UZUN MAVİ YOL

UZUN MAVİ YOL-I-

(Kanavuç’un Yazgısı)

Ama sen benim gibi yaratılmadın asla.

Rüzgarların kanatlarında uçmak için...

(Will Carleton- 1911)

16. yüzyıl. Osmanlı-Türk otağının, bütün Turan İlleri'nden İran'a, Batı Hint Adalarından şimali Afrika ve Akdeniz'e, Macar, Cermen, Leh ovalarından Kırım'a, Kazan'a ve Cenubi Rusya steplerinden Yemen'e kadar geniş coğrafyaları kapladığı ve dünya sulh ve nizamından Türk'ün sorumlu olduğu çağda, yer kürenin bir diğer köşesi Antilya'da, Apalaş dağlarının eteklerinde yaşayan yerliler, her yıl düzenledikleri Ergenliğe Geçiş Şenlikleri’nde gökten geldiğine inandıkları bazı müsveddeler buldular. Athabaşka dilinden başka dil bilmeyen yerliler, anlam veremedikleri bu müsveddeleri alıp Reis Buka'ya götürdüler. Buka, kağıtlara şöyle bir göz attıktan sonra, onları deri kılıfının içine koyup çadırının duman deliğine yakın bir yerine sokuşturdu.

Apalaş dağları, gümüş kanatlı dazlak kartalların yuvasıdır. Kartalların ve Cherokeeler'in ebedi ve kadim yurdu... Yeni dünyanın bu ihtiyar sıra dağlarında, granit kitleler, yeşil vadiler ve dize varan ot denizinin dalgalandığı şeritler halinde yaylalar vardır. Aphaçiler'e, Jikarillolar'a ve Cherokeeler'e yüz yıllarca ev sahipliği yapmış bu dağlar, huzur ve sükun bölgeleridir. Karla örtülü zirveleriyle volkanik, tortullu kaya kitleleri kuzeye doğru uzayıp gider. Florida sahil şeridinin batısında yine geniş Cumberland yaylası vardır. Cherokeeler işte burada yaşarlar.

Cumberland, yerliler için ana kucağı gibidir. Kürk avcılarının, Gerçek Birlikçilerin, İspanyol, Portekiz ve Fransız kolonizatörlerinin, İngiliz-Anglikon sömürge işletmecilerinin ve onlara ait karakolların henüz el atmadığı bölgelerdir buralar. Üzerinde besili ve benekli yaban atlarının ve buffalo sürülerinin yayıldığı verimli otlaklar uzanır güneye doğru. Vadiler köknar, çam, ladin ormanlarıyla kaplıdır. Okyanus rüzgarlarının uzağında, batıda yine geniş Mississipi ovası uzanır. Burada yeşilin bütün tonlarını görmek mümkündür. Aşağıda Mississipi deltası ve güneyinde büyük körfez yer alır. Sonra ana kıtanın kızıl kalbine doğru yol alınır. Burada kanyonlar, Kolombia Platosunu kaplayan bodur buğdaygil çayırları, pelin otu bozkırları, yağlı ve dikenli bitki denizi ve muazzam düzlükler vardır. Toprak, kahverengidir burada, solgundur. Kırmızı, sarı podzol toprakların bulunduğu başka sahalarda ayrıca, yarı tropikal kumullar dikkatinizi çeker.

Apalaş dağları, yeni dünyanın doğudaki zirveleridir. Mississipi, geniş ovaları sularken, toprağı acımasızca oyar. Yükseklerde yağmurlar yağar, kar erir, toprak kabarır. Bahar geldiğinde ırmağın debisi saniyede altı bin metre küpe kadar ulaşır. Ohio da kabarır, Colorado Irmağı da. Kıyılarında som balıkları, ton balığı yuva yapar. Sonra birden Meksika körfezi karşılar sizi. Burada Mississipinin sürükleyip getirdiği çamurlu sular ta açıklara kadar uzanır, bulandırır denizi.

O yılın Ergenliğe Geçiş Şenlikleri'nde, Cherokee gençleri farklı bir yarış düzenlediler aralarında. Ston dağına tırmanılacak, kartal yuvalarına erişilecek ve her yuvadan bir kartal yavrusu getirilip büyük jüriye sunulacaktı. O güne kadar kimsenin tırmanmaya cesaret edemediği bu kızıl kayalıkların zirvelerinde kartallar yaşardı. Ergenliğe Geçiş Şenlikleri’nde ilk kez denenen bu yarış, o güne kadar yapılanların da en zorlusu olacaktı.

Gençler hazırlıklarını yapıp, dağın en sarp yerinden tırmanışa geçtiklerinde güneş zirveye varmak üzereydi. Akşama doğru yüksekteki kartal yuvalarına ulaştılar. Uçurumun başındaki dokuz yuvayı dağıtarak, Cherokee obasına dokuz kartal yavrusu getirdiler.

Fakat, ertesi günün sabahında, hiç beklemedikleri bir şeyle karşılaştı Cherokeeler. Kızılderili tepelerinin üstüne bir anda yüzlerce kartalın geniş kanatlarının gölgesi düştü. Sarp kayalıklardan bu yana akın akın geliyorlardı. Rüzgarın sesine karışan kanat vuruşlarını ve dalışa geçerken çıkardıkları tüyler ürpertici sesleri duyan Cherokeeler, derme çatma çadırlarından dışarı fırladılar. Ortalık bir anda karıştı. Erkekler sağa sola koşturuyor, kadınlar çığlık çığlığa yavrularını arıyorlardı. Kartallar sağlam deri parçalarından yapılmış tepeelere gökten yıldırım gibi dalıyor, hareket eden her şeye saldırıyorlardı. Atlar koşturuyor, sürüler ovaya doğru yayılıyordu. Sonra bir toz bulutu kapladı ortalığı. Rüzgar tozu toprağı kaldırıyor, iri iri burgaçlar tepeeleri kökünden sarsıyor, kadınların çığlıkları at kişnemelerine karışıyordu. Erkekler oklarını, yaylarını alıp etrafa dağılırken, kadınlar çocuklarını tepeelerin içine saklamaya çalışıyorlardı. Sonra birden ortalık duruldu, rüzgar kesildi. Kartallar gökyüzüne çekildi. Gökte bir süre daha dönüp durdular, sürüden birkaç keçi yavrusunu kaptıktan sonra da, iri bir kartalın öncülüğünde gözden yittiler.

