaların içinden uzun süre yol gidecek, ancak öyleye doğru varacaktı oraya. Suyu içmiş kepir toprağın yabancısı asil at, zorlanıyor, ağzından burnundan buhar dökülüyor, bukağılıklarına bulaşan çamura rağmen yoluna devam ediyordu. Son tepeyi de geçtikten sonra düze inip, derme çatma kulübenin önünde durdular.

Yaşlı bey atından indi, kapıya doğru yürüdü. Atın arka bacaklarının arasından sarı bir köpük uçtu ve çitin üstüne kondu.

- Ey, kimse yok mu? diye seslendi bey.

Yırtık pırtık giysiler içinde, saçı sakalına karışmış yaşlıca bir adam çıktı kapıya. Eğilip iki büklüm selamladı konuğunu.

- Nerede çocuk?

- İçerde beyim, yatağında, ateşler içinde yanıyor zavallıcık. Bütün gece sayıkladı durdu.

- Bana niye haber vermedin be adam?

- ?...

- Şunca zamandır topraklarımızda misafirmişsin madem, benim niçin haberim olmuyor bundan? Ha, söyle bana! Konukseverliğimizi duymadın mı? Bunun bizi hiçe saymak anlamına geldiğini bilemedin mi? Haydi, çocuğu göster bana!

- Küçük bir kız çocuğu efendim. Annesini yolda kaybettik. Bir ben, bir de zavallı yavrumdan başka kimsemiz yok...

Duman çökmüş kerpiç kulübeye birlikte girdiler. Terkedilmiş, ağıldan bozma bir yapıydı bu. Yanda bir samanlık, onun da gerisinde yıkılmak üzere bir ocaklık vardı. Çalı çırpıdan yapılma bir çitin ortasındaydı ev.

Ocakta ters çevrilmiş bir ekmek sacının içinde göz göz keçi tersleri yanmaktaydı. Esen rüzgar odaya sokuluyor, içeriyi dumana boğuyordu.

-Kapı açık kalsın, diye buyurdu bey. "Yakacağın yok mu?"

Ev sahibi duvar dibindeki tezekleri gösterip,

-Bundan başka yok, dedi.

Orada, dip uçta, bir şiltenin içine gömülü bir çocuk yatmaktaydı. Pamukları dağılmış, kirli bir yorganla örtülmüştü. Şakaklarından ve ıslak saçlarının dibinden ter sicimleri dökülüyordu.

Bey, hasta kızın baş ucuna oturdu.

Adam saygılı, titreyen sesiyle,

-Açız beyim, dedi. "İki günden beri hiçbir şey girmedi kursağımıza. Boğazı şişmiş, ateşler içinde yanıyor yavrucuğum. Bir şey yiyemiyor."

Tuman Bey, kuru parmaklarıyla kızın alnını yoklayıp, sırtındaki samur kürkü çıkartarak üstüne örttü. Sonra küçük kızın alnına biriken ter damlalarını sildi. Babası ise açık kapının önünde beklemekteydi. Eşiklikten rahatsız edici bir soğuk giriyordu içeriye. Bey kuzu derisinden yapılma yeleğini de çıkarıp, adama uzattı.

- Giy bunu, dedi.

Hiç bu kadar vebal altında hissetmemişti kendini. Varını yoğunu bu köhne kulübede bırakıp gitmek istiyordu buradan. Yüreği acıyla burkuluyor, kesif duman kesik kesik öksürtüyordu.

Uzun bir zaman başı önde düşündü. Bu namussuzluğu kim yapardı ona?

- Kimdir buraların işleticisi?

- Nohut Memet diyorlar ona, dedi Musevi.

- Durumu bildirdin mi ona?

- Biliyor beyim. Yanında çalıştım. Ama yukarda Allah var, yevmiyemi nakit ödedi. Bir de bu kulübeciği verdi bize. O iyi yürekli bir insan beyim.

- Peki bana niye haber vermemiş?

- Onu bilmiyorum bey.

- Burası bir vakıf ise, unutma ki ben de sadece mütevellisiyim, dedi Tuman Bey. "Ben yanlış yaparsam azledilirim. Reaya ise insanlıktan uzaklaşırsa toprak elinden alınır, bunu biliyor muydun?... Nereden geldiniz siz? Boy kim? Yani kimlerdensin?"

