UZUN MAVİ YOL
UZUN MAVİ YOL-I-
(Kanavuç’un
Yazgısı)
Ama
sen benim gibi yaratılmadın asla.
Rüzgarların
kanatlarında uçmak için...
(Will
Carleton- 1911)
16.
yüzyıl. Osmanlı-Türk otağının, bütün Turan
İlleri'nden İran'a, Batı Hint Adalarından şimali Afrika ve
Akdeniz'e, Macar, Cermen, Leh ovalarından Kırım'a, Kazan'a ve
Cenubi Rusya steplerinden Yemen'e kadar geniş coğrafyaları
kapladığı ve dünya sulh ve nizamından Türk'ün
sorumlu olduğu çağda, yer kürenin bir diğer köşesi
Antilya'da, Apalaş dağlarının eteklerinde yaşayan yerliler, her
yıl düzenledikleri Ergenliğe Geçiş Şenlikleri’nde
gökten geldiğine inandıkları bazı müsveddeler buldular.
Athabaşka dilinden başka dil bilmeyen yerliler, anlam veremedikleri
bu müsveddeleri alıp Reis Buka'ya götürdüler.
Buka, kağıtlara şöyle bir göz attıktan sonra, onları
deri kılıfının içine koyup çadırının duman
deliğine yakın bir yerine sokuşturdu.
Apalaş
dağları, gümüş kanatlı dazlak kartalların yuvasıdır.
Kartalların ve Cherokeeler'in ebedi ve kadim yurdu... Yeni dünyanın
bu ihtiyar sıra dağlarında, granit kitleler, yeşil vadiler ve
dize varan ot denizinin dalgalandığı şeritler halinde yaylalar
vardır. Aphaçiler'e, Jikarillolar'a ve Cherokeeler'e yüz
yıllarca ev sahipliği yapmış bu dağlar, huzur ve sükun
bölgeleridir. Karla örtülü zirveleriyle volkanik,
tortullu kaya kitleleri kuzeye doğru uzayıp gider. Florida sahil
şeridinin batısında yine geniş Cumberland yaylası vardır.
Cherokeeler işte burada yaşarlar.
Cumberland,
yerliler için ana kucağı gibidir. Kürk avcılarının,
Gerçek Birlikçilerin, İspanyol, Portekiz ve Fransız
kolonizatörlerinin, İngiliz-Anglikon sömürge
işletmecilerinin ve onlara ait karakolların henüz el atmadığı
bölgelerdir buralar. Üzerinde besili ve benekli yaban
atlarının ve buffalo sürülerinin yayıldığı verimli
otlaklar uzanır güneye doğru. Vadiler köknar, çam,
ladin ormanlarıyla kaplıdır. Okyanus rüzgarlarının
uzağında, batıda yine geniş Mississipi ovası uzanır. Burada
yeşilin bütün tonlarını görmek mümkündür.
Aşağıda Mississipi deltası ve güneyinde büyük
körfez yer alır. Sonra ana kıtanın kızıl kalbine doğru yol
alınır. Burada kanyonlar, Kolombia Platosunu kaplayan bodur
buğdaygil çayırları, pelin otu bozkırları, yağlı ve
dikenli bitki denizi ve muazzam düzlükler vardır. Toprak,
kahverengidir burada, solgundur. Kırmızı, sarı podzol toprakların
bulunduğu başka sahalarda ayrıca, yarı tropikal kumullar
dikkatinizi çeker.
Apalaş
dağları, yeni dünyanın doğudaki zirveleridir. Mississipi,
geniş ovaları sularken, toprağı acımasızca oyar. Yükseklerde
yağmurlar yağar, kar erir, toprak kabarır. Bahar geldiğinde
ırmağın debisi saniyede altı bin metre küpe kadar ulaşır.
Ohio da kabarır, Colorado Irmağı da. Kıyılarında som balıkları,
ton balığı yuva yapar. Sonra birden Meksika körfezi karşılar
sizi. Burada Mississipinin sürükleyip getirdiği çamurlu
sular ta açıklara kadar uzanır, bulandırır denizi.
O
yılın Ergenliğe Geçiş Şenlikleri'nde, Cherokee gençleri
farklı bir yarış düzenlediler aralarında. Ston dağına
tırmanılacak, kartal yuvalarına erişilecek ve her yuvadan bir
kartal yavrusu getirilip büyük jüriye sunulacaktı. O
güne kadar kimsenin tırmanmaya cesaret edemediği bu kızıl
kayalıkların zirvelerinde kartallar yaşardı. Ergenliğe Geçiş
Şenlikleri’nde ilk kez denenen bu yarış, o güne kadar
yapılanların da en zorlusu olacaktı.
Gençler
hazırlıklarını yapıp, dağın en sarp yerinden tırmanışa
geçtiklerinde güneş zirveye varmak üzereydi. Akşama
doğru yüksekteki kartal yuvalarına ulaştılar. Uçurumun
başındaki dokuz yuvayı dağıtarak, Cherokee obasına dokuz kartal
yavrusu getirdiler.
Fakat,
ertesi günün sabahında, hiç beklemedikleri bir
şeyle karşılaştı Cherokeeler. Kızılderili tepelerinin üstüne
bir anda yüzlerce kartalın geniş kanatlarının gölgesi
düştü. Sarp kayalıklardan bu yana akın akın
geliyorlardı. Rüzgarın sesine karışan kanat vuruşlarını
ve dalışa geçerken çıkardıkları tüyler
ürpertici sesleri duyan Cherokeeler, derme çatma
çadırlarından dışarı fırladılar. Ortalık bir anda
karıştı. Erkekler sağa sola koşturuyor, kadınlar çığlık
çığlığa yavrularını arıyorlardı. Kartallar sağlam
deri parçalarından yapılmış tepeelere gökten yıldırım
gibi dalıyor, hareket eden her şeye saldırıyorlardı. Atlar
koşturuyor, sürüler ovaya doğru yayılıyordu. Sonra bir
toz bulutu kapladı ortalığı. Rüzgar tozu toprağı
kaldırıyor, iri iri burgaçlar tepeeleri kökünden
sarsıyor, kadınların çığlıkları at kişnemelerine
karışıyordu. Erkekler oklarını, yaylarını alıp etrafa
dağılırken, kadınlar çocuklarını tepeelerin içine
saklamaya çalışıyorlardı. Sonra birden ortalık duruldu,
rüzgar kesildi. Kartallar gökyüzüne çekildi.
Gökte bir süre daha dönüp durdular, sürüden
birkaç keçi yavrusunu kaptıktan sonra da, iri bir
kartalın öncülüğünde gözden yittiler.