Cherokeeler, böylesi bir saldırıyla ilk kez karşılaşıyorlardı. Ve çok geçmeden yerin hakimi Apalaşlılarla, göklerin hakimi kartallar arasında benzeri görülmemiş bir savaş başladı. Mücadele insan ve hayvan arasında olsa da, savaşın bütün kuralları burada da işleyecekti.

Cherokeeler için ilk acı haber birkaç gün sonra geldi. Cherokee obalarının az uzağında, meşe koruluğunun içinde, yerli bir kadın tek başına bir erkek çocuğu dünyaya getirdi. Genç ana yerde bitkin halde yatarken, bebek dişi bir kartal tarafından kaçırıldı. Kadın bebeğini göremedi. Gökte birkaç kartalın süzüldüğünü gördü, o kadar. Göz yaşlarına boğulan talihsiz anne, perişan halde obaya döndü ve olanları büyük Reis Buka'ya anlattı. Buka bunun üzerine, Apalaş semalarında görülen bütün kartalların öldürülmesi emrini verdi. Ve kartallarla Cherokeeler arasındaki savaş, asıl ondan sonra başladı. Cherokee erkekleri, oklarını, yaylarını, baltalarını hatta tüfeklerini de alıp etrafa dağıldılar. Dört bir koldan bebeğin izini sürdüler. En sarp kayalıktaki yuvalara kadar her köşeyi gözden geçirdiler. Ama nafile, bebeğin izine rastlayamadılar.

O yılın Ergenliğe Geçiş Şenlikleri bir anda, yas ayinine dönüşmüştü. Cherokeeler şimdi kan ağlıyor, tepeelerin üstünden ağıtlar yükseliyordu. Nihayet avcının biri, içinde, bebeğe ait eti sıyrılmış birkaç kemik parçası bulunan bir torbayla çıkageldi. Kemikleri Reis Buka'nın önüne koydu. Bu acı olay bütün Cherokee obalarını yasa boğdu ve üç gün yas ilan edildi.

Kadınlar hep bir ağızdan ağıtlar yaktılar.

Reis Buka, ertesi gün en gözde avcılarını yanına çağırdı. Gökte tek bir kartalın dahi uçmaması hususundaki kati emrini tekrarladı.

Ve avcılar vadilere yayıldılar.

Tuzaklar kurdular. Ovalara, el değmemiş kuytu köşelere kadar gidildi, görünen bütün kartallar öldürüldü, leşleri tepe gibi yığıldı.

Fakat tam bu günlerdeydi ki, son bir olay herkesi şaşkına çevirdi. Beklenilen bir durum değildi bu. Vadide kartal avına çıkmış bir gurup Cherokeeli avcı, ölü kartallarla obaya dönerken, uzaktan birkaç silah sesi duydular. Hep birden o yana koşturdularsa da, bir şey göremediler. Patlamalar anlaşılan çok uzaktan gelmişti. Ormanın ve çıplak ovayı örten sis bulutunun gerisinde bir şeyler oluyordu ya, bu onları ilgilendiren bir durum değildi.

Bir anda, başlarının üstünde yaşlı bir kartalın dönüp durduğunu gördüler. Kara, kıvrık tırnaklı pençelerinin arasında tuhaf bir cisim taşıyan bu hayvan, yaşayan son kartaldı belki de. Hep birlikte yaylarını sıyırdılar. Oklarını kertiklerin içine yerleştirdiler. Demrenleri balık süyüğünden yirmiye yakın ok, güneşin parlak ışıkları altında ışıldadı. Yaylar çekildi. Oklar keskin bir ıslık sesiyle gökyüzüne fırlatıldı. Kartal, cansız, kara bir leke gibi birden dalışa geçti. Geniş bir kavis çizdi, havada süzüldü, gitti, bir huş ağacının çıplak dallarının arasına düştü. Bedenine üç ok saplanmıştı. Kıvrık tırnaklı pençelerinin ucundan kan damlıyordu.

Avcılardan biri bir ok daha salladı kartala. Kartal yere düştü. Pençeleri arasında sıkı sıkı tuttuğu deri kılıfı açıp baktıklarında, içinde dağınık müsveddelerden oluşan bir defter buldular.

İçlerinden biri, defteri deri kabıyla birlikte kuşağının arasına soktu. Kartalın leşini de alıp, Büyük Reisin huzuruna çıktılar.

Buka, deri kılıfı açtı, kağıtları inceledi, yazılara dikkatle baktı. Athabaşka dilinden başka dil bilmeyen yerlilerin bunu anlaması mümkün değildi. Öyle olsa bile Reis Buka'ya göre bütün bunların bir anlamı olması gerekti. İçinden gelen ses bunun böyle olduğunu söylüyordu. Yazıda bazı mesajlar olabilirdi. Buka, buna bütün kalbiyle inanmak istiyordu. Yazıların kendi göklerinden ve yine kendi avcıları tarafından bulunmuş olması, Tanrı’nın bunu Sherokeeler'e gönderdiğinin en büyük deliliydi. Tanrı bunu böyle uygun görmüştü ve belki de onlarla konuşmak istiyordu. Evet, bunlar kutsal yazılardı ve kendi kabilesine indirilmişti.

Peki bu kağıtlarda neler yazılıydı? Bunu büyük suyun sakini beyaz adama sorsalar mıydı? Buka, durdu düşündü. Bir şey yapamayacağını anlayınca dağınık müsveddeleri tekrar kabına koydu, onu da alıp çadırının duman deliğine yakın derilerin arasına sokuşturdu.

Sonra, dışarıya çıkıp kendi kabilesine şu söylevi verdi:

- Gök bizi ikaz ediyor kardeşlerim. Kartalların yurdunda onlara karşı savaş açtık. Öldürdük onları, yuvalarını dağıttık, yavrularını boğduk, nesillerini kuruttuk. Yanıldığımı daha yeni anlıyorum. Bunun böyle olmasını istemezdim. Asıl düşmanımıza ne oldu bizim? Yoksa onu unuttuk mu? Biz Cherokeeler, bu dağlarda, boz yeleli kurtlarla nasıl yıllarca barış içinde yaşadıysak, göklerin lordu kartallarla da iyi geçinmeliydik. Bunu yapmakla batağa saplandık. Gökteki Ay Tanrı'yı gücendirdik. Oysa onlar bizim en yakın dostlarımızdı. Merhamet en büyük hasletimizdi bizim, ne oldu da yolumuzdan saptık?