- Uzaktan beyim, mağribden gelip maşrığa gideriz. Zalimler ve zulümler ülkesinden gelmiş babalarımız. Bana gelince, ben gezginciyim. Biz aslında Karaylar, yani Türk asıllı Musevileriz, geçen asırda Kastilya'dan kovulan ve Osmanlının kucak açtığı Yahudileriz. Hazar Türkü de derler bize. Gezginciyiz sizin anlayacağınız. At bakıcılığı, toplayıcılık, başakçılık yaparım. Burada hasat zamanını bekliyordum. Sizin şanınızı duyunca...

-Ya, demek Türksünüz ha, buna sevindim, dedi Tuman Bey. "Peki payitahtta değil mi sizin hısımlarınız, oraya yerleşmediniz mi?"

-Öyle beyim, ben onlardan ayrıldım. Irkımın yadigarlarını Urumeli'nde değil, buralarda bulacağımı bilerek düştüm yollara. Sonunda döne dolaşa, konuşa koklaşa sizin kapınıza sığınmış bulunuyorum.

Bey bunun üzerine bir çocuk gibi heyecanlandığını, tüylerinin diken diken olduğunu hissetti. Başını yere eğerek,

-Efendi, dedi. "Şimdi beni affetmeni istiyorum. Sen ve şu küçük kız yardımı fazlasıyla hak ediyorsunuz. Seni kendi yurtluğumda alıkoymak istiyorum. Zor günleriniz geride kaldı artık. Konaklarımdan birine yerleşecek, orada birlikte hizmet edeceğiz. Tüm atlarımın sorumlusu sen olacaksın. Reayayı da çekip çevirecek, onları sevk ve idare edeceksin. Kastilya senyörlerini bilen sizler, bir de bizi tanıyın bakalım... Çizmelerini çıkar!"

- Aman bey...

- Çıkar dedim!

Onu beklemeden kendi çizmelerini çıkarıp, adamın ayaklarının dibine attı.

- Sen de kendininkileri çıkarıp ver bana, dedi.

Kuşağının arasından bir kese çıkarıp uzattı ona.

-Yarından itibaren seni kendi maiyetime alıyorum. Bir araba gelecek ve sizi bana getirecek.

-Ulu Yaradan sizi korusun beyim.

Adamın sön sözü bu oldu. Beye eski, yırtık çizmeleri giymede ve ata binmede yardım etti.

****

Atlılar, atlılar

Takırtısı tatlılar...

Kırk kişiydiler ve kırkı da İç-İl sancağının ulu Yörükleriydi. Dayanıklı atlılarının üstünde, zirveleri karlı dağlardaki yurtlarından çıkıp, güneyde Buz-Ulusların yurtluğuna gidiyorlardı. Terkilerinde yedek atları ve dört yüklü deveyle kuşluk vakti çıkmışlardı yola. Sert, çakıllı keçi yollarından, dize varan ot denizinin dalgalandığı yaylalardan, karanlık vadilerin içinden ve altından ipeksi kar sularının aktığı taş köprülerin üstünden geçip, düze vardılar. Orada çatlatırcasına sürdüler hayvanları. Bahar güneşinin altında nallarını parlatıp, gün boyu yol aldılar. Menzillerde dinlenip, atlarını doyurdular. Sonra yedek atlarına binip, develeri sürdüler. Yol boyunca acıklı Yörük türküleri tutturup, Bozlak havaları söylediler. Kızışmış er meydanına gidiyorlarmış gibi, sabırsızlıkla, bastılar kırbacı. Geniş bataklıklardan, kuş seslerinin şenlendirdiği sazlıklardan geçtiler. El değmemiş, duru suları bulandırıp, göğe sıçrattılar. Atlar tökezleyip, develer homurdansa da, dinlenmeyip, menzile doğru sürdüler atlarını. Kumlu çakıllı ırmak yataklarından geçtiler. Sonra Gavur dağlarının karanlık vadilerine daldılar. Ebem kuşağı renginde baharın son ışıkları oynaşıyordu tepelerinde. Çamurlu yollar, çakır dikenli tepeler, kerpiçten evler, ekili tarlalar, yaylıma bırakılmış atlar, nice köyler bıraktılar geride. Nar bahçelerinden geçtiler. Kırmızı toprağı bir deniz gibi uzanan yeni fışkın vermiş fıstık ormanlarını dolanıp, geniş, kıraç Barak bozkırına vardılar. Orada ünü dört bir yanı tutmuş Boz-Ulusların beyi Tuman Bey’in toprakları uzanıyordu. Kırk atlı işte o gün, şanı yüce, cömertliğiyle ünlü bu Türkmen asilzadesini görmeye gidiyordu.