Cherokeeler,
böylesi bir saldırıyla ilk kez karşılaşıyorlardı. Ve çok
geçmeden yerin hakimi Apalaşlılarla, göklerin hakimi
kartallar arasında benzeri görülmemiş bir savaş başladı.
Mücadele insan ve hayvan arasında olsa da, savaşın bütün
kuralları burada da işleyecekti.
Cherokeeler
için ilk acı haber birkaç gün sonra geldi.
Cherokee obalarının az uzağında, meşe koruluğunun içinde,
yerli bir kadın tek başına bir erkek çocuğu dünyaya
getirdi. Genç ana yerde bitkin halde yatarken, bebek dişi bir
kartal tarafından kaçırıldı. Kadın bebeğini göremedi.
Gökte birkaç kartalın süzüldüğünü
gördü, o kadar. Göz yaşlarına boğulan talihsiz
anne, perişan halde obaya döndü ve olanları büyük
Reis Buka'ya anlattı. Buka bunun üzerine, Apalaş semalarında
görülen bütün kartalların öldürülmesi
emrini verdi. Ve kartallarla Cherokeeler arasındaki savaş, asıl
ondan sonra başladı. Cherokee erkekleri, oklarını, yaylarını,
baltalarını hatta tüfeklerini de alıp etrafa dağıldılar.
Dört bir koldan bebeğin izini sürdüler. En sarp
kayalıktaki yuvalara kadar her köşeyi gözden geçirdiler.
Ama nafile, bebeğin izine rastlayamadılar.
O
yılın Ergenliğe Geçiş Şenlikleri bir anda, yas ayinine
dönüşmüştü. Cherokeeler şimdi kan ağlıyor,
tepeelerin üstünden ağıtlar yükseliyordu. Nihayet
avcının biri, içinde, bebeğe ait eti sıyrılmış birkaç
kemik parçası bulunan bir torbayla çıkageldi.
Kemikleri Reis Buka'nın önüne koydu. Bu acı olay bütün
Cherokee obalarını yasa boğdu ve üç gün yas ilan
edildi.
Kadınlar
hep bir ağızdan ağıtlar yaktılar.
Reis
Buka, ertesi gün en gözde avcılarını yanına çağırdı.
Gökte tek bir kartalın dahi uçmaması hususundaki kati
emrini tekrarladı.
Ve
avcılar vadilere yayıldılar.
Tuzaklar
kurdular. Ovalara, el değmemiş kuytu köşelere kadar gidildi,
görünen bütün kartallar öldürüldü,
leşleri tepe gibi yığıldı.
Fakat
tam bu günlerdeydi ki, son bir olay herkesi şaşkına çevirdi.
Beklenilen bir durum değildi bu. Vadide kartal avına çıkmış
bir gurup Cherokeeli avcı, ölü kartallarla obaya dönerken,
uzaktan birkaç silah sesi duydular. Hep birden o yana
koşturdularsa da, bir şey göremediler. Patlamalar anlaşılan
çok uzaktan gelmişti. Ormanın ve çıplak ovayı örten
sis bulutunun gerisinde bir şeyler oluyordu ya, bu onları
ilgilendiren bir durum değildi.
Bir
anda, başlarının üstünde yaşlı bir kartalın dönüp
durduğunu gördüler. Kara, kıvrık tırnaklı pençelerinin
arasında tuhaf bir cisim taşıyan bu hayvan, yaşayan son kartaldı
belki de. Hep birlikte yaylarını sıyırdılar. Oklarını
kertiklerin içine yerleştirdiler. Demrenleri balık
süyüğünden yirmiye yakın ok, güneşin parlak
ışıkları altında ışıldadı. Yaylar çekildi. Oklar
keskin bir ıslık sesiyle gökyüzüne fırlatıldı.
Kartal, cansız, kara bir leke gibi birden dalışa geçti.
Geniş bir kavis çizdi, havada süzüldü, gitti,
bir huş ağacının çıplak dallarının arasına düştü.
Bedenine üç ok saplanmıştı. Kıvrık tırnaklı
pençelerinin ucundan kan damlıyordu.
Avcılardan
biri bir ok daha salladı kartala. Kartal yere düştü.
Pençeleri arasında sıkı sıkı tuttuğu deri kılıfı açıp
baktıklarında, içinde dağınık müsveddelerden oluşan
bir defter buldular.
İçlerinden
biri, defteri deri kabıyla birlikte kuşağının arasına soktu.
Kartalın leşini de alıp, Büyük Reisin huzuruna çıktılar.
Buka,
deri kılıfı açtı, kağıtları inceledi, yazılara
dikkatle baktı. Athabaşka dilinden başka dil bilmeyen yerlilerin
bunu anlaması mümkün değildi. Öyle olsa bile Reis
Buka'ya göre bütün bunların bir anlamı olması
gerekti. İçinden gelen ses bunun böyle olduğunu
söylüyordu. Yazıda bazı mesajlar olabilirdi. Buka, buna
bütün kalbiyle inanmak istiyordu. Yazıların kendi
göklerinden ve yine kendi avcıları tarafından bulunmuş
olması, Tanrı’nın bunu Sherokeeler'e gönderdiğinin en
büyük deliliydi. Tanrı bunu böyle uygun görmüştü
ve belki de onlarla konuşmak istiyordu. Evet, bunlar kutsal
yazılardı ve kendi kabilesine indirilmişti.
Peki
bu kağıtlarda neler yazılıydı? Bunu büyük suyun sakini
beyaz adama sorsalar mıydı? Buka, durdu düşündü.
Bir şey yapamayacağını anlayınca dağınık müsveddeleri
tekrar kabına koydu, onu da alıp çadırının duman deliğine
yakın derilerin arasına sokuşturdu.
Sonra,
dışarıya çıkıp kendi kabilesine şu söylevi verdi:
-
Gök bizi ikaz ediyor kardeşlerim. Kartalların yurdunda onlara
karşı savaş açtık. Öldürdük onları,
yuvalarını dağıttık, yavrularını boğduk, nesillerini
kuruttuk. Yanıldığımı daha yeni anlıyorum. Bunun böyle
olmasını istemezdim. Asıl düşmanımıza ne oldu bizim? Yoksa
onu unuttuk mu? Biz Cherokeeler, bu dağlarda, boz yeleli kurtlarla
nasıl yıllarca barış içinde yaşadıysak, göklerin
lordu kartallarla da iyi geçinmeliydik. Bunu yapmakla batağa
saplandık. Gökteki Ay Tanrı'yı gücendirdik. Oysa onlar
bizim en yakın dostlarımızdı. Merhamet en büyük
hasletimizdi bizim, ne oldu da yolumuzdan saptık?