Atalarımızın yolundan ayrılmayalım. İnançlarımızı, hasletlerimizi unutmayıp, bize sığınan kardeşlerimizle birlikte beyaz adama karşı savaşmaya devam edelim. Yurdumuza sahip çıkmanın tek yolu bu. Bize kabul ettirmek istedikleri inançlara itibar etmeyelim. Onlara uyanları ise aramızda barındırmayalım. Onlar bizden değildir artık. Savaşçı kimliğimizi, acıma duygumuzu, konuk severliğimizi, ırkımıza inancımızı, kabilemize olan sadakatimizi yitirmeyelim.

Tanrı bizi savaşa davet ediyor kardeşlerim. Biz, buraların sahipleri, topraklarımızı beyaz adama karşı sonuna kadar savunacağız. Onları Apalaşlara sokmayacağız. Kölelere, tutsaklara, kısaca uzak diyarlardan getirilen bütün mazlumlara kucak açıp, daha da güçleneceğiz. Onlara karşı hoş görülü olacağız. Ama düşmanlarımıza acımayacağız... Göklerin bizden istediği budur işte kardeşlerim.

O günden sonra, birlikte hareket etme kararı alan Kızılderililer, büyük vadiyi işgal eden İngiliz-Anglikon sömürgecilerine karşı amansız saldırılarda bulundular. Traverten ocaklarındaki tezgahları, malzeme depolarını, kol kuvvetiyle çalışan vinçleri, etrafa yayılmış asker barakalarını ateşe verip, barut depolarını havaya uçurdular.

Bütün bunlar o yıl, Ergenliğe Geçiş Şenlikleri'nin yapıldığı günlere rastladı. İki kölenin kaçışını takip eden toplu firar ise, bundan tam iki ay sonra yaşandı. Jikarillolar, Akdeniz'den getirilen bir gurup köleyi bir başka kampa götüren İngilizlere sık bir fundalıkta öyle bir baskın düzenlediler ki, İngilizler neye uğradıklarını şaşırdılar. Askerleri tek tek öldürdürerek, köleleri kurtardılar.

Saldırı, meşe ağaçlarıyla kaplı sık bir korulukta yaşandı. İngiliz askerleri ve subaylar acımasızca katledildi. Baltayla kafaları kesildi, derileri yüzüldü. Aynı günün akşamında yüz yetmiş kadar zincirli köleyle birlikte Cumberland yaylasına dönüldü. Onlara geniş yurtluklar verildi, ayrı tepeeler açıldı, dostluklar kuruldu. Ekmeklerini, etlerini ve atlardan sağdıkları sütü birlikte paylaştılar. Çok geçmeden de yepyeni bir dille anlaşmaya başladılar. Aralarında ortak kelimeler bile buldular.

İki kardeşin yıllar sonra karşılaşması gibiydi bu.

Reis Buka, birkaç gün sonra uzak diyarlardan gelen yeni dostlarını kendi görkemli tepeesinde ağırladı. Zaferin şerefine toylar yapıldı, ziyafetler verildi. Buffalo eti tepe gibi yığıldı ortaya. Gecenin geç saatlerine kadar ateşlerin etrafında dans edildi. Atların üstünde ellerinde ok ve yayları, ateşten meşaleleriyle tepeelerin etrafında dönüp durdular, yeni gelenlere dostluk gösterilerinde bulundular. O gün Cherokeeler, Jikarillolar ve kurtarılan köleler kendi aralarında kardeşlik yemini ettiler. Ve aynı gece yepyeni bir neslin temelleri atıldı. Bodrak adlı, Anadolu'dan Çeşmeli genç bir denizci, Cherokee obalarının en güzel kızı Marama ile evlendi.

Reis Buka, gecenin ilerleyen saatinde çadırının gizli köşesinde sakladığı yazıları getirip dostlarına gösterdi. Kölelerden en genç olanı kağıtlardaki yazıları kamp ateşinin kızıl alevleri arasında okumaya başladı. Bir taraftan okudu, bir taraftan ağladı. Çünkü kendi karındaşları Kanavuç'un tuttuğu notlardı bunlar.

Yıpranmış kağıtlarda ise, şunlar yazılıydı:

****

Gemimiz Antilya'ya doğru giderken tuttuğum notlardır:

Allah'a hamd olsun. Allah'ın selamı Hz. Muhammed'in üzerine olsun.


Dünya geniş, insan az. Colomb bile, Batı Hint adaları sandığı bu toprakları seksen sekiz kişiyle fethettiğine göre, biz iki yüz elli Osmanlı denizcisi neler yapmayız? Burası, Türk ırkının ve Türk varlığının kök saldığı yepyeni bir yer olacak, buna bütün kalbimle inanıyorum. Geri dönüşümüz artık mümkün olmadığına göre, burada yepyeni bir Türk neslinin temellerini atacağız. Esir pazarlarında veya çalışma kamplarında kızgın güneşin ve aşağılayıcı bakışların altında, zincire vurulmuş köleler olarak, hayat boyu yaşayamayız biz. Buna her şeyden önce Türklüğümüz engel. Şartlar ne olursa olsun, burada kendi varlığımızı herkese kabul ettirmeliyiz. Yurdumuz çok uzaklarda kaldı artık. Şimdi topraklarından zorla çıkartılan, nesilleri kurutulmak istenen yerliler ve kıtanın iktisadi zenginliğini sömüren Avrupalılarla bir arada yaşamak zorundayız. Kader, bizi, kim bilir daha kimlerle karşılaştıracak? Ama biz iyilerden olacağız. Mazlumdan yana, yine mazlumlarla birlikte hareket edeceğiz. Şiarımız bu olacak. İlelebet köle olarak yaşayamayız. Her yerde, buraya daha önce getirilen karındaşlarımızı arayacağız. Dünya biz Türkler için çok küçük. Kader bizi yine uzak diyarlara savurdu. Esaret hiç değilse bu yönüyle güzel.

...Bu karşılaşmayı hayal ederken her defasında heyecanlanırım. Yollarımız belki de burada birleşecek. Ölüme giderken insan yanında sevdiğinin olmasını istermiş. Ben de yanımda yıllar önce kaybettiğimiz bu karındaşlarımızın olmasını istiyorum... Gücümüzü birleştirdiğimizde kim bilir neler yaparız?

İşte bu duygular içinde limana doğru yaklaşıyoruz. Ruhumu ezen esarete rağmen, o yandan esen rüzgarı içime çekiyor, geçmişe el sallıyorum. Orada tanıdık yüzler göreceğim. Dalgın bakışlarımı kalabalık limanda gezdirerek ve önümde açılan yepyeni hayatı düşünerek, bir köşede bu yazıları yazıyorum.