Tuman Bey’in ünü şarkta Balis sancağından, Urumeli'ndeki Selçuklu sınırına, cenupta İç-İl sancağından, şimalde dağınık Çepni oymaklarına kadar geniş topraklarda bilinirdi. Geniş Türk yurdunda onun şanının konuşulmadığı tek hane gösterilemezdi. Onca tımar sahibinin, beylerin, beylerbeylerin ve dahi sancak beylerinin içinde parlayan bir yıldız gibiydi o. Adalet ve cömertliğin şahikasında, Genç Osman Han’ın teveccühlerine mazhar olmuş ender tımar beylerden biriydi. İşte böylesine yüce bir insanı görmek, onun konuğu olmakla şereflenmek için çıkmışlardı yola.

Hudutsuz toprakları vardı Tuman Bey’in, sayısını bilmediği hayvanları, uzak illere sefere çıkan kervanları, on bine yakın reayası, bir gaza gününe her an hazır bin atlısı vardı. Beyler, düşkünler, yolcular ve kervanlar konaklardı yurtluğunda. Sınırsız mülkünü gözünü kırpmadan dağıtırdı. Konuğu olan bir Çepni beyine bir gün şunu söylemişti: Görüşünüzü bulanıklaştıran şu bozkır boyunca, boz bulanık mavi dağlar boyunca, yeşil bağlar, deniz gibi uzanan tarlalar boyunca, gözün görebildiği her şeyin benim olduğunu söyleseler de, sen gene de inanma buna dostum. Hakikatte ben herkesten fakirim. Vebal nedir bilir misin? Bu dev vakfiyenin nasıl zor işletildiğini bilir misin? Bilgi, vebal ve merhamet fakiriyim ben. Acaba birinin kalbini kırmış mıyım diye, Allaha yalvarmadığım gece yok gibidir. Biz mesuliyet sahipleri böyleyiz, kalbimiz titrer. Kendi reayam içinde bir haksızlık yaptım mı diye düşünürüm hep. Ödüm kopar bundan. Hakikatte, üstüne bastığım bir karışçık toprak, zavallı karnımı doyuracak bir avuç kara buğday, bir çekimlik kuru nefesten başka bir şeyim yok. Biz emanet sahipleri böyleyiz işte. Tek hazinemiz içimizde saklıdır."

Başlarında kethüdaları olduğu halde, ona bir han çadırı getiriyordu atlılar. Onca müşkülatı aşıp, onun konuğu olmakla şereflenmek için geliyorlardı. Boz-Ulus topraklarında uzun süre yol aldıktan sonra, karşılarına çıkan bir at çobanına sordular.

-Tuman Bey’in evi nere evlat?

-Tee, aha şu karşıda gördüğünüz bir sıra ev, dedi çoban.

-Hangi biri, bize tam göster?

Çoban, bir kaplumbağa kabuğunu andıran kaba, kertikli parmağını uzatıp yine aynı tarafı işaret etti. Atlılar, sağlam taştan yapılma duvarlarla çevrili bir sıra bakımlı konaklara doğru yürüdüler. Geniş bir meydanda durdular. Konukları orada bey bekliyordu. İlerlemiş yaşına rağmen heybetli görüntüsüyle hakikaten tam bir beydi. Güneş geniş alnını aydınlatıyor, siyah sahtiyen çizmeleri gıcırdıyordu. Yukarda yaban güvercinleri kanat çırpıyor, sağlam bacalardan göğe dumanlar süzülüyordu. Bakımlı atlar çekiliyordu ahırlara. İç-İlli Yörükler, böylesine görkemli evleri ilk kez görüyordu. Etrafta ise reayanın temiz pak evleri vardı.

Kubbe biçiminde çift kanatlı kapılar açıldı. Atlılar geniş hayata girdi. Develer ıhtırıldı, yükler indirildi. Misafirler üst kattaki aydınlık selamlığa alındı.