Atalarımızın
yolundan ayrılmayalım. İnançlarımızı, hasletlerimizi
unutmayıp, bize sığınan kardeşlerimizle birlikte beyaz adama
karşı savaşmaya devam edelim. Yurdumuza sahip çıkmanın
tek yolu bu. Bize kabul ettirmek istedikleri inançlara itibar
etmeyelim. Onlara uyanları ise aramızda barındırmayalım. Onlar
bizden değildir artık. Savaşçı kimliğimizi, acıma
duygumuzu, konuk severliğimizi, ırkımıza inancımızı,
kabilemize olan sadakatimizi yitirmeyelim.
Tanrı
bizi savaşa davet ediyor kardeşlerim. Biz, buraların sahipleri,
topraklarımızı beyaz adama karşı sonuna kadar savunacağız.
Onları Apalaşlara sokmayacağız. Kölelere, tutsaklara, kısaca
uzak diyarlardan getirilen bütün mazlumlara kucak açıp,
daha da güçleneceğiz. Onlara karşı hoş görülü
olacağız. Ama düşmanlarımıza acımayacağız... Göklerin
bizden istediği budur işte kardeşlerim.
O
günden sonra, birlikte hareket etme kararı alan Kızılderililer,
büyük vadiyi işgal eden İngiliz-Anglikon sömürgecilerine
karşı amansız saldırılarda bulundular. Traverten ocaklarındaki
tezgahları, malzeme depolarını, kol kuvvetiyle çalışan
vinçleri, etrafa yayılmış asker barakalarını ateşe
verip, barut depolarını havaya uçurdular.
Bütün
bunlar o yıl, Ergenliğe Geçiş Şenlikleri'nin yapıldığı
günlere rastladı. İki kölenin kaçışını takip
eden toplu firar ise, bundan tam iki ay sonra yaşandı.
Jikarillolar, Akdeniz'den getirilen bir gurup köleyi bir başka
kampa götüren İngilizlere sık bir fundalıkta öyle
bir baskın düzenlediler ki, İngilizler neye uğradıklarını
şaşırdılar. Askerleri tek tek öldürdürerek,
köleleri kurtardılar.
Saldırı,
meşe ağaçlarıyla kaplı sık bir korulukta yaşandı.
İngiliz askerleri ve subaylar acımasızca katledildi. Baltayla
kafaları kesildi, derileri yüzüldü. Aynı günün
akşamında yüz yetmiş kadar zincirli köleyle birlikte
Cumberland yaylasına dönüldü. Onlara geniş
yurtluklar verildi, ayrı tepeeler açıldı, dostluklar
kuruldu. Ekmeklerini, etlerini ve atlardan sağdıkları sütü
birlikte paylaştılar. Çok geçmeden de yepyeni bir
dille anlaşmaya başladılar. Aralarında ortak kelimeler bile
buldular.
İki
kardeşin yıllar sonra karşılaşması gibiydi bu.
Reis
Buka, birkaç gün sonra uzak diyarlardan gelen yeni
dostlarını kendi görkemli tepeesinde ağırladı. Zaferin
şerefine toylar yapıldı, ziyafetler verildi. Buffalo eti tepe gibi
yığıldı ortaya. Gecenin geç saatlerine kadar ateşlerin
etrafında dans edildi. Atların üstünde ellerinde ok ve
yayları, ateşten meşaleleriyle tepeelerin etrafında dönüp
durdular, yeni gelenlere dostluk gösterilerinde bulundular. O
gün Cherokeeler, Jikarillolar ve kurtarılan köleler kendi
aralarında kardeşlik yemini ettiler. Ve aynı gece yepyeni bir
neslin temelleri atıldı. Bodrak adlı, Anadolu'dan Çeşmeli
genç bir denizci, Cherokee obalarının en güzel kızı
Marama ile evlendi.
Reis
Buka, gecenin ilerleyen saatinde çadırının gizli köşesinde
sakladığı yazıları getirip dostlarına gösterdi. Kölelerden
en genç olanı kağıtlardaki yazıları kamp ateşinin kızıl
alevleri arasında okumaya başladı. Bir taraftan okudu, bir
taraftan ağladı. Çünkü kendi karındaşları
Kanavuç'un tuttuğu notlardı bunlar.
Yıpranmış
kağıtlarda ise, şunlar yazılıydı:
****
Gemimiz
Antilya'ya doğru giderken tuttuğum notlardır:
Allah'a
hamd olsun. Allah'ın selamı Hz. Muhammed'in üzerine olsun.
Dünya
geniş, insan az. Colomb bile, Batı Hint adaları sandığı bu
toprakları seksen sekiz kişiyle fethettiğine göre, biz iki
yüz elli Osmanlı denizcisi neler yapmayız? Burası, Türk
ırkının ve Türk varlığının kök saldığı yepyeni
bir yer olacak, buna bütün kalbimle inanıyorum. Geri
dönüşümüz artık mümkün olmadığına
göre, burada yepyeni bir Türk neslinin temellerini
atacağız. Esir pazarlarında veya çalışma kamplarında
kızgın güneşin ve aşağılayıcı bakışların altında,
zincire vurulmuş köleler olarak, hayat boyu yaşayamayız biz.
Buna her şeyden önce Türklüğümüz engel.
Şartlar ne olursa olsun, burada kendi varlığımızı herkese kabul
ettirmeliyiz. Yurdumuz çok uzaklarda kaldı artık. Şimdi
topraklarından zorla çıkartılan, nesilleri kurutulmak
istenen yerliler ve kıtanın iktisadi zenginliğini sömüren
Avrupalılarla bir arada yaşamak zorundayız. Kader, bizi, kim bilir
daha kimlerle karşılaştıracak? Ama biz iyilerden olacağız.
Mazlumdan yana, yine mazlumlarla birlikte hareket edeceğiz. Şiarımız
bu olacak. İlelebet köle olarak yaşayamayız. Her yerde,
buraya daha önce getirilen karındaşlarımızı arayacağız.
Dünya biz Türkler için çok küçük.
Kader bizi yine uzak diyarlara savurdu. Esaret hiç değilse bu
yönüyle güzel.
...Bu
karşılaşmayı hayal ederken her defasında heyecanlanırım.
Yollarımız belki de burada birleşecek. Ölüme giderken
insan yanında sevdiğinin olmasını istermiş. Ben de yanımda
yıllar önce kaybettiğimiz bu karındaşlarımızın olmasını
istiyorum... Gücümüzü birleştirdiğimizde kim
bilir neler yaparız?
İşte
bu duygular içinde limana doğru yaklaşıyoruz. Ruhumu ezen
esarete rağmen, o yandan esen rüzgarı içime çekiyor,
geçmişe el sallıyorum. Orada tanıdık yüzler
göreceğim. Dalgın bakışlarımı kalabalık limanda
gezdirerek ve önümde açılan yepyeni hayatı
düşünerek, bir köşede bu yazıları yazıyorum.