Güverte uzun, geniş ve ıslak... Akdeniz'den beri ikinci kez gün ışığına çıkartılıyoruz. Temiz havayı içimize çekiyor, hayatta olmanın şaşkınlığıyla sağa sola bakınıyoruz. Prangalar acı vermiyor artık. Uzamış sakallarımızla, kirli saçlarımız, hırpani kıyafetimizle her şeye meydan okuyoruz. Türk olmak ne kadar gurur verici bir şeymiş? Bunu şimdi daha iyi anlıyorum. Yüreğimi dolduran gururum ve başımı döndüren hasretimle daha da güçlüyüm burada. Rüzgar vuruyor yüzümüze. Nemli ve soğuk bir rüzgar. Kaftanlarımız şişiyor, saçlarımız uçuşuyor, ciğerlerimiz temiz havayla doluyor. Ve o anda büyük bir uğultu yükseliyor güverteden.

- Biz geldik Antilya, aç kapılarını!

Hep birlikte haykırıyoruz.

Köleler dizi dizi indiriliyor gemilerden. Ortalıkta çıt çıkmıyor. Sırtlarda şaklayan kamçıların sesini duyuyoruz. Küreklere asılmış esirlerin çıkardığı boğuk sesler içimizi ürpertiyor. Güneş karşı dağların gerisinde batıyor; sıkıntılı, kızıl, puslu... Kıyıda suların şırıltısı; köpüklü, hırçın... Omurgası gıcırdayan gemimiz, yeşil suları yararak limana yaklaşıyor.

Hayır, köle olamam ben. Karındaşlarım da köle olamaz. Güney Florida sahillerine yanaşan bir İngiliz gemisinin güvertesinde tarifsiz duygular içindeyim. Bu, ıstırapların en büyüğü olsa gerek. İlk fırsatta kendimi bir ağacın dalına asacağım. Zulüm altında yaşayamam ben. Evet öldürebilirim kendimi, fakat asla köle olamam. Mağrur başım ve hayata bakışım engel buna. Yıllarca bana kölelik yapanlara ben nasıl boyun eğerim?... Hayır buna katlanamam.

Karaya ayak basmazdan önceki ilk duygularımı gene de yazmak istiyorum. Bunları bir yere kaydetmeliyim.

Muhtelif zamanlarda tuttuğum notların en başına şu anki duygularımı yazıyorum. Bahri Mağrip'in ortasında sular bizi sallarken ve fırtınaya tutulup cenuba doğru sürüklenirken bile yazdım. Kaptanımız Sir Francis Drake'ın kamarasında, bütün müsveddeleri düzene soktum. Bu fırsat bir daha geçmezdi elime. Zamanı iyi kullanmalıydım.

Biliyorum ki herkes bir gün unutulacak; tarihe kayıt düşenler hariç tabi ki... Elime geçen her şeye yazıyorum. Bir kağıt parçasına. Bazen bir deriye, hatta taşlara, parşömenlere... Bütün bunları milletime armağan edeceğim. En baş sayfaya ise, Muhiddin Piri'nin şu sözlerini yazdım. Ne de olsa o bizim üstadımızdır.

Unutulur yazmamakla bir nişan

Anın için gördüğüm yazardım

Yani tekrar varmak olursa ana

Pes gerekir yazıla daim işan

Yazar idim bahri kim gezerdim.

Bile idim taş sığlar ne yana.

Onun ruhu şad olsun!

...Ben ve iki yüz elli karındaşım, Bahri Mağrip'in ortasında, Antilya'ya doğru giden bir gemide köleyiz. Unutulmak bizim için artık mukadder. Unutulmak o kadar acı ki, bunu kabullenemiyorum. Yazılar hayata bağlıyor beni. Bunu bırakamıyorum. Bana bu imkanı sağladığı için Sire minnettarım.

Yeni kıtada bizi nelerin beklediğini görür gibi oluyorum. Türk denizcileri olsak da, dünyanın diğer taraflarından getirilen kölelerden hiçbir farkımız yok. Biz de onlar gibi esir pazarlarında satılacağız. İyiler ve kötüler, zalimler ve mazlumlar var yalnız burada. Biz ise ezilenlerdeniz... Bu gerçeği bir gün değiştirebilecek miyiz acaba?

Dün akşam bunu, Sir Francis Drake ile uzun uzun konuştuk. Bizim de diğer talihsizler gibi ağır bir esarete mahkum olduğumuzu, kendisinin bile bunu değiştiremeyeceğini söyledi bana. Ama ben, gene de şanslıyım. Onun kamarasında ve ona ait masaya oturmuş bu yazıları yazıyorum.

Yalnızlık ve kökünden koparılmışlık, artık hepimizin alın yazısı. Ben önceleri kendimi diğer insanlardan daha yalnız hissederdim. Ama bunlar artık geride kaldı. Herkes eşit burada. Ayaklarımızdaki paslı zincirler, demir halkalar, sırtlarımızda taşıdığımız ağır kalaslar, önümüze konulan çavdar lapası hep aynı. Derin karanlık güvertemiz, tahtaları hatta etimizi kemiren sıçanlar, uzandığımız pis ranza, kaygan zemin, üstüne bastığımız kusmuk ve hatta hacet kovalarımız bile aynı. Kanayan diş etlerimizle birbirimizin yüzüne bakıp gülüyoruz. Biz esirleriz. Esaret bir tek Türkler için gülünç oluyor.

Ailelerimize gelince, onlar çok uzaklarda kaldı artık. Benim arkamdan ağlayacak kimsem de yok zaten. İtil kıyıları hepsinden uzak. Oralar nasıl da sessizdir şimdi. Köyümün sokakları ıssız, terk edilmiş. Anam da çoktan ölmüştür belki.

...Ama Mamatay başka, o yaşıyor. Eyüp sırtlarında yollarımı gözlüyordur. Onu düşünmeden edemiyorum. Evet, arkamdan göz yaşı dökecek tek kişi o. O halde, bu satırları ona ithaf edebilirim. Sesimi rüzgarlara verip ona gönderebilirim.

Merhaba Mamatay!...

****

Don-Volga kıstağında çadırımın içinde tuttuğum notlardır:

Allah'a hamd olsun. Allah'ın selamı Hz. Muhammed'in üzerine olsun.