Nallar takırdıyordu avluda.

Atlar ahırlara çekildi. Su ve yem verildi. Pekmez sandıkları konuldu atların önüne. Toklular, tosunlar yatırıldı, kurbanlar kesildi. Misafirler ise üst katta dinlendiler.

Bey neden sonra geniş, aydınlık selamlığa girdi. Misafirlerin tek tek hatırını sordu. Hoş beş edildi, tanışıldı. Kethüdalarına hediyeler sundu. Konuklar ise bağlılıklarını bildirip, ona bir han çadırı getirdiklerini söylediler.

Ev sahibi hediyeyi nezaket gereği kabul etti.

Baharın ilk günleriydi ve hava oldukça soğuktu. Ocakta köz olmuş kütükler yanıyordu için için.

İkrama bir yorgunluk kahvesiyle başlandı.

Ev sahibi,

- Hazar! diye seslendi;

Kapı açıldı, içeriye dışarının soğuğuyla birlikte ince belli, uzun belikli, iri ela gözlü, yay kaşlı bir kız girdi. Eşikte bekledi.

-Ocağı tutuştur, konuklarımıza bir yorgunluk kahvesi yap kızım, dedi bey.

Konuklar hayranlıklarını gizleyemediler. Kızın güzelliği karşısında adeta büyülendiler. 'Anam bacım olsun' dediler içlerinden.

Kız dışarı çıktı. Az sonra, omzunda oldukça büyük bir çuvalla içeri girdi. Onu kor olmuş kütüklerin dibine indirdi. Bir maşayla biraz ateş topladı bir köşeye. Ve bir çuval yağlı cevizi ateşin üstüne döktü. Cevizler ateşi birden kızıştırdı. Oda ısındı. Kulplu, iri bir bakır cezveyle kahve suyunu ısıtmaya başladı. İç-İl'den gelen konuklar şaşkınlık içinde onu seyrediyorlardı. Bir cezve kahve için bir çuval cevizi gözünü kırpmadan yakmıştı kız. Bey oralı bile olmuyor, konuklarıyla sohbet ediyordu. Böylesi bir cömertlik, böylesi bir eli açıklıkla ilk kez karşılaşıyorlardı İç-İlliler. Bu ne zenginlik, bu ne ihtişam, diyorlardı içlerinden. Dışarıda ise hazırlıklar devam ediyor, koşuşturmalar, bağırıp çağırmalar duyuluyordu. Bey, konuklarına mükellef sofralar hazırlıyordu anlaşılan. Kapılar açılıyor, odalar havalandırılıyor, atlas yüzlü yorganlar, kuş tüyü yastıklar ve yün döşekler taşınıyordu odalara. Beyin yüzünde ise hiçbir yapmacık ifade görünmüyor, sakin, tevazu içinde konuşmasına devam ediyordu.

Kız, konuklara tek tek kahve sunduktan sonra dışarı çıktı.

Neden sonra, İç-İl kethüdası dayanamayıp söze girdi.

-Bey, görüyorum ki dışarıda hazırlıklar devam ediyor, dedi. "Lütfen emir verin de bizim için daha fazla yorulmasınlar. Biz göreceğimizi gördük. Sizin ihtişam içindeki yaşantınızı, cömertliğinizi gözlerimizle gördük. Bir cezve kahve için bir çuval cevizi yaktırmanız bile yetti bize. Şu anda her şeyi anlamış bulunuyoruz. Lütfen daha fazla zahmet etmeyin. Sırf şu cömertliğinizi ve eli açıklığınızı görmek için geldik buraya. Siz gerçekten sözü edildiği kadar varmışsınız. Kahvemizi içtik, hediyemizi sunduk, bize müsaade buyurun!"

Beyin yüz ifadesi bir an bulanıklaşır gibi olduysa da, hemen toparladı kendini.

-Siz, dedi, kekeleyerek. "Yoksa Tuman Bey’i mi görmeye gelmiştiniz? Beyler, onu görmek için maalesef biraz daha yol gitmeniz gerekiyor. Bana gelince, ben sadece onun at uşağıyım. Kusura bakmayın, alıkoydum sizi. Beyin evi bin kadem ilerdedir. Şu tepelerin ardında."

Şaşkınlık sırası İç-İl kethüdasındaydı şimdi.