Güverte
uzun, geniş ve ıslak... Akdeniz'den beri ikinci kez gün
ışığına çıkartılıyoruz. Temiz havayı içimize
çekiyor, hayatta olmanın şaşkınlığıyla sağa sola
bakınıyoruz. Prangalar acı vermiyor artık. Uzamış
sakallarımızla, kirli saçlarımız, hırpani kıyafetimizle
her şeye meydan okuyoruz. Türk olmak ne kadar gurur verici bir
şeymiş? Bunu şimdi daha iyi anlıyorum. Yüreğimi dolduran
gururum ve başımı döndüren hasretimle daha da güçlüyüm
burada. Rüzgar vuruyor yüzümüze. Nemli ve soğuk
bir rüzgar. Kaftanlarımız şişiyor, saçlarımız
uçuşuyor, ciğerlerimiz temiz havayla doluyor. Ve o anda
büyük bir uğultu yükseliyor güverteden.
-
Biz geldik Antilya, aç kapılarını!
Hep
birlikte haykırıyoruz.
Köleler
dizi dizi indiriliyor gemilerden. Ortalıkta çıt çıkmıyor.
Sırtlarda şaklayan kamçıların sesini duyuyoruz. Küreklere
asılmış esirlerin çıkardığı boğuk sesler içimizi
ürpertiyor. Güneş karşı dağların gerisinde batıyor;
sıkıntılı, kızıl, puslu... Kıyıda suların şırıltısı;
köpüklü, hırçın... Omurgası gıcırdayan
gemimiz, yeşil suları yararak limana yaklaşıyor.
Hayır,
köle olamam ben. Karındaşlarım da köle olamaz. Güney
Florida sahillerine yanaşan bir İngiliz gemisinin güvertesinde
tarifsiz duygular içindeyim. Bu, ıstırapların en büyüğü
olsa gerek. İlk fırsatta kendimi bir ağacın dalına asacağım.
Zulüm altında yaşayamam ben. Evet öldürebilirim
kendimi, fakat asla köle olamam. Mağrur başım ve hayata
bakışım engel buna. Yıllarca bana kölelik yapanlara ben
nasıl boyun eğerim?... Hayır buna katlanamam.
Karaya
ayak basmazdan önceki ilk duygularımı gene de yazmak
istiyorum. Bunları bir yere kaydetmeliyim.
Muhtelif
zamanlarda tuttuğum notların en başına şu anki duygularımı
yazıyorum. Bahri Mağrip'in ortasında sular bizi sallarken ve
fırtınaya tutulup cenuba doğru sürüklenirken bile
yazdım. Kaptanımız Sir Francis Drake'ın kamarasında, bütün
müsveddeleri düzene soktum. Bu fırsat bir daha geçmezdi
elime. Zamanı iyi kullanmalıydım.
Biliyorum
ki herkes bir gün unutulacak; tarihe kayıt düşenler hariç
tabi ki... Elime geçen her şeye yazıyorum. Bir kağıt
parçasına. Bazen bir deriye, hatta taşlara, parşömenlere...
Bütün bunları milletime armağan edeceğim. En baş
sayfaya ise, Muhiddin Piri'nin şu sözlerini yazdım. Ne de olsa
o bizim üstadımızdır.
Unutulur
yazmamakla bir nişan
Anın
için gördüğüm yazardım
Yani
tekrar varmak olursa ana
Pes
gerekir yazıla daim işan
Yazar
idim bahri kim gezerdim.
Bile
idim taş sığlar ne yana.
Onun
ruhu şad olsun!
...Ben
ve iki yüz elli karındaşım, Bahri Mağrip'in ortasında,
Antilya'ya doğru giden bir gemide köleyiz. Unutulmak bizim için
artık mukadder. Unutulmak o kadar acı ki, bunu kabullenemiyorum.
Yazılar hayata bağlıyor beni. Bunu bırakamıyorum. Bana bu imkanı
sağladığı için Sire minnettarım.
Yeni
kıtada bizi nelerin beklediğini görür gibi oluyorum. Türk
denizcileri olsak da, dünyanın diğer taraflarından getirilen
kölelerden hiçbir farkımız yok. Biz de onlar gibi esir
pazarlarında satılacağız. İyiler ve kötüler, zalimler
ve mazlumlar var yalnız burada. Biz ise ezilenlerdeniz... Bu gerçeği
bir gün değiştirebilecek miyiz acaba?
Dün
akşam bunu, Sir Francis Drake ile uzun uzun konuştuk. Bizim de
diğer talihsizler gibi ağır bir esarete mahkum olduğumuzu,
kendisinin bile bunu değiştiremeyeceğini söyledi bana. Ama
ben, gene de şanslıyım. Onun kamarasında ve ona ait masaya
oturmuş bu yazıları yazıyorum.
Yalnızlık
ve kökünden koparılmışlık, artık hepimizin alın
yazısı. Ben önceleri kendimi diğer insanlardan daha yalnız
hissederdim. Ama bunlar artık geride kaldı. Herkes eşit burada.
Ayaklarımızdaki paslı zincirler, demir halkalar, sırtlarımızda
taşıdığımız ağır kalaslar, önümüze konulan
çavdar lapası hep aynı. Derin karanlık güvertemiz,
tahtaları hatta etimizi kemiren sıçanlar, uzandığımız
pis ranza, kaygan zemin, üstüne bastığımız kusmuk ve
hatta hacet kovalarımız bile aynı. Kanayan diş etlerimizle
birbirimizin yüzüne bakıp gülüyoruz. Biz
esirleriz. Esaret bir tek Türkler için gülünç
oluyor.
Ailelerimize
gelince, onlar çok uzaklarda kaldı artık. Benim arkamdan
ağlayacak kimsem de yok zaten. İtil kıyıları hepsinden uzak.
Oralar nasıl da sessizdir şimdi. Köyümün sokakları
ıssız, terk edilmiş. Anam da çoktan ölmüştür
belki.
...Ama
Mamatay başka, o yaşıyor. Eyüp sırtlarında yollarımı
gözlüyordur. Onu düşünmeden edemiyorum. Evet,
arkamdan göz yaşı dökecek tek kişi o. O halde, bu
satırları ona ithaf edebilirim. Sesimi rüzgarlara verip ona
gönderebilirim.
Merhaba
Mamatay!...
****
Don-Volga
kıstağında çadırımın içinde tuttuğum notlardır:
Allah'a
hamd olsun. Allah'ın selamı Hz. Muhammed'in üzerine olsun.
Adım
Kanavuç. İtil-Ural Tatarıyım... Anam evimizin samanlığında
doğurmuş beni. Göbeğimi dişleriyle kesip, deri bir kınnapla
bağlamış. Sonra beni bezlere sarıp bir köşeye bırakmış.