Adım Kanavuç. İtil-Ural Tatarıyım... Anam evimizin samanlığında doğurmuş beni. Göbeğimi dişleriyle kesip, deri bir kınnapla bağlamış. Sonra beni bezlere sarıp bir köşeye bırakmış. Fakat ciğerlerime hava dolmayınca, anam telaşlanmış. Parmağını ağzıma sokmuş, yine ağlamamışım. Sıkılı avuçlarımı açmış sonra, bir de ne görsün; bir kan topağı... Adımı Kanavuç koymuş.

Ana, adımı sen koymuştun hani. Avuç içi kınalım derdin bana. O kına değil, kan olsun. O kan babamı öldürenlerin kanı olsun. Rusun kanı, Kossakın kanı olsun. Kabzamdan aksın, bileklerimden süzülsün, toprağa düşsün. Bu kan yüreğimi tutuşturan ateş olsun. Milletimin ve talan edilen topraklarımın kurtuluşu olsun. Acı çeken ruhumun tesellisi olsun.

Geriye dönüp baktığımda her defasında bir nehir görüyorum. Bu, İtil olmalı. Hayalimden silinmeyen tek görüntüdür bu. Boğulmak üzere, üstü buzla kaplı bir ırmağın derinliğinde çırpınıyorum. Yukarıda solgun gün ışığı; aydınlık ve hayat dolu, beni kendine çekiyor. Buzu alttan kırarak gün ışığına çıkıyorum. Soğuk dayanılmaz, iliklerime işliyor. Ve nihayet suyun üstündeyim. Ciğerlerim havayla doluyor.

Hayattayım.

Çoğu geceler bir köşeye kıvrılıp yattığımda hep bunu görürüm. Bu, doğumumla ilgili bir görüntü mü, yoksa unutamadığım bir rüya mı? Bilemiyorum. En uzak noktada gözlerimin önünde canlanan tek görüntü bu. Bana vücut veren anam değil de, sanki nehirler, denizler ve okyanuslarmış gibi, rüyalarımda hep suyun içinde çırpınırken görürüm kendimi. Onun içindir ki, İtil'i unutmam. Kama'yı da. Biri anamız diğeri sevgilimizdi. Kama, ana nehir İtil'e dökülürdü. Köyümüz Kama'nın İtil'e döküldüğü dirsekte yer alırdı. İkisini de severdik. Mutlu günlerimizde kıyısında koşturduğumuz nehirlerdi bunlar. Sazlar hışırdardı kıyısında İtil'in. Dört nala giden bir yılkı sürüsünün rüzgarda savrulan yelesi gibi, dalgalar birbirinin üstünden aşar, ak köpükleriyle kayalara çarpardı. Çakılların üstünde sular oynaşır, yanıp sönen kumlardan gözlerimiz kamaşırdı. Sazlıkları, başımızın üstünde çığlık çığlığa uçuşan kuşları unutamıyorum.

Sonra atlarımıza biner, yarış yapardık. Doru, al, kır, kurt kulası atlarımıza...

İtil'i unutamıyorum. Çusovya'yı, uzak Ufa'yı da... Ama Kama benden biriymiş gibi, hep sevdim onu. Nehrin ortasındaki adacıklar geliyor gözümün önüne. Hep bir yana bükülen yemyeşil sazlarıyla, sıra sıra adacıklarıyla, Kama sevgilimizdi bizim. Kayıklara biner, şarkılar söyleyerek giderdik oraya. Işıltılar saçan kumların üstünde yatar, hülyalara dalardık. Sazların üstünde kuşlar dengelenir, biz balık avlardık. Akşamları sert rüzgarlarla boğuşurduk. Sular kabarır, kararır, köpüklenirdi. Dalgalar yine uzaktaki kıyıları döverdi. Nehrin uğultusu ürkütürdü bizi. Dipte kükreyen bir devin olduğunu sanır, korkardık.

Köyün az uzağında bir bataklık vardı. Su burada kışın durulur, açılır, üstte ayna gibi parlardı. Yazın ise fokurdar, ekşir, kokardı. Sular bataklığın ortasına çekilir, bir avuç kalırdı. Otlar da sararırdı, sazlar da. Diz boyu kuru otların içinde beygirlerimizi yayardık. Ot, halı gibi yumuşacık olurdu altımızda, biz yere uzanır, göğü kaplayan yağmur bulutlarını seyrederdik. Kıyıyı döven köpüklü dalgaların bitmeyen şarkılarını dinler, hayallere dalardık.

Ah, o mutlu günlerim hiç çıkmıyor aklımdan.

...Sonra savaş başladı, mutlu günlerimiz sona erdi. Köyümüze uzak diyarlardan bölük bölük atlılar gelmeye başladı. Bizim köy, büyük köydü. Babam tepeden tırnağa silahlar kuşanmış bu adamları evimizde misafir eder, geniş avlumuza ziyafet sofraları açtırırdı. Savaşçılar kendi aralarında konuşurlar, hararetle tartışırlardı. Biz olup bitenlerden hiç bir şey anlamazdık. Evin geniş bahçesine çıkar, kısa bacaklı, kalın boyunlu Tatar atlarını seyrederdik. Tahta eğerler binilmekten nasıl da kayganlaşmıştı öyle? Koşumları sağlam olurdu. Öldürülen her Rusun ve Kossakın kanıyla cilalanmış gibiydiler. Onlara biner, oyunlar oynardık.

At çulları ekşi ekşi kokardı duvar diplerinde. Bellemeleri de öyle. Keçeden dokunmuşlardı ve oldukça süslüydüler. Yanlarında kımız dolu torsuklar, kurutulmuş çiğ et bulunan torbalar ve sadaklar asılı dururdu. Yürürken deri çizmeleri gıcırdardı savaşçıların. Ayaklarının altında kar kütürderdi.

Savaşçılar, Tatar savaşçılar... Hayallerimizi süsleyen masal kahramanlarıydı onlar. Okları ve yaylarıyla, kargıları ve tüfenkleriyle bizi büyülerlerdi. At sidiğine batırılmış göğüslükleri, meşinden zırhlarıyla, eyer kaşları güneşte parlayan destan kahramanlarıydı onlar.

Evimizden hiç eksik olmayan bu Mirzalar, köye inen toprak yoldan akın akın gelirlerdi. Uzak köylerden, kasabalardan hatta Urallar'ın ötesinden, Sibir ülkesinden bile gelenler vardı aralarında. Bunlar Sibir Tatarlarıydı. Yermek'in askerlerine, Çarın haraç toplayıcılarına, kürk tüccarlarına ve Rus avcılara karşı savaşırlardı. Uçsuz bucaksız, el değmemiş Sibirya'yı korumak için kanlarını akıtırlardı. Urallara, Batı Sibirya'nın bereketli nehir boylarına ve tundralara geçilmez setler oluştururlardı. Türkün uzak diyarlardaki bekçileriydi onlar.