-Öyle mi? dedi. "Ama nasıl olur, siz o ünlü Tuman Bey değil misiniz? Madem öyle, onu görmemize gerek kalmadı artık, dönsek iyi olacak. Kahyası böyle olan beyin, gör bak kendisi nasıldır?... Neyse ağa, bize müsaade, artık yola koyulsak iyi olur."

Yerinden kalkıp, ağanın elini sıktı. Diğer Yörükler de kalktılar yerlerinden. Hediyelerini bırakıp, dışarı çıktılar.

Konağın kapısının önüne yine dinlenmiş atlar, yedekler ve develer çekildi. Sert zeminde nallar takırdadı. Konuklar sevgi ve muhabbetle uğurlandılar. Çok geçmeden de, sancak merkezine giden toprak yola dönüp, gözden yittiler.

****

Tutuş, Kahlenberg tepeleri önündeki düzlükte, karanlık bir koruluğun önünde oturmuş, bu yana gelen ve bütün ufku kaplayan Leh atlılarını ve dik yamacı tırmanan Avusturya piyadelerini görüyordu. Düşman, saf saf, akın akın geliyordu bu yana. Ordu dağılmış, geriye çekiliyordu. Geride toplar, dağınık çadırlar, inleyen, acı çeken yaralılar, bütün ovayı kaplayan Türk cesetleri vardı. Toplar gümbürdüyor, yer sarsılıyordu. Havada top top barut dumanı süzülüyordu ırmağa doğru. Bileklerinden biçilmiş atlar kişniyordu orada burada. Feryatlar yükseliyordu göğe. Kireç gibi ağarmış yakışıklı alnına gür perçemi düşmüştü Tutuş'un. Kardeşi Künde, birkaç adım ötede sessizce can veriyordu. Kenetlenmiş kanlı dişlerini, kenarından kan sızan büzülü dudaklarını görebiliyordu onun. Tutuş hala kendindeydi. Alt tarafında bir uyuşukluktan başka bir şey duymuyordu. Ama acı yavaş yavaş göğsüne doğru çıkıyordu. Hırıltıyla öksürdü, ağız dolusu kan tükürdü otların üstüne. Karnı açılmış bir yaralının kıvrım kıvrım, göv bağırsakları görünüyordu. Çevrede, savaş malzemeleri, palalar, çizmesiyle kopmuş bacaklar, parçalanmış vücutlar vardı. Alfolt ovası yanıyordu. Kulakları sağır eden toplar gümbürdüyordu surlardan. Şakırtılar duyuluyor, dev boyutta gülleler derin çukurlar açıyordu etli toprağın bağrına. Havaya atlar, insanlar, toprak, taş ve kızıl bir püskürtü saçılıyordu.

Tutuş, kopan bacağını orada bırakarak, bir çukura doğru çekti vücudunu. Parçalanmış balaklarının içinde kanlı çizmesi ve onun olmayan ayağı takip ediyordu onu. Son gücünü kollarına toplayarak, kanlı kumaş parçasını çekip kopardı. Bacaklarından kurtulan ağır gövdesi çukura doğru yuvarlandı. Sırt üstü düştü oraya. Ölüm duygusu, içini dağlarcasına gelip geçti beyninden. Ölüyordu. Koyu, katılaşmış bir kan gölcüğünün içinde yatmaktaydı. Küçük kardeşi Atsız'ın Avusturya cellatlarının paslı testereleri altında can verişini hatırladı en son. Çakır gözleri göğe dikildi. Barut kokan havayı doyumsuzca içine çekti. Yaklaşmakta olan atların gümbürtülerini dinleyip, gözlerini yumdu. Orada hareketsiz kaldı.

Düz, engelsiz uzanan yemyeşil ovanın uzağında ise Tatar atlıları çekiliyordu. Yeşil Tuna pürüzsüz akıyordu.

Lehler safları bozup, birden yayıldılar geniş ovaya. Atların kuyrukları yere paralel, mahmuzları şıngırdayarak bütün ovayı tarı-yorlardı. Etrafta yağma edilen çadırlar ve çadırların üstünden yükselen alevler görülüyordu.