Fakat ciğerlerime hava dolmayınca, anam telaşlanmış. Parmağını
ağzıma sokmuş, yine ağlamamışım. Sıkılı avuçlarımı
açmış sonra, bir de ne görsün; bir kan topağı...
Adımı Kanavuç koymuş.
Ana,
adımı sen koymuştun hani. Avuç içi kınalım derdin
bana. O kına değil, kan olsun. O kan babamı öldürenlerin
kanı olsun. Rusun kanı, Kossakın kanı olsun. Kabzamdan aksın,
bileklerimden süzülsün, toprağa düşsün. Bu
kan yüreğimi tutuşturan ateş olsun. Milletimin ve talan
edilen topraklarımın kurtuluşu olsun. Acı çeken ruhumun
tesellisi olsun.
Geriye
dönüp baktığımda her defasında bir nehir görüyorum.
Bu, İtil olmalı. Hayalimden silinmeyen tek görüntüdür
bu. Boğulmak üzere, üstü buzla kaplı bir ırmağın
derinliğinde çırpınıyorum. Yukarıda solgun gün
ışığı; aydınlık ve hayat dolu, beni kendine çekiyor.
Buzu alttan kırarak gün ışığına çıkıyorum. Soğuk
dayanılmaz, iliklerime işliyor. Ve nihayet suyun üstündeyim.
Ciğerlerim havayla doluyor.
Hayattayım.
Çoğu
geceler bir köşeye kıvrılıp yattığımda hep bunu görürüm.
Bu, doğumumla ilgili bir görüntü mü, yoksa
unutamadığım bir rüya mı? Bilemiyorum. En uzak noktada
gözlerimin önünde canlanan tek görüntü
bu. Bana vücut veren anam değil de, sanki nehirler, denizler ve
okyanuslarmış gibi, rüyalarımda hep suyun içinde
çırpınırken görürüm kendimi. Onun içindir
ki, İtil'i unutmam. Kama'yı da. Biri anamız diğeri sevgilimizdi.
Kama, ana nehir İtil'e dökülürdü. Köyümüz
Kama'nın İtil'e döküldüğü dirsekte yer alırdı.
İkisini de severdik. Mutlu günlerimizde kıyısında
koşturduğumuz nehirlerdi bunlar. Sazlar hışırdardı kıyısında
İtil'in. Dört nala giden bir yılkı sürüsünün
rüzgarda savrulan yelesi gibi, dalgalar birbirinin üstünden
aşar, ak köpükleriyle kayalara çarpardı.
Çakılların üstünde sular oynaşır, yanıp sönen
kumlardan gözlerimiz kamaşırdı. Sazlıkları, başımızın
üstünde çığlık çığlığa uçuşan
kuşları unutamıyorum.
Sonra
atlarımıza biner, yarış yapardık. Doru, al, kır, kurt kulası
atlarımıza...
İtil'i
unutamıyorum. Çusovya'yı, uzak Ufa'yı da... Ama Kama benden
biriymiş gibi, hep sevdim onu. Nehrin ortasındaki adacıklar
geliyor gözümün önüne. Hep bir yana bükülen
yemyeşil sazlarıyla, sıra sıra adacıklarıyla, Kama sevgilimizdi
bizim. Kayıklara biner, şarkılar söyleyerek giderdik oraya.
Işıltılar saçan kumların üstünde yatar,
hülyalara dalardık. Sazların üstünde kuşlar
dengelenir, biz balık avlardık. Akşamları sert rüzgarlarla
boğuşurduk. Sular kabarır, kararır, köpüklenirdi.
Dalgalar yine uzaktaki kıyıları döverdi. Nehrin uğultusu
ürkütürdü bizi. Dipte kükreyen bir devin
olduğunu sanır, korkardık.
Köyün
az uzağında bir bataklık vardı. Su burada kışın durulur,
açılır, üstte ayna gibi parlardı. Yazın ise fokurdar,
ekşir, kokardı. Sular bataklığın ortasına çekilir, bir
avuç kalırdı. Otlar da sararırdı, sazlar da. Diz boyu kuru
otların içinde beygirlerimizi yayardık. Ot, halı gibi
yumuşacık olurdu altımızda, biz yere uzanır, göğü
kaplayan yağmur bulutlarını seyrederdik. Kıyıyı döven
köpüklü dalgaların bitmeyen şarkılarını dinler,
hayallere dalardık.
Ah,
o mutlu günlerim hiç çıkmıyor aklımdan.
...Sonra
savaş başladı, mutlu günlerimiz sona erdi. Köyümüze
uzak diyarlardan bölük bölük atlılar gelmeye
başladı. Bizim köy, büyük köydü. Babam
tepeden tırnağa silahlar kuşanmış bu adamları evimizde misafir
eder, geniş avlumuza ziyafet sofraları açtırırdı.
Savaşçılar kendi aralarında konuşurlar, hararetle
tartışırlardı. Biz olup bitenlerden hiç bir şey
anlamazdık. Evin geniş bahçesine çıkar, kısa
bacaklı, kalın boyunlu Tatar atlarını seyrederdik. Tahta eğerler
binilmekten nasıl da kayganlaşmıştı öyle? Koşumları
sağlam olurdu. Öldürülen her Rusun ve Kossakın
kanıyla cilalanmış gibiydiler. Onlara biner, oyunlar oynardık.
At
çulları ekşi ekşi kokardı duvar diplerinde. Bellemeleri de
öyle. Keçeden dokunmuşlardı ve oldukça
süslüydüler. Yanlarında kımız dolu torsuklar,
kurutulmuş çiğ et bulunan torbalar ve sadaklar asılı
dururdu. Yürürken deri çizmeleri gıcırdardı
savaşçıların. Ayaklarının altında kar kütürderdi.
Savaşçılar,
Tatar savaşçılar... Hayallerimizi süsleyen masal
kahramanlarıydı onlar. Okları ve yaylarıyla, kargıları ve
tüfenkleriyle bizi büyülerlerdi. At sidiğine
batırılmış göğüslükleri, meşinden zırhlarıyla,
eyer kaşları güneşte parlayan destan kahramanlarıydı onlar.
Evimizden
hiç eksik olmayan bu Mirzalar, köye inen toprak yoldan
akın akın gelirlerdi. Uzak köylerden, kasabalardan hatta
Urallar'ın ötesinden, Sibir ülkesinden bile gelenler vardı
aralarında. Bunlar Sibir Tatarlarıydı. Yermek'in askerlerine,
Çarın haraç toplayıcılarına, kürk tüccarlarına
ve Rus avcılara karşı savaşırlardı. Uçsuz bucaksız, el
değmemiş Sibirya'yı korumak için kanlarını akıtırlardı.