Dağlarda, ırmak boylarında ve uçsuz bucaksız ovalarda savaştıktan sonra, köyümüze dönerlerdi. Burada yer içer, dinlenir, atlarını doyurur, şafak vakti tekrar yola çıkarlardı. Bazen ganimetlerle döndükleri olurdu. Ama bize göre şeyler değildi bunlar. Rus yapısı silahlar ve toplar getirirlerdi. Kadanaların çektiği bu topların tekerlekleri taşların üzerinde takırdar, yollarda derin çukurlar açarlardı.

Babamı da götürürlerdi yanlarında. Bizim kurt kulası at en başa düşer, Kuçum Han'ın atının boynuna diş atardı. Takırtıları ta karşı sokaklarda yankılanırdı. Onlar gittikten sonra da köyümüzün sokakları birden sessizleşirdi.

Upuzun saçları, vahşi bakışlarıyla babamı hatırlıyorum şimdi. Geyik derisinden yapılmış belden büzgülü, uzun bir çapan giyerdi. Başına astragan kalpağını takar, kaşlarının üstüne yatırır, tahta eğerinin üstünde bir heykel gibi dimdik otururdu. Geniş omuzları, ileriye çıkık göğsü nasıl da güven verirdi bana? Onunla gurur duyardım. Kış gecelerinde bana Moğol atlılarını, Türk akıncılarını anlatırdı, onları unutamıyorum. Atının sağrısından eşyalar sarkardı. Her türlü eşya. Kurutulmuş, nefis tay eti eksik olmazdı. Kımız dolu kırbası da. Sonra kılıcı, kargısı, yayı ve sadağıyla atının üstünde öğle rahattı ki, ben evinin orası olduğunu sanırdım.

Bir gün uzak diyarlardan gelen savaşçılarla birlikte uzun bir yolculuğa çıktı. Aylarca uğramadı evimize. Artık onu pek seyrek görüyordum. Anam kış gecelerinde beni kucağına yatırır, bana acıklı Tatar türküleri söylerdi. Birlikte ağlardık.


İrtiş suyunun yemeği

Sığadılar bileği

Doldurdular yüreği

Bizde akın için toplanırlar.

O kış köyümüzün içinden doğuya doğru, tanımadığımız atlılar ve ardı arkası gelmeyen garip kafileler geçmeye başladı. Onlar geçerken analarımız bizi köyün dışına kaçırır, kuytu köşelere saklarlardı. Köyde kadınlar, yaşlılar ve biz çocuklardan başka kimse olmazdı zaten. Bu kafilelerde esirler ve köleler olurdu. Yırtık pırtık kıyafetleriyle, çamurların içinde yorgun argın ilerler, bizden ekmek ve su dilenirlerdi. Başlarında atlı askerler olurdu. Kamçılar sırtlarında şaklar, düşe kalka ilerlerlerdi. Ve Kossakları görürdük zaman zaman. Atlarının üstünde, kırmızı suratlı, uzun kızıl sakallı vahşi yaratıklar. Mühimmat yüklü arabalarıyla, arabalara yükledikleri tekneleriyle köyümüzün sokaklarından geçerlerdi. En geride ise, ateş kusan topları çeker götürürlerdi. Bunları, iri sağrılı kadanalar çeker, yollarda içi su dolu derin çukurlar bırakırlardı. Sibir diyarını işgal için giden Kossaklardı bunlar.

Arada bir, gece baskınlarıyla uyanırdık. Rus kamplarına kurt sürüsü gibi saldırırdı bizimkiler. Vahşet çığlıklarını duyardık o yandan. Bazen de dağların gerisinden top sesleri gelirdi. Yer gümbürder, pencerelerimiz sarsılırdı.

Ve bir gün, bir alay ölü getirdiler evimizin bahçesine. Köyde o gün kızılca kıyamet koptu. Kadınlar tanınmaz haldeki ölülerin üstüne kapaklanmış, bir yandan ağlıyor, bir yandan ölülerini tanımaya çalışıyorlardı. Anam da ağlıyordu bir köşede. Yazması düşmüş, göz yaşlarına kan karışmıştı.

Şaşkındım.

Babamı ölülerin en altında bulduk. Bir beze sarılmıştı ve yüzü kılıç darbelerinden tanınmayacak haldeydi. Alnından çenesine doğru inen derin bir bıçak yarası da vardı yüzünde. Yarası katılaşmış, sertleşmişti. Anam onun yüzünü ıslak bir bezle sildi. Kaşlarının ortasından öptü. Biraz daha ağladı, ben de ağladım. Onu götürüp köy mezarlığına gömdük.

Kuçum Han öldü. Şimdi onun yerine Ahmet Han var. Ben onun genç mirzaları arasındayım. Aradan on üç yıl geçmiş. Hayret, zaman nasıl geçip gitmiş? Ruslarda ise hedeften en ufak sapma yok. Sürekli doğuya doğru ilerliyorlar. Ta Vladivostak'a kadar gidecekler galiba. Biz ise içerlere çekiliyor, dağılıyoruz. Hanlıklar arasındaki şu saltanat mücadelelerini, aşiret ve klan çekişmelerini bir tarafa bırakıp, onların karşısına sarsılmaz Türklük şuuruyla ne zaman çıkacağız, bilemiyorum. El değmemiş bu topraklarda, şimdi, cılız isyan ateşlerimiz yanıyor, o kadar.

Nehrin keskin dirsek yaptığı bir boğazda pusuya yatmış bekliyoruz. Tam bir haftadan beri buradayız. Başımızın üstünde puslu kış göğü... Uzak ormanlar sisle örtülü. Nehrin uğultusuna alışkın kulaklarımızı dikmiş, o yandan gelen sesleri dinliyoruz. Soğuk dayanılacak gibi değil. Sulu, dondurucu bir kar yağıyor üstümüze. Su, iri buz parçalarını sürüklüyor. Ortalık sessiz, gök kapalı. Kıyıda ördeklerin bağırtılarını ve çıplak dalların rüzgarda sürtünürken çıkardığı sesleri duyuyoruz.