Bir atlı, üzengisinin üstüne yatmış hedefe yaklaşıyordu. Eğer kaşı güneşte parlıyordu. Kopuk bir uçurtma gibi geldi, uzun mızrağını Künde'nin göğsündeki çapraz kayışların ortasına saplayıp, yanık toprağı deşeleyerek çekip gitti. Ateş gibi sıcak ağır mızrak Künde'nin parmakları arasında kaldı. Bir iki sallandı, sönen vücutla birlikte hızla yere düştü. Künde sert nallar altında çiğnenen cesedinin acısını duymuyordu artık.

Uzakta Tuna uğulduyor, dalgalar kıyıları dövüyor, Tatar atlarının ipeksi yeleleri ışıltılar saçarak, dizginler Kırım'a kırılıyordu. Atlar cesetlerin üstünden geçip gitti ve o yıl Avusturya önlerindeki kanlı savaşta yer alan Tuman Bey’in dokuz yüz atlısından hiç haber alınamadı.

****

Hayat zevk vermediği ve anlamını yitirdiği andan itibaren hızla akıp gider. Göz açıp kapamayla bir de bakmışsın ölüm kapıya dayanmış. Tuman Bey’in hayatı da, üç oğlunu Alfolt ovasının kanlı çayırlarında bıraktıktan sonra tıpkı öyle olmuştu. Seksen yıllık hayatında yaptıklarının hiç anlamı yokmuş gibiydi. Bir ömür geçip gitmiş, yapacağı bir şey kalmamıştı artık. Hayatın anlamsızlığını bir kez daha anlıyordu Tuman Bey. Ağır aksak giden ömrünün bir an evvel tamamlanmasını bekliyordu. Hiçbir şey neşe vermiyordu artık ona. Kızları, kızlarının kucağına yıktığı torunları da neşelendirmiyordu onu. Hele son on yıldır Türkmen obaları arasındaki dargınlık, çekişme, kan davaları yiyip bitirmişti Tuman Bey’i. Bütün varlığını bu yolda harcamaya başlamıştı. Maddi manevi çöküş yıllarını yaşıyordu. Türkmen beyleri her yıl başlarında kethüdaları olduğu halde gelir, malın yarısını alır götürürlerdi. İl beyi olmanın ağır sorumluluğuydu bunlar. Kan bedellerinin ardı arkası kesilmiyordu. O ne yaparsa yapsın, her iki tarafın kan bedelini ödemek zorundaydı. O sıradan bir mültezim değildi ki. Kendi evlatları birbirini yiyip bitirmesin diye tüm varlığını harcayabilirdi. Bir baba, evlatlar arasındaki dargınlıkları önlemekle mükellefti. Bu ona çok pahalıya da mal olsa, bu uğurda yalın yapıldak da kalsa, sonuna kadar götürmeliydi. Öyle de yaptı Tuman Bey. Boylar arasında sulh ve sükunu sağlamak için son altmış davarını da verip, iki deveyle kuru çulun üstüne oturdu.

Yeni-İlin ve tüm Boz Ulusların beyi Tuman Bey, viran olmuş evinin ot bürümüş avlusundan çıkıp, evlek evlek uzanan verimli tarlaların arasındaki çamurlu yola bir kez daha baktı. Beğdili obalarının en büyüğü olan Emtileklüleri beklemekteydi şimdi de. Onlarla hasım olan Bayındırlıları savuşturalı daha iki gün olmuştu. Şimdi Emtileklü beyi Uğurlu Bey ile görüşmeye sıra gelmişti. Uğurlu Bey’e verilecek hiçbir şeyi kalmamıştı. Son sözü söylemenin zamanı gelmişti artık. Bugün Emtileklular beklendiğine göre, bu söz onlara nasip olacaktı. Ve bu son söz, tam bir bey sözü olmalıydı.

Bozkırda atlar ne güzeldir. Atlar ve bozkır... Atlar ve binicileri...

Tuman Bey yaklaşan atlıları görünce, "Bizden olan bizim evlatlarımız" diye geçirdi içinden.

Hafif bir gülümseyişle ve başını her iki yana sallayarak bu yana gelen Emtileklülere baktı. Onları gene de seviyordu. Kavga da etseler, birbirini boğazlasalar da, savaş meydanlarında sırt sırta verip aynı gaye uğruna can vermiyorlar mıydı? O yeterdi Tuman Bey’e. İnsanın evladını terk etmesi mümkün müydü?

Fakat ne yazık ki, yeni gelenlerin gönlünü alacak bir şeyi kalmamıştı.