Urallara, Batı Sibirya'nın bereketli nehir boylarına ve tundralara
geçilmez setler oluştururlardı. Türkün uzak
diyarlardaki bekçileriydi onlar.
Dağlarda,
ırmak boylarında ve uçsuz bucaksız ovalarda savaştıktan
sonra, köyümüze dönerlerdi. Burada yer içer,
dinlenir, atlarını doyurur, şafak vakti tekrar yola çıkarlardı.
Bazen ganimetlerle döndükleri olurdu. Ama bize göre
şeyler değildi bunlar. Rus yapısı silahlar ve toplar
getirirlerdi. Kadanaların çektiği bu topların tekerlekleri
taşların üzerinde takırdar, yollarda derin çukurlar
açarlardı.
Babamı
da götürürlerdi yanlarında. Bizim kurt kulası at en
başa düşer, Kuçum Han'ın atının boynuna diş atardı.
Takırtıları ta karşı sokaklarda yankılanırdı. Onlar gittikten
sonra da köyümüzün sokakları birden
sessizleşirdi.
Upuzun
saçları, vahşi bakışlarıyla babamı hatırlıyorum şimdi.
Geyik derisinden yapılmış belden büzgülü, uzun bir
çapan giyerdi. Başına astragan kalpağını takar,
kaşlarının üstüne yatırır, tahta eğerinin üstünde
bir heykel gibi dimdik otururdu. Geniş omuzları, ileriye çıkık
göğsü nasıl da güven verirdi bana? Onunla gurur
duyardım. Kış gecelerinde bana Moğol atlılarını, Türk
akıncılarını anlatırdı, onları unutamıyorum. Atının
sağrısından eşyalar sarkardı. Her türlü eşya.
Kurutulmuş, nefis tay eti eksik olmazdı. Kımız dolu kırbası da.
Sonra kılıcı, kargısı, yayı ve sadağıyla atının üstünde
öğle rahattı ki, ben evinin orası olduğunu sanırdım.
Bir
gün uzak diyarlardan gelen savaşçılarla birlikte uzun
bir yolculuğa çıktı. Aylarca uğramadı evimize. Artık onu
pek seyrek görüyordum. Anam kış gecelerinde beni kucağına
yatırır, bana acıklı Tatar türküleri söylerdi.
Birlikte ağlardık.
İrtiş
suyunun yemeği
Sığadılar
bileği
Doldurdular
yüreği
Bizde
akın için toplanırlar.
O
kış köyümüzün içinden doğuya doğru,
tanımadığımız atlılar ve ardı arkası gelmeyen garip kafileler
geçmeye başladı. Onlar geçerken analarımız bizi
köyün dışına kaçırır, kuytu köşelere
saklarlardı. Köyde kadınlar, yaşlılar ve biz çocuklardan
başka kimse olmazdı zaten. Bu kafilelerde esirler ve köleler
olurdu. Yırtık pırtık kıyafetleriyle, çamurların içinde
yorgun argın ilerler, bizden ekmek ve su dilenirlerdi. Başlarında
atlı askerler olurdu. Kamçılar sırtlarında şaklar, düşe
kalka ilerlerlerdi. Ve Kossakları görürdük zaman
zaman. Atlarının üstünde, kırmızı suratlı, uzun kızıl
sakallı vahşi yaratıklar. Mühimmat yüklü
arabalarıyla, arabalara yükledikleri tekneleriyle köyümüzün
sokaklarından geçerlerdi. En geride ise, ateş kusan topları
çeker götürürlerdi. Bunları, iri sağrılı
kadanalar çeker, yollarda içi su dolu derin çukurlar
bırakırlardı. Sibir diyarını işgal için giden
Kossaklardı bunlar.
Arada
bir, gece baskınlarıyla uyanırdık. Rus kamplarına kurt sürüsü
gibi saldırırdı bizimkiler. Vahşet çığlıklarını
duyardık o yandan. Bazen de dağların gerisinden top sesleri
gelirdi. Yer gümbürder, pencerelerimiz sarsılırdı.
Ve
bir gün, bir alay ölü getirdiler evimizin bahçesine.
Köyde o gün kızılca kıyamet koptu. Kadınlar tanınmaz
haldeki ölülerin üstüne kapaklanmış, bir yandan
ağlıyor, bir yandan ölülerini tanımaya çalışıyorlardı.
Anam da ağlıyordu bir köşede. Yazması düşmüş,
göz yaşlarına kan karışmıştı.
Şaşkındım.
Babamı
ölülerin en altında bulduk. Bir beze sarılmıştı ve
yüzü kılıç darbelerinden tanınmayacak haldeydi.
Alnından çenesine doğru inen derin bir bıçak yarası
da vardı yüzünde. Yarası katılaşmış, sertleşmişti.
Anam onun yüzünü ıslak bir bezle sildi. Kaşlarının
ortasından öptü. Biraz daha ağladı, ben de ağladım.
Onu götürüp köy mezarlığına gömdük.
Kuçum
Han öldü. Şimdi onun yerine Ahmet Han var. Ben onun genç
mirzaları arasındayım. Aradan on üç yıl geçmiş.
Hayret, zaman nasıl geçip gitmiş? Ruslarda ise hedeften en
ufak sapma yok. Sürekli doğuya doğru ilerliyorlar. Ta
Vladivostak'a kadar gidecekler galiba. Biz ise içerlere
çekiliyor, dağılıyoruz. Hanlıklar arasındaki şu saltanat
mücadelelerini, aşiret ve klan çekişmelerini bir tarafa
bırakıp, onların karşısına sarsılmaz Türklük
şuuruyla ne zaman çıkacağız, bilemiyorum. El değmemiş bu
topraklarda, şimdi, cılız isyan ateşlerimiz yanıyor, o kadar.
Nehrin
keskin dirsek yaptığı bir boğazda pusuya yatmış bekliyoruz. Tam
bir haftadan beri buradayız. Başımızın üstünde puslu
kış göğü... Uzak ormanlar sisle örtülü.
Nehrin uğultusuna alışkın kulaklarımızı dikmiş, o yandan
gelen sesleri dinliyoruz. Soğuk dayanılacak gibi değil. Sulu,
dondurucu bir kar yağıyor üstümüze. Su, iri buz
parçalarını sürüklüyor. Ortalık sessiz, gök
kapalı. Kıyıda ördeklerin bağırtılarını ve çıplak
dalların rüzgarda sürtünürken çıkardığı
sesleri duyuyoruz.
İrtiş
boylarındayız. Geniş kumsal boydan boya karla örtülü.
Dik kayalıklarda rüzgarlar uğulduyor. Kıyıya tutunmuş
yosunlar, kuvvetle akan kahverengi suların kucağında çırpınıyor.