İrtiş boylarındayız. Geniş kumsal boydan boya karla örtülü. Dik kayalıklarda rüzgarlar uğulduyor. Kıyıya tutunmuş yosunlar, kuvvetle akan kahverengi suların kucağında çırpınıyor. Çakılların üstünde ölü balıklar. Koyun postuna bürünmüş bekliyoruz. Silahlı, kırk Tatarız burada. Kar soğuğu suratımızı yakıyor. Islak odunun acı dumanı altında konuşuyoruz. Ama içimizde korkudan eser yok, görevimiz kutsal, canımız değersiz...

Öğlen sonu. Kossaklar, kenarları yüksek deri sandalların içinde bize doğru yaklaşıyorlar. Ayı postundan kaba kürklerin üstüne yan gelip yatmış, içkilerini yudumluyor. Kırık kahkahalarını buradan duyabiliyoruz. Biri kendi dilince bir şarkı tutturmuş. Silahlarının çelikten namlılarını ve toplarını görebiliyoruz uzaktan. Üç teknede en azından yüz kişi kadar varlar.

Nehrin karşı kıyısından bir işaret alıyoruz. Biri elindeki tüfengi başının üstünde sallıyor. Karşı yamaçtaki gözcülerimiz bunlar. Bizim gözcümüz İlgay da koşup geliyor yanımıza. Hızla toparlanıyoruz. Vücudumuzu bir sıcaklık kaplıyor... Vakit tamam, birazdan kıyım başlayacak.

İrtiş boylarındaki savaşın kaidesi şu: Tek bir kişiyi dahi sağ bırakmamak, esir besleme külfetine katlanmamak.

Kayaların gerisinden çıktık. Su, tekneleri alıp götürüyordu. Coşkun akan suyun ortasında savrulup duruyorlardı. Kıyıya çevrilmiş topların namlularını görebiliyoruz. Yüksek, deri küpeştelerin gerisine sinmiş Kossaklar çevreyi gözetliyorlar. Iskarmoz direkleri kıyıya sürtünüyor.

Birden bir ok sağanağı başladı yukarıdan. Neye uğradıklarını şaşırdılar. Oklarımız deriden küpeşteleri deliyor. Silahlarına davranma fırsatı tanımıyoruz onlara. Panik halinde küreklere sarılıyorlar. Yüksek deri küpeştelerin gerisine saklanıyor hepsi. Bir şey yapamıyoruz. Hızlı akan su alıp götürüyor onları.

Sonra kıyı boyunca peşlerine düşüyoruz. Altımızda dinlenmiş atlar. Basıyoruz kırbacı. Tundra soğuğuna öyle dayanıklılar ki. Buz tutmuş kar yığınlarını parçalayarak sürüyoruz atları ve onları dik bir vadide sıkıştırıyoruz. Su çağıltılı akıyor burada, dik yamaçlar birbirine çok yakın.

Şansımızı bu kez orada deniyoruz.

Üç ok birden atan yaylarımız geriliyor, oklarımız havada süzülüyor ve teknelerin üstüne yağıyor. Hedefini bulmayan tek ok yok. Ortalık sessizleşiyor. Ayı postları hareketsiz kalıyor. Tekneler kontrolünü kaybediyor, yavaşlıyor, kıyılara çarpıyor. Kossaklar, toplarıyla birlikte İrtiş'in bulanık sularına gömülüyor.

Dilimizde yine o şarkı:

"Av Oklarımızın Önüne Çıkar"

Amber yolu, bizim olmalı diyoruz. Doğudan batıya doğru uzanan ticaret yolları, altın, bakır, demir, kömür yatakları bizim olmalı. Geniş tundalar, stepler, samur kürk diyarları, sık ormanlar, tatlı su kaynakları hep bizim olmalı. Bu babalarımızın düşüydü, bunu şimdi biz gerçekleştiriyoruz. Türk dünyasının birleşmesi, karalara ve denizlere hakim olması için kanımızı akıtıyoruz.

Ben mücadeleye işte bu düşüncelerle girdim.

Önce Kuçum Han'ın, ardından Ahmet Han'ın öldürülüşü... Bunu esir düşüşümüz takip ediyor. Ahmet Han'ın katledilişini takip eden günlerde ise, esaretten kaçıp, kırk kişiyle birlikte Don-Volga boylarındaki Osmanlıya sığınıyoruz.

Hayat, bizim için asıl şimdi başlıyor.

Bugün, Don-Volga kıstağındaki ikinci ayımız. Kanal projesinin dünya ticaretine ve tabii ki Türk dünyasına sağlayacağı avantajları burada daha iyi anlıyoruz. İçimizde bizi saran bir heyecan... Var gücümüzle günde neredeyse on beş saat çalışıyoruz. Her türlü bozgunculuğa, her türü ihanete ve bütün olumsuz şartlara, sıtmaya ve sarı hummaya rağmen çalışıyoruz. Ama işimiz hiç de kolay değil.

Burası benim için bambaşka bir alem. Batı Türklüğüyle ilk kez karşılaşıyoruz. Benim için gerçek bir mektep oldu burası. Kendine güvenmeyi, büyük düşünmeyi ve gerektiğinde dünyayı yerinden oynatmayı öğrendim. Ama eksik olan bir şey vardı ki, bunu çok sonraları öğrendim: Türklük şuuru.

Bu, eksikti Osmanlıda. Hanedana bağlılık şuuru, Türklük şuurunun önüne geçmişti. Kendini Türk hissetmeyen o kadar çok insanla karşılaştım ki, bu beni ilk zamanlarda umutsuzluğa sürükledi. Batıya intikalimden sonra hep bunları düşündüm. Ve bir şeyin daha farkına vardım ki, doğu Türklüğü batıya nazaran kendini daha fazla Türk hissediyor. Biz bir avuç şimal Türkü, bunları dilimizin döndüğünce anlattık. Tatarlar olarak, Ruslara karşı hep bu ruhla savaştığımızı söyledik.

Ben inanıyorum ki, Türklük ruhu güneş gibi doğudan doğup, batıyı aydınlatacak. Tanrı bunu böyle düzenlemiştir belki de. Osmanlının unuttuğunu onlara biz hatırlattık. Bunu İslambol'da, Garp Ocaklarındaki tahsilimiz sırasında da yaptım. Yılmadan bunun mücadelesini verdim.

Tek bir ülkümüz vardı; büyük, kudretli bir millet olabilmek.

****

İslambol'da yetmişli yılların hüküm sürdüğü bir kış gecesi, köpeklerin uluduğu karanlık haritacılar çarşısındaki dükkanımızın bir köşesinde, kandil ışığı altında yazıyorum.