Tuman Bey, uzaktan atlıları görünce, evin önündeki çorak tarlaya doğru yürüdü. Bir beye yakışmayan yırtık pırtık giysilerinin içinde pek zavallı görünüyordu. Gören yaşlı bir at uşağı sanırdı onu. Lime lime olmuş yenlerine, Dirseği çürümüş, etekleri yırtılmış paltosuna baktı. Açıktaki uzun, ak saçlarını rüzgar savuruyordu. Sonra dize varan yırtık çizmelerine baktı adam. Dışarı fırlamış parmakları kir pas içindeydi. Utanç içinde içeri çekti onları. Eski, ihtişamlı günleri geldi gözlerinin önüne. Elinde olmayarak o günleri hatırladı. "Bu dünyada anlamı olan tek şey evlatmış meğer." dedi içinden. Onlar ise yoktu artık. Kız evlat ne ki? Onların nerede olduklarını bile bilmiyordu şimdi. Yaşlanmış, gözlerindeki ışık çoktan sönmüştü. Derine kaçan göz çukurlarının içinde sönmek üzere olan iki fersiz ışık kalmıştı yalnız. Fakat savaşa kurban verdiği üç oğlunu hiç unutamamıştı. Mezarları bile yoktu onların. Kim bilir, kaç yazın güneşi, kaç kışın sert rüzgarları altında yok olup gitmişlerdi. Onların yüz çizgilerini, hayat dolu bakışlarını, her bahar kalabalık reayanın ortasında tozun toprağın içinde ciritte at sürüşlerini getiriyordu gözlerinin önüne. Hasretini gidermeye çalışıyordu. Tutuş'un yanağından öpüyor, Künde'yi kucaklıyor, Atsız'ın ense kokularını soluyordu. Hasretle gözlerini yumarak, 'Ah yavrularım!' diyordu içinden. Kalabalıkta dökemediği göz yaşlarını yalnızlığında döküyordu. Erkek evlat meğer toprağa kök salmak gibi bir şeymiş. Toprak ise dik duracağımız tek zemin. Bize güven veren, bizi korkularımızdan arındıran, ona sahip olduğumuzda bizi güçlü kılan tek varlıktı. Onu dik tutan bacakları ve işleyen kolları gibiydi evlatlar. Ama bunları yeni fark ediyormuş gibi, göz yaşlarına boğuluyordu şimdi.

Atlılar ise hızla yaklaşıyordu.

Havada hafif bir yağmur sonu serinliği vardı. Kabarmış, şişmiş kara topraktan, gübre yığınlarının üstünden ipeksi bir buğu yükseliyordu. Uzak tarlaları sis bürümüştü. Kuş seslerine, toprağı oyan sel sularının uğultusu, yaklaşan atların gümbürtüsü karışıyor, yavaş yavaş yüzünü gösteren bir güneş tepede gülümsüyor, topraktan bir hışırtı, bir canlılık yayılıyor, uzak ufukları sis bürüyordu.

Çitlerin önünde durup, yırtık yenli kollarını arkasında bağladı. Serin havada bir sıcaklık bürümüştü bedenini. Ter belirmişti alnında. Nefes alamıyormuş gibi, sıska göğsünü nemli havaya açmış, kesik kesik soluyor, ağzından buhar saçıyordu.

Tahta çitlerin üstünde kuşlar dengeleniyor, yağmur sularından doygun tarlaların üstünden kargalar havalanıyordu. Kapalı bir sonbahar günüydü ve hava oldukça soğuktu. Bel vermiş duvarların, yıkık samanlığın ve yan yatmış direklerin hali içler acısıydı. İki deve hareketsiz duruyordu ahırın önünde. Gören ayakta ölmüş sanırdı onları.

Atlar güz yağmurlarının yumuşattığı toprağı deşeleyerek gelip, Tuman Bey’in evinin önünde durdular. İnmeye niyetli görünmüyordu Emtileklüler.

Uğurlu Bey uzaktan seslendi.

-Bey, bedelimizi almaya geldik.

-Otursaydınız, dinlenseydiniz biraz.

-Vaktimiz yok bey, malları sürmek için şu üç arkadaşımızı bırakıp, hemen yola çıkmamız lazım.