Çakılların üstünde ölü balıklar. Koyun
postuna bürünmüş bekliyoruz. Silahlı, kırk Tatarız
burada. Kar soğuğu suratımızı yakıyor. Islak odunun acı dumanı
altında konuşuyoruz. Ama içimizde korkudan eser yok,
görevimiz kutsal, canımız değersiz...
Öğlen
sonu. Kossaklar, kenarları yüksek deri sandalların içinde
bize doğru yaklaşıyorlar. Ayı postundan kaba kürklerin
üstüne yan gelip yatmış, içkilerini yudumluyor.
Kırık kahkahalarını buradan duyabiliyoruz. Biri kendi dilince bir
şarkı tutturmuş. Silahlarının çelikten namlılarını ve
toplarını görebiliyoruz uzaktan. Üç teknede en
azından yüz kişi kadar varlar.
Nehrin
karşı kıyısından bir işaret alıyoruz. Biri elindeki tüfengi
başının üstünde sallıyor. Karşı yamaçtaki
gözcülerimiz bunlar. Bizim gözcümüz İlgay
da koşup geliyor yanımıza. Hızla toparlanıyoruz. Vücudumuzu
bir sıcaklık kaplıyor... Vakit tamam, birazdan kıyım başlayacak.
İrtiş
boylarındaki savaşın kaidesi şu: Tek bir kişiyi dahi sağ
bırakmamak, esir besleme külfetine katlanmamak.
Kayaların
gerisinden çıktık. Su, tekneleri alıp götürüyordu.
Coşkun akan suyun ortasında savrulup duruyorlardı. Kıyıya
çevrilmiş topların namlularını görebiliyoruz. Yüksek,
deri küpeştelerin gerisine sinmiş Kossaklar çevreyi
gözetliyorlar. Iskarmoz direkleri kıyıya sürtünüyor.
Birden
bir ok sağanağı başladı yukarıdan. Neye uğradıklarını
şaşırdılar. Oklarımız deriden küpeşteleri deliyor.
Silahlarına davranma fırsatı tanımıyoruz onlara. Panik halinde
küreklere sarılıyorlar. Yüksek deri küpeştelerin
gerisine saklanıyor hepsi. Bir şey yapamıyoruz. Hızlı akan su
alıp götürüyor onları.
Sonra
kıyı boyunca peşlerine düşüyoruz. Altımızda dinlenmiş
atlar. Basıyoruz kırbacı. Tundra soğuğuna öyle dayanıklılar
ki. Buz tutmuş kar yığınlarını parçalayarak sürüyoruz
atları ve onları dik bir vadide sıkıştırıyoruz. Su çağıltılı
akıyor burada, dik yamaçlar birbirine çok yakın.
Şansımızı
bu kez orada deniyoruz.
Üç
ok birden atan yaylarımız geriliyor, oklarımız havada süzülüyor
ve teknelerin üstüne yağıyor. Hedefini bulmayan tek ok
yok. Ortalık sessizleşiyor. Ayı postları hareketsiz kalıyor.
Tekneler kontrolünü kaybediyor, yavaşlıyor, kıyılara
çarpıyor. Kossaklar, toplarıyla birlikte İrtiş'in bulanık
sularına gömülüyor.
Dilimizde
yine o şarkı:
"Av
Oklarımızın Önüne Çıkar"
Amber
yolu, bizim olmalı diyoruz. Doğudan batıya doğru uzanan ticaret
yolları, altın, bakır, demir, kömür yatakları bizim
olmalı. Geniş tundalar, stepler, samur kürk diyarları, sık
ormanlar, tatlı su kaynakları hep bizim olmalı. Bu babalarımızın
düşüydü, bunu şimdi biz gerçekleştiriyoruz.
Türk dünyasının birleşmesi, karalara ve denizlere hakim
olması için kanımızı akıtıyoruz.
Ben
mücadeleye işte bu düşüncelerle girdim.
Önce
Kuçum Han'ın, ardından Ahmet Han'ın öldürülüşü...
Bunu esir düşüşümüz takip ediyor. Ahmet Han'ın
katledilişini takip eden günlerde ise, esaretten kaçıp,
kırk kişiyle birlikte Don-Volga boylarındaki Osmanlıya
sığınıyoruz.
Hayat,
bizim için asıl şimdi başlıyor.
Bugün,
Don-Volga kıstağındaki ikinci ayımız. Kanal projesinin dünya
ticaretine ve tabii ki Türk dünyasına sağlayacağı
avantajları burada daha iyi anlıyoruz. İçimizde bizi saran
bir heyecan... Var gücümüzle günde neredeyse on
beş saat çalışıyoruz. Her türlü bozgunculuğa,
her türü ihanete ve bütün olumsuz şartlara,
sıtmaya ve sarı hummaya rağmen çalışıyoruz. Ama işimiz
hiç de kolay değil.
Burası
benim için bambaşka bir alem. Batı Türklüğüyle
ilk kez karşılaşıyoruz. Benim için gerçek bir
mektep oldu burası. Kendine güvenmeyi, büyük
düşünmeyi ve gerektiğinde dünyayı yerinden
oynatmayı öğrendim. Ama eksik olan bir şey vardı ki, bunu
çok sonraları öğrendim: Türklük şuuru.
Bu,
eksikti Osmanlıda. Hanedana bağlılık şuuru, Türklük
şuurunun önüne geçmişti. Kendini Türk
hissetmeyen o kadar çok insanla karşılaştım ki, bu beni
ilk zamanlarda umutsuzluğa sürükledi. Batıya intikalimden
sonra hep bunları düşündüm. Ve bir şeyin daha
farkına vardım ki, doğu Türklüğü batıya nazaran
kendini daha fazla Türk hissediyor. Biz bir avuç şimal
Türkü, bunları dilimizin döndüğünce
anlattık. Tatarlar olarak, Ruslara karşı hep bu ruhla
savaştığımızı söyledik.
Ben
inanıyorum ki, Türklük ruhu güneş gibi doğudan
doğup, batıyı aydınlatacak. Tanrı bunu böyle düzenlemiştir
belki de. Osmanlının unuttuğunu onlara biz hatırlattık. Bunu
İslambol'da, Garp Ocaklarındaki tahsilimiz sırasında da yaptım.
Yılmadan bunun mücadelesini verdim.
Tek
bir ülkümüz vardı; büyük, kudretli bir
millet olabilmek.
****
İslambol'da
yetmişli yılların hüküm sürdüğü bir kış
gecesi, köpeklerin uluduğu karanlık haritacılar çarşısındaki
dükkanımızın bir köşesinde, kandil ışığı altında
yazıyorum.