Allah'a hamd olsun. Allah'ın selamı Hz. Muhammed'in üzerine olsun...

Kandilin solgun ışığı, tahta perdelerin çatlakları arasından giren rüzgarın etkisiyle titreyip duruyor. Dondurucu kış soğuğuna rağmen yazıyorum. Hiçbir şey umurumda değil. Yazıyorum ya, bu bana yeter. Üstadım Kara Süleyman Ağa'nın, bana bu imkanları sağlamış olması, ona olan minnet duygularımı her geçen gün arttırıyor. Yazı yazmak bende bir tutku. Vazgeçemiyorum bundan. Daha evvelki hatıralarımı Yergene tepelerinin eteklerindeki Don-Volga kıstağında çadırımın içinde, yine bir mum ışığı altında yazmıştım. O kağıtların hepsi elimin altında. Yaşadıklarımı sonradan yazmak zorunda kalıyorum. Hatıralarım hep bir adım geriden takip ediyor yazdıklarımı. Olsun ama, bu bana hadiseleri, düşüncelerimi ve hissiyatımı kontrol etme imkanı veriyor. Nerede uygun bir ortam bulsam orada yazıyorum. Bazen soğuk bir çadırda, bazen güneşin altında dinlenirken, geceleri ay ışığı altında, veya bir arabada, Azak'ın ve Karadeniz'in ortasında dalgalar bizi sallarken yazıyorum. Kuşağımın arasında bir yazı takımım var, ta babamdan kalma. Ona da Kuçum Han hediye etmiş... Hayatta sahip olduğum tek şey.

Don-Volga kıstağı yüz altmış bin zira, seksen dört bin adım, elli altı kilometredir. Otuz beş bine yakın insanın yığıldığı bu fundalık, dar bir vadi boyunca ilerler. Geceleri gün doğusundan gün batısına esen rüzgar vadiye yağmur, kar ve bazen de steplerin korkunç soğuğunu getirir. Yazları boğucu, basık bir hava gezinir dağların arasında. Üç aydan beri nazlı İtil ile kardeş Don'u birbirine kavuşturmak için çalışıyoruz. Bu teşebbüsümüz, Türk tarihinin şahikalarından olacak. Ah, bilseniz ne kadar da mutluyum. Kollarım kopsa da, ellerim yarılsa da, bacaklarım tutmuyor olsa da, geceleri çadırıma çekilip yattığımda ben kendimi hep mutlu hissettim. Gururumu, aşkımı, tutkularımı yazdım. Urallarla Kırım'ı birleştirmek için büyük kanal inşaatında ölümüne çalıştık.

İçimiz gururla dolu.

Bugün yine baskın yedik. Ruslar ve onlara tabi olanlar talan ettiler ortalığı. Vadiler arasında oyulan yarmaları, toprak sekileri, dev ahşap iskeleleri yerle bir ettiler. Bu projenin hayata geçmesi, onların bütün iktisadi, siyasi ve askeri hayatını sekteye uğratacağından, buna var güçleriyle karşı koyuyorlar. İşin kötü tarafı, barut depomuz havaya uçuruldu bugün. Rusların gözüyle baktığımda bunu anlamakta zorluk çekmiyorum. Ama ya bizim hainlere ne demeli? Biz Türkler, içimizdeki bu hainleri ne zaman temizleyeceğiz? Velhasıl, hiçbir şeyin tadı kalmadı burada. Bazen bir işçi gibi toprak kazıyor, bazen asker gibi savaşıyoruz.

Sıtma, tifüs, sarı hummadan yatanlar için karşı yamaçta koca bir çadır hastane oluştu. Hastalık kırıp geçiriyor insanları. Havalar da gittikçe soğumaya başladı.

Bütün bu olumsuzluklara rağmen, umudumuzu yitirmiyoruz. Amber yolu mutlaka bizim olacak. Denizlere, steplere hükmedeceğiz. Asya'nın bütün ticaret yollarına biz hakim olacağız. Hazar'dan kalkan gemilerimiz ta Akeniz'de alacak soluğu. Şüveyş'i de açacağız. Batı Hint adalarından kalkan ticari gemiler bu yolu kullanacak. İran'a da gereken dersler verilecek. Türk cihana hakim olacak. Bunları gerçekleştirip, tarihe izler bırakacağız.

Çalışmak hiç zor gelmiyor bana. Yanımda kendi köyümden arkadaşım Moğulçuk var. Onu çok seviyorum. Hiç değilse, amele olarak çalışan Tatarları etrafıma toplamalıyım. Bazı günler Yeniçerilere, sancak askerlerine yol gösterdiğimiz oluyor. Silahlarımızı kuşanıp, Rus'a baskınlar düzenliyoruz.

Bu gece yedi şehit verdik. Kıyasıya bir savaşa tutuştuk. Uzaktan kamp ateşlerini gördüğümüz bir Kossak birliğine ani bir baskın yaptık. Kan gövdeyi götürdü. Babamın aşkına öyle bir çaldım ki kılıcı, yalnız Moğulçuk’la birlikte, en azından yirmi Kossakın kafasını gövdesinden ayırdık. Üstüm başım kan içinde hala. Moğulçuk'un da öyle. Kampa sabaha doğru döndük. Ezanı dinledik. Üstümüzü başımızı yıkadık. Abdest alıp, namazımızı kıldık. Moğulçuk'un kabzası kırıldı baskında. Zor bir gece oldu bizim için.

Güz güneşi yine tozlu sırtlarda batıyor. Üstü çıplak binlerce insan beyaz vadinin ortasında çalışıyor. Kazma kürek sesleri, çekiç sesleri geliyor uzaktan. Oysa, bu gün çalışmak istemiyordum. İçimdeki sıkıntıyı, içimi ezen acıyı boşaltacak bir savaşa ihtiyacım var.

Orada savaştık. Kafa kestik. Kossak karargahlarını yağmaladık. Ölülerimiz terkimizde vadiye döndük. Mezar kazdık. Ezan okuduk. Toplu namazlar kıldık. Demir kazıklar çaktık. İskeleler kurduk. Harç yaptık. Sekiler yaptık, dağları oyduk. Ama bu iş bitmeyecek gibi. İçim sıkıntıyla dolu.

Moğolçuk hasta bugün. Ona yardım etmeliyim. Ateşler içinde yanıyor zavallıcık. Bir karındaşımızı yanında bırakıp, fundalığa doğru ilerliyoruz. Uzaklardan yine kazma kürek sesleri geliyor. Elimi kaldıracak halim yok. Çalışmak istemiyorum.