Tuman Bey cılız sesiyle,

-Sürecek mal kalmadı bende ağalar, diye cevap verdi. Sonra başıyla iki devesini gösterip, "Aha, şu iki deveden başka hiçbir şeyim yok. Kuru çulun üstüne oturttunuz beni. Elimde avucumda kalan son davarı Bayındırlılara verdim. Şansınıza küsün ağalar, bu yıl geç kaldınız. Artık sulh yapmanın zamanı gelmedi mi sizce? Şu yaşlı halimle aranızı bulamıyorum artık. Sözlerimin de bir hükmü kalmadı. Allah biliyor ya, önümüzdeki bahara çıkmam; aranızı bulacak kimse de bulamazsınız. Bu işe son verin evlatlarım. Siz benim yaramaz çocuklarım gibiydiniz. Ama artık babanız yok, aklınızı başınıza toplayın. Size son nasihatim; asil kişiler gibi davranın, size yakışanı yapın!

Ama Uğurlu Bey, babasının elindeki son malı da koparmaya gelmiş hayırsız evlat gibi diretti.

-Hayır bey, dedi. "Payımıza düşeni almadan bir yere gitmeyiz." Yerinde duramayan atının kaşının ortasına indirdi kırbacı. "...Dur ey meret!" diye söylendi. "...Dediğim gibi, hakkımızı almadan gitmeyiz buradan... Ver malımızı bey!"

9- Dedim ya, iki kötü devemden başka bir şeyim kalmadı evlatlarım, Bu kadar acımasız olmayın. Yıllarca aranızı bulmak için çırpınan bu düşkün ihtiyara bir tas sütü çok görmeyin. Eğer o kadar merhameti çok görüyorsanız bana, siz de onları götürün. Ama, düşün yakamdan!"

Uğurlu Bey, ısrar ediyordu.

- Biz iki kötü deveye kalmadık, dedi. "Bayındırlılara verdiğiniz malın aynısını isteriz."

-Eh madem öyle, kalbinizi kıracağım bu gün. Sırf, Türk boyları birbirine girmesin diye iki yaramaz evlat gibi yıllarca kahrınızı, kaprisinizi çektim. Ama artık bitti, aradan çekiliyorum. Böyle düşünenlere tabii ki, bir çift sözüm olacak; Evlatlar, ben deve miyim ki iki yerimden boğazlanayım? Yıllarca yaptınız bunu, bari şimdi yalnız bırakın. Bırakın ki, huzur içinde öleyim. ...Haydi size uğurlar ola!"

Emtileklüler'in atları, bunun üzerine batağa dönmüş kara toprağın içinde birden ileri atıldılar. Çamura batmış sert toynaklarıyla yeri daha da eşelediler. Uzun bukağılıklarından kuru kesekler fırlattılar Tuman Bey’in üstüne. Sonra birden ileriye fırlayarak bir sis denizinin içinde kayboldular.

Tuman Bey ise, ıssız ovanın ortasında iki devesiyle baş başa kaldı.

****

Hayat insana ne vermez ki, verdiği şeye karşılık ne almaz ki? Tuman Bey’in son on yılı, bu sözde olduğu gibi, varlıktan sefalete doğru bir yıldız gibi kayıp gitti. Devletteki çöküşün benzeri onun yurtluğunda da yaşandı. Son on yılda her şey inatçı bir at gibi geri geri gitmiş, Tuman Bey hızla sefalete sürüklenmişti. Görenler artık onu tanıyamıyordu, tanısalar bile gözlerine inanamıyorlardı. Tuman Bey ne hale gelmişti öyle? Bey, çok geceler başını ellerinin arasına almış, bir asra yakın ömrünün acı hatıralarını uzun uzun düşünmüştü. Yalnızlık kaçınılmaz kaderi olmuştu onun. Üç oğlunu yitirdikten ve yersiz bedeller uğruna malını heba ettikten sonra, bir daha da belini doğrultamamıştı.

Emtileklüler'in gidişi Tuman Bey’in en kötü günlerinin de başlangıcı olmuştu. Zorlu kış gelip çatmış, kar boran halinde yağmaya başlamıştı. Dere yatakları, hayvanların yaylıma çıktığı geniş otlaklar, kendi elleriyle diktiği çit kazıkları, sarnıçlı tepe, her şey beyaz bir örtünün altında kalmıştı. Göz alabildiğine