Allah'a
hamd olsun. Allah'ın selamı Hz. Muhammed'in üzerine olsun...
Kandilin
solgun ışığı, tahta perdelerin çatlakları arasından
giren rüzgarın etkisiyle titreyip duruyor. Dondurucu kış
soğuğuna rağmen yazıyorum. Hiçbir şey umurumda değil.
Yazıyorum ya, bu bana yeter. Üstadım Kara Süleyman
Ağa'nın, bana bu imkanları sağlamış olması, ona olan minnet
duygularımı her geçen gün arttırıyor. Yazı yazmak
bende bir tutku. Vazgeçemiyorum bundan. Daha evvelki
hatıralarımı Yergene tepelerinin eteklerindeki Don-Volga
kıstağında çadırımın içinde, yine bir mum ışığı
altında yazmıştım. O kağıtların hepsi elimin altında.
Yaşadıklarımı sonradan yazmak zorunda kalıyorum. Hatıralarım
hep bir adım geriden takip ediyor yazdıklarımı. Olsun ama, bu
bana hadiseleri, düşüncelerimi ve hissiyatımı kontrol
etme imkanı veriyor. Nerede uygun bir ortam bulsam orada yazıyorum.
Bazen soğuk bir çadırda, bazen güneşin altında
dinlenirken, geceleri ay ışığı altında, veya bir arabada,
Azak'ın ve Karadeniz'in ortasında dalgalar bizi sallarken
yazıyorum. Kuşağımın arasında bir yazı takımım var, ta
babamdan kalma. Ona da Kuçum Han hediye etmiş... Hayatta
sahip olduğum tek şey.
Don-Volga kıstağı yüz altmış
bin zira, seksen dört bin adım, elli altı kilometredir. Otuz
beş bine yakın insanın yığıldığı bu fundalık, dar bir vadi
boyunca ilerler. Geceleri gün doğusundan gün batısına
esen rüzgar vadiye yağmur, kar ve bazen de steplerin korkunç
soğuğunu getirir. Yazları boğucu, basık bir hava gezinir
dağların arasında. Üç aydan beri nazlı İtil ile
kardeş Don'u birbirine kavuşturmak için çalışıyoruz.
Bu teşebbüsümüz, Türk tarihinin şahikalarından
olacak. Ah, bilseniz ne kadar da mutluyum. Kollarım kopsa da,
ellerim yarılsa da, bacaklarım tutmuyor olsa da, geceleri çadırıma
çekilip yattığımda ben kendimi hep mutlu hissettim.
Gururumu, aşkımı, tutkularımı yazdım. Urallarla Kırım'ı
birleştirmek için büyük kanal inşaatında ölümüne
çalıştık.
İçimiz
gururla dolu.
Bugün
yine baskın yedik. Ruslar ve onlara tabi olanlar talan ettiler
ortalığı. Vadiler arasında oyulan yarmaları, toprak sekileri,
dev ahşap iskeleleri yerle bir ettiler. Bu projenin hayata geçmesi,
onların bütün iktisadi, siyasi ve askeri hayatını
sekteye uğratacağından, buna var güçleriyle karşı
koyuyorlar. İşin kötü tarafı, barut depomuz havaya
uçuruldu bugün. Rusların gözüyle baktığımda
bunu anlamakta zorluk çekmiyorum. Ama ya bizim hainlere ne
demeli? Biz Türkler, içimizdeki bu hainleri ne zaman
temizleyeceğiz? Velhasıl, hiçbir şeyin tadı kalmadı
burada. Bazen bir işçi gibi toprak kazıyor, bazen asker gibi
savaşıyoruz.
Sıtma,
tifüs, sarı hummadan yatanlar için karşı yamaçta
koca bir çadır hastane oluştu. Hastalık kırıp geçiriyor
insanları. Havalar da gittikçe soğumaya başladı.
Bütün
bu olumsuzluklara rağmen, umudumuzu yitirmiyoruz. Amber yolu mutlaka
bizim olacak. Denizlere, steplere hükmedeceğiz. Asya'nın bütün
ticaret yollarına biz hakim olacağız. Hazar'dan kalkan gemilerimiz
ta Akeniz'de alacak soluğu. Şüveyş'i de açacağız.
Batı Hint adalarından kalkan ticari gemiler bu yolu kullanacak.
İran'a da gereken dersler verilecek. Türk cihana hakim olacak.
Bunları gerçekleştirip, tarihe izler bırakacağız.
Çalışmak
hiç zor gelmiyor bana. Yanımda kendi köyümden
arkadaşım Moğulçuk var. Onu çok seviyorum. Hiç
değilse, amele olarak çalışan Tatarları etrafıma
toplamalıyım. Bazı günler Yeniçerilere, sancak
askerlerine yol gösterdiğimiz oluyor. Silahlarımızı kuşanıp,
Rus'a baskınlar düzenliyoruz.
Bu
gece yedi şehit verdik. Kıyasıya bir savaşa tutuştuk. Uzaktan
kamp ateşlerini gördüğümüz bir Kossak birliğine
ani bir baskın yaptık. Kan gövdeyi götürdü.
Babamın aşkına öyle bir çaldım ki kılıcı, yalnız
Moğulçuk’la birlikte, en azından yirmi Kossakın kafasını
gövdesinden ayırdık. Üstüm başım kan içinde
hala. Moğulçuk'un da öyle. Kampa sabaha doğru döndük.
Ezanı dinledik. Üstümüzü başımızı yıkadık.
Abdest alıp, namazımızı kıldık. Moğulçuk'un kabzası
kırıldı baskında. Zor bir gece oldu bizim için.
Güz
güneşi yine tozlu sırtlarda batıyor. Üstü çıplak
binlerce insan beyaz vadinin ortasında çalışıyor. Kazma
kürek sesleri, çekiç sesleri geliyor uzaktan.
Oysa, bu gün çalışmak istemiyordum. İçimdeki
sıkıntıyı, içimi ezen acıyı boşaltacak bir savaşa
ihtiyacım var.
Orada
savaştık. Kafa kestik. Kossak karargahlarını yağmaladık.
Ölülerimiz terkimizde vadiye döndük. Mezar
kazdık. Ezan okuduk. Toplu namazlar kıldık. Demir kazıklar
çaktık. İskeleler kurduk. Harç yaptık. Sekiler
yaptık, dağları oyduk. Ama bu iş bitmeyecek gibi. İçim
sıkıntıyla dolu.
Moğolçuk
hasta bugün. Ona yardım etmeliyim. Ateşler içinde
yanıyor zavallıcık. Bir karındaşımızı yanında bırakıp,
fundalığa doğru ilerliyoruz. Uzaklardan yine kazma kürek
sesleri geliyor. Elimi kaldıracak halim yok. Çalışmak
istemiyorum.